514) Dünya Savaşa Hazırlanırken Türkiye’yi Bekleyen Riskler

Yayin Tarihi 20 Eylül, 2026 
Kategori SİYASİ

DÜNYA SAVAŞA HAZIRLANIRKEN TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN RİSKLER

Dünya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki en tehlikeli dönemlerinden birini yaşamaktadır.

Rusya–Ukrayna savaşı devam ederken Orta Doğu’da İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışma genişlemektedir. Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları artmakta; Hürmüz Boğazı ile Babülmendep çevresindeki gelişmeler dünya enerji kaynaklarını ve deniz ticaretini tehdit etmektedir.

Çin–Tayvan gerilimi, Kore Yarımadası’ndaki füze denemeleri, NATO ile Rusya arasındaki karşılıklı suçlamalar ve nükleer silahları sınırlandıran anlaşmaların etkisizleşmesi de dünyadaki güvenlik kaygılarını artırmaktadır.

Türkiye, bütün bu çatışma alanlarının kesiştiği bir coğrafyada bulunmaktadır.

Kuzeyimizde Rusya–Ukrayna savaşı, doğumuzda İran merkezli çatışma, güneyimizde Suriye ve Irak’taki belirsizlik, batımızda ise NATO yükümlülükleri vardır. Bu nedenle Türkiye için asıl tehlike yalnızca doğrudan saldırıya uğramak değildir. Bölgesel bir savaşın; sınırlarımız, ittifaklarımız, enerji bağımlılığımız veya ekonomik ilişkilerimiz üzerinden ülkemizi içine çekme ihtimali de bulunmaktadır.

İRAN’DAKİ SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLER?

Türkiye ile İran arasında yaklaşık 560 kilometrelik bir sınır bulunmaktadır.

İran’a yönelik saldırıların genişlemesi veya İran’daki devlet düzeninin zayıflaması, Türkiye açısından önemli güvenlik sorunları doğurabilir. Böyle bir durumda Türkiye’ye yönelen yeni bir göç hareketi başlayabilir; silahlı örgüt mensupları, kaçakçılar ve yabancı istihbarat unsurları göç eden sivillerin arasına karışabilir.

İran’daki istikrarsızlık yalnızca sınır güvenliğini etkilemez. Irak ve Suriye’de İran’a yakın silahlı grupların hareket alanını da değiştirebilir. Bu örgütler, kendi varlıklarını korumak veya İran üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla bölgedeki başka ülkelerin çıkarlarına yönelebilir.

Türkiye’nin İran’la yürüttüğü ticaret ve enerji ilişkileri de savaş şartlarından etkilenebilir. Sınır kapılarının kapanması, enerji akışının aksaması ve taşımacılığın durması ekonomiye yeni yükler getirebilir.

İran’ın parçalanması veya merkezî otoritesinin çökmesi Türkiye’nin çıkarına değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; sınırlarında zayıflamış, denetimsiz ve silahlı grupların faaliyet gösterdiği yeni alanlar değil, toprak bütünlüğünü koruyan istikrarlı komşulardır.

SUUDİ ARABİSTAN’LA SAVUNMA İŞ BİRLİĞİ

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında geliştirilen savunma iş birliği de dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar devam ederken Türkiye’nin bu ülkeye teknik ve askerî destek verebileceği açıklanmıştır. Türkiye’nin savunma sistemi, mühimmat, bakım, eğitim ve teknik bilgi sağlaması ile doğrudan çatışmaya katılması aynı şey değildir.

Savunma sanayisi alanındaki iş birliği Türkiye’ye ekonomik ve siyasi imkânlar kazandırabilir. Ancak Türk askerinin veya askerî personelinin çatışma bölgesine gönderilmesi, ülkemizi İran–Husi cephesinin doğrudan tarafı hâline getirebilir.

Bu nedenle yapılacak anlaşmaların kapsamı açık olmalıdır. Türkiye’nin hangi şartlarda, ne ölçüde ve hangi yetkili makamların kararıyla askerî destek vereceği toplumdan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinden gizlenmemelidir.

Dostluk ve iş birliği önemlidir; fakat Türkiye, başka ülkelerin yanlış politikalarının doğurduğu savaşlara sürüklenmemelidir.

KARADENİZ’DE BÜYÜYEN TEHLİKE

Rusya–Ukrayna savaşı giderek Karadeniz’in tamamını etkileyen bir güvenlik sorununa dönüşmektedir.

Limanlar, petrol tesisleri, tankerler, ticaret gemileri ve enerji altyapıları insansız hava ve deniz araçlarının hedefi hâline gelmiştir. Türk sahipli gemilerin zarar gördüğü olaylar yaşanmış; bazı gemiler İHA saldırılarına karşı kendi imkânlarıyla geçici koruma tedbirleri almaya başlamıştır.

Karadeniz’deki savaşın Türkiye bakımından birkaç önemli sonucu olabilir:

Türk gemileri vurulabilir, sürüklenen mayınlar veya rotasını kaybeden insansız araçlar Türk karasularına ulaşabilir. Deniz taşımacılığı aksayabilir, sigorta ve nakliye maliyetleri yükselebilir. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının güvenliği tartışmaya açılabilir.

Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak bugüne kadar önemli bir denge sağlamıştır. Ancak savaşın büyümesi hâlinde hem NATO ülkelerinden hem de Rusya’dan Türkiye’ye yönelik siyasi baskı artabilir.

Karadeniz’de taraflardan birinin Türk vatandaşlarının ölümüne veya Türkiye topraklarında ciddi zarara yol açması, Ankara’nın sürdürdüğü denge siyasetini güçleştirebilir.

SURİYE’DE TÜRKİYE–İSRAİL KARŞILAŞMASI

Suriye, Türkiye açısından en tehlikeli temas alanlarından biridir.

Türkiye; Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan, sınır güvenliğini sağlayan ve PKK/YPG yapılanmasına izin vermeyen güçlü bir merkezî yönetim istemektedir.

İsrail ise kendi güvenliğini gerekçe göstererek Suriye’de askerî bakımdan güçlü ve bütünleşmiş bir devlet oluşmasını istememektedir. Suriye ve Lübnan’daki hedeflere yönelik İsrail saldırılarının devam etmesi, Türkiye’nin bölgedeki güvenlik politikasıyla İsrail’in hedeflerini karşı karşıya getirmektedir.

Bugün için Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir savaş en güçlü ihtimal değildir. Ancak İsrail’in Türk personelinin bulunduğu bir tesisi vurması, Türk ve İsrail uçaklarının aynı hava sahasında karşılaşması veya Türkiye’nin Suriye’ye hava savunma sistemleri yerleştirmesi ciddi bir krize yol açabilir.

Savaşlar bazen önceden verilmiş büyük kararlarla değil, sahada yaşanan ve tarafların geri adım atamadığı küçük bir olayla başlar.

Bu nedenle Suriye’deki askerî faaliyetlerin, diplomasi ve karşılıklı haberleşme kanallarıyla birlikte yürütülmesi gerekir.

NATO–RUSYA GERİLİMİ

Türkiye bir NATO üyesidir. Rusya ile NATO arasında doğrudan çatışma yaşanması hâlinde Türkiye’nin tamamen tarafsız kalması kolay değildir.

Polonya, Romanya, Baltık ülkeleri veya başka bir NATO üyesine yönelik saldırının NATO Antlaşması’nın 5. maddesi kapsamında değerlendirilmesi durumunda Türkiye’den hava savunması, üs, hava sahası, gözetleme, lojistik destek veya askerî birlik katkısı istenebilir.

Beşinci madde Türkiye’nin otomatik olarak savaş ilan etmesi anlamına gelmez. Her ülke gerekli gördüğü tedbiri kendi anayasal düzeni içinde belirler. Ancak siyasi ve askerî baskının çok ağır olacağı açıktır.

Türkiye’nin Rusya ile turizm, ticaret, enerji ve bölgesel güvenlik ilişkileri bulunmaktadır. Bu nedenle NATO–Rusya savaşı, Türkiye’yi tarihinin en güç tercihlerinden biriyle karşı karşıya bırakabilir.

Türkiye, NATO üyeliğinin getirdiği sorumlulukları yerine getirirken, kendi millî çıkarlarını ve Rusya ile doğrudan çatışmaya girmemenin önemini de gözetmek zorundadır.

SAVAŞIN EKONOMİK CEPHESİ

Bir ülkenin savaşın etkisini hissetmesi için topraklarına füze düşmesi gerekmez.

Türkiye, petrol ve doğal gaz ihtiyacının önemli bölümünü dışarıdan karşılamaktadır. Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz ve Karadeniz’de deniz taşımacılığının aksaması; petrol, doğal gaz, sigorta ve nakliye maliyetlerini yükseltmektedir.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş;

doğrudan yansır.

Savaşın uzaması hâlinde savunmaya ayrılan kaynakların artırılması gerekebilir. Bu durum eğitim, sağlık, sosyal yardım ve kalkınma yatırımlarının payını azaltabilir.

Türkiye bakımından en yakın ve en kesin tehlike, askerî saldırıdan önce ekonomik sarsıntıdır.

GÖÇ VE SINIR GÜVENLİĞİ

İran, Suriye, Irak veya Lübnan’daki çatışmaların büyümesi Türkiye’ye doğru yeni bir göç dalgası oluşturabilir.

Türkiye, geçmişte yaşanan gelişmeler nedeniyle milyonlarca sığınmacının meydana getirdiği toplumsal ve ekonomik sorunları hâlâ çözebilmiş değildir. Yeni bir göç hareketinin kontrolsüz şekilde kabul edilmesi mümkün değildir.

Sınır güvenliği artırılmalı, göç hareketleri sınırın dışında kurulacak güvenli ve uluslararası denetime açık alanlarda karşılanmalı, ülkeye girişler kimlik ve güvenlik denetimine bağlı olmalıdır.

İnsani yardım yapmak başka, ülkenin sınırlarını denetimsiz bırakmak başkadır.

Devletin görevi hem zulümden kaçan insanlara insanlık ölçüsünde yardım etmek hem de kendi vatandaşlarının güvenliğini korumaktır.

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN HAREKET ALANI

Bölgesel savaşlar, devlet otoritesinin zayıfladığı alanlarda terör örgütlerine yeni imkânlar sağlar.

İran, Irak veya Suriye’de meydana gelebilecek yönetim boşluğu; PKK, YPG ve benzeri yapıların yeni bölgeler, silahlar ve destekçiler kazanmasına neden olabilir. Büyük devletler de bu örgütleri kendi bölgesel hedefleri için araç olarak kullanabilir.

ABD’nin bölgedeki önceliğinin İran savaşına kayması veya Suriye’deki askerî varlığını azaltması, YPG’nin geleceği konusunda yeni bir belirsizlik oluşturabilir.

Türkiye, böyle bir durumda sınır ötesi harekât yapmak zorunda kalabilir. Ancak yapılacak her harekâtın başka ülkelerin askerleriyle karşılaşma ihtimali taşıdığı unutulmamalıdır.

SİBER SALDIRILAR VE BİLGİ SAVAŞI

Günümüzde savaş yalnızca silahla yapılmamaktadır.

Elektrik şebekeleri, bankacılık sistemi, haberleşme altyapısı, havalimanları, limanlar, savunma sanayisi kuruluşları ve kamu kurumlarının bilgi sistemleri uzaktan hedef alınabilir.

Ayrıca sosyal medya üzerinden sahte seferberlik haberleri, eski görüntüler, mezhep veya etnik kimlikleri kışkırtan paylaşımlar yayılarak toplumda korku ve kargaşa oluşturulabilir.

Türkiye’nin yalnızca hava sahasını ve sınırlarını değil, bilgi alanını da koruması gerekir. Devlet kurumları kriz zamanlarında hızlı, güvenilir ve açık bilgilendirme yapmadığında oluşan boşluğu söylentiler ve yabancı propaganda merkezleri doldurur.

TÜRKİYE NE YAPMALIDIR?

Türkiye korkuya kapılmadan fakat tehlikeleri de küçümsemeden hazırlık yapmalıdır.

Öncelikle savaşan taraflar arasında denge kuran, arabuluculuğu öne çıkaran ve Türkiye’yi doğrudan çatışmadan uzak tutan dış politika sürdürülmelidir.

Savunma anlaşmalarının kapsamı açıkça belirlenmeli; Türkiye’yi otomatik olarak savaşa sokabilecek belirsiz hükümlerden kaçınılmalıdır.

Hava ve füze savunması güçlendirilmeli, kritik tesisler insansız araçlara ve siber saldırılara karşı korunmalıdır.

Petrol, doğal gaz, gıda ve ilaç stokları gözden geçirilmeli; enerji kaynakları ve ticaret yolları çeşitlendirilmelidir.

Karadeniz’de Montrö Boğazlar Sözleşmesi kararlılıkla uygulanmalı, Türk ticaret gemilerinin güvenliği için gerekli gözetleme ve uyarı düzeni geliştirilmelidir.

İran, Irak ve Suriye sınırlarında teknolojik denetim artırılmalı; yeni ve kontrolsüz bir göç dalgasına izin verilmemelidir.

Toplum paniğe sürüklenmeden; afet, enerji kesintisi, haberleşme sorunu ve temel ihtiyaçların karşılanması konusunda bilinçlendirilmelidir.

SONUÇ

Bugün Türkiye’ye karşı ilan edilmiş doğrudan bir savaş bulunmamaktadır. Ancak çevremizdeki savaşların ve siyasi çatışmaların aynı anda büyümesi, ülkemizi tarihî bir güvenlik sınavıyla karşı karşıya bırakabilir.

Türkiye açısından esas soru yalnızca “Savaş çıkar mı?” değildir.

Asıl sorulması gereken şudur:

Bir savaş çıktığında Türkiye; hangi sınır, hangi ittifak, hangi savunma anlaşması, hangi enerji bağımlılığı veya hangi ekonomik ilişki üzerinden bu savaşın içine çekilebilir?

Tedbir almak korkmak değildir.

Tedbir; tehlikeyi önceden görmek, ülkenin gücünü korumak ve milletin geleceğini tesadüflere bırakmamaktır.

Türkiye’nin görevi, başkalarının savaşında taraf olmak değil; güçlü savunması, dengeli siyaseti ve millî iradesiyle kendi barışını korumaktır.

YILMAZ KARAHAN


Editör Notu: Bu makale, Eylül 2026 itibarıyla dünyada ve Türkiye’nin çevresinde meydana gelen askerî ve siyasi gelişmeler esas alınarak hazırlanmıştır. Burada belirtilen riskler kesinleşmiş savaş öngörüleri değil; mevcut gelişmelerin Türkiye bakımından doğurabileceği ihtimallere ilişkin değerlendirmelerdir.

Bu makalenin hazırlanması ve düzenlenmesi sürecinde yardımcı araç olarak ChatGPT’den yararlanılmıştır.

Paylaş:

Yorumlar

Yorum yap