İslamiyette Hırsızlık Suçu

Yayin Tarihi 17 Aralık, 2014 
Kategori İSLAMİYET

İslamiyette Hırsızlık Suçu

image001

‘Hırsızlık’, haksız yere bir başkasının malını, parasını veya varlık kabul edilen başka değerlerini ele geçirmek, çalmaktır. Hırsızlık, İslâm’ın çok çirkin gördüğü hem ceza hukuku kuralları ve hem ahlâk kuralları ile yasakladığı bir davranıştır. 

Hırsızlık hastalığının Arapça’daki karşılığı ‘Sirkat’tir. Hırsızlık yapan kimseye ‘Sarik’ denir.

Kur’an, “İnsanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini.” [1] bildirir. İnsanların hak ve adaletten ayrılmamalarını isteyen Allah (c.c.) Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızı, aranızda batıl (haksız yollar) ile yemeyin.” [2]

“Erkek ve kadın hırsızın -o, irtikâb ettiklerine bir karşılık ve Allah’tan ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesin..” [3]

İslâm dini, mal emniyetini önemli bir esas kabul etmiş, malını müdafaa ederken öldürülenin şehid olacağını bildirmiştir. Hırsıza, elini kesmek gibi ağır bir ceza vermesinin felsefesi, mal emniyetine verdiği ehemmiyette ifadesini bulur. Bu sebeplerle ceza, psikolojik şokla hissiyatın ve ruhun derinliklerinde caydırıcılık hâsıl edecek şekilde ağır takdir edilmiştir: Elin kesilmesi… Hırsızlığa niyet edecek kimseyi, yakalanma halinde elinin kesilme ihtimali ciddi şekilde düşündürecek ve caydırıcı etki yapacaktır. Hanefîlerin el-İhtiyar adlı kitaplarında şu izaha yer verilir: ‘Öyle insan  vardır ki, onu ne akıl durdurabilir ne de nakil. Bu kimselere ne diyanet  tesir eder, ne de mürüvvet ve emanet gibi yüce duygular. Şayet el kesmek, asmak ve benzeri ağır cezalar olmasaydı, bu kimseler başkalarının mallarını inat olsun diye açıkça almaktan veya gizlice çalmaktan çekinmezlerdi. Bu  durumun getireceği fesat açıktır. Şu halde, fesadın önlenmesi, toplum düzeninin sağlanması için hırsıza bu ağır caydırıcı cezanın verilmesi uygun ve gerekli olmuştur. Kesme emri mutlak geldiğinden, elin kesilmesi hususunda hür ile köle eşittir.

“Zani bir kimse, zina yaptığı sırada mümin olarak zina yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mümin olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mümin olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mümin olarak yağmalamaz.” [4]

Hadis-i şerifte müminin büyük günahlardan olan hırsızlık yapmak, içki içmek ve zina etmek gibi fiillerinden birisini yaptığı sırada mümin olmadığını, imanının onu terk ettiğini ifade etmektedir. Bu durum üzere ölen bir insanın, imansız gitme durumu ortaya çıkacaktır ki bu ebedi cehenneme düşmesine sebep olmaktadır.

Hırsızlık, insanın ahlâki olarak alçaldığını gösteren bir davranıştır. Bu ahlâkî alçaklığın işlenmesiyle toplum düzeni de bozulmuş olur. Bu kötü davranışın yayılması sonucu insanlar arasında güven duygusu ortadan kalkıp, yerini güvensizlik ve huzursuzluğa bırakır. Bu da toplumsal huzuru bozar. Halbuki İslâm, toplum huzurunu sağlayan şu beş temel ilkeyi koymuştur:

1- Din Güvenliği

2- Akıl Güvenliği

3- Mal Güvenliği

4- Can Güvenliği

5- Nesil Güvenliği 

Bu beş ilke, insan ve toplum yaşamının düzenlenmesinde insanların ulaşabileceği en yüksek değerlerdir. Bugün bütün dünyada İnsan Hakları Evrensel Beyanname’sinden sıkça söz edilir. Halbuki yüce dinimiz İslâm bunu on dört asır önce sağlamıştır. 

İslâm’ın hırsızlık yapan kimseye uygulanacak ağır cezayı ortaya koymasında, bu çirkin davranışların başka kimseler tarafından işlenmesinin önüne geçmek için büyük hikmetler ve adâlet vardır. Hırsızlık yapmakla sadece toplum düzeni bozulmakla kalmıyor; aynı zamanda malı çalınan kişiye haksızlık yapılmış oluyor. Bu suçu işleyen kimse iki büyük suç ve günah işlemiş oluyor: Birincisi, toplumun hukuk ve ahlâk düzenini bozarak haksız kazanç elde etmek, ikincisi de kul hakkını ihlal etmek.

Allah Resûlü bütün söz, davranış ve eylemleriyle hukuka, adalete, devlet anlayışına ölçü vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) yasaklanan bir fiilin neticesinde onun cezası olan ‘had’din uygulanmasının hikmetini şöyle açıklamaktadır: “Yeryüzünde infaz edilen ilahî bir hüküm (had), orada yaşayanlar için kırk sabah yağmur yağmasından daha faydalıdır.” [5]

İslam’da, hukuk ve hudud (Hadleri cezalar) karşısında herkes aynı konumdadır. Kimseye dokunulmazlık tanınmamıştır. Belki yönetim ve yöneticilerin en büyük ve en temel sorumlulukları da bu noktada kendisini göstermektedir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir uygulama ve uyarısı son derece dikkat çekicidir. Şöyle ki: Kureyş kabilesinin güçlü ailesi Mahzumoğullarından hırsızlıkyapmış olan Fatıma b. Esved’in durumu Kureyş’lileri üzmüş ve harekete geçirmişti. Onu affettirebilmek için çare aramaya başladılar. Hz Peygamber (s.a.v.) yanında şefaatçi olacak birini bulmaları gerektiğine karar verdiler. Neticede Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çok sevdiği Usame b. Zeyd’i bu konuda aracı olmaya ikna ettiler.

Üsame (r.a.) de gidip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durumu arzetti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Üsame’yi şu sözleriyle uyardı: “Sen, Allah’ın emrettiği bîr had hakkında mı şefaatçiliğe kalkışıyorsun?” (Buna nasıl cür’et edersin, bunu nasıl yaparsın?)

Üsame, özür beyan edip, bağışlanmasını diledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) daha sonra Müslümanlara bir konuşma yaparak durumu şöyle açıkladı: “Ey Müslümanlar! Allah Teala sizden öncekileri şu sebeple helak etmiştir: Onlar içlerinden şerefli (itibarlı) biri hırsızlık yaparsa, onu cezalandırmazlar; zayıf biri bir şey çalarsa, derhal ona haddi tatbik ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki ben, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etmiş olsaydı onun da elini keserdim!”

Hz. Ebubekir (r.a.) de, devlet ve güçlülük konusunda İslâm’ın bakış açışını bir başka şekilde vurguluyor: ‘İçinizde zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Kuvvetli olan ise, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar benim nezdimde zayıftır.’ Hz. Ebubekir bu şekilde hak ve hukukun üstünlüğünü ortaya çok net koymaktadır.

İslâm dini, hırsızlığın zararlarına dikkat çekerken, onun yayılmasının önüne geçmek için tedbir alınmasını gerekli görmüştür. Bunu sağlarken de ilk başta sosyal adâlet ilkesini toplumun her kesimini kapsayacak şekilde uygulamaya koyar. İslâm, bir taraftan bireyin ahlâkî açıdan eğitimini sağlar; diğer taraftan da insanın hırsızlık yapmasını gerektirecek nedenleri de ortadan kaldırır. [6]

Bu anlatılanlar hırsızlığın görülen tarafıdır. Peygamber Efendimiz hırsızlığın bir de görünmeyen tarafının olduğunu ve bunun daha tehlikeler içerdiğini şöyle anlatmaktadır. Resûlullah (s.a.v.) “İçki içen, zina yapan ve hırsızlıkta bulunan kimse hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Bu soru, bunlar hakkında henüz hadd cezası gelmezden önce sorulmuştu. ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir!’ diye cevap verdiler. Resûlullah (s.a.v.): “Bu fiiller ağır suçtur, onlar hakkında ceza vardır. Hırsızlığın en kötüsü de namazdan çalmaktır.” buyurdu. Bunun üzerine: ‘Ya Resûlullah, kişi namazını nasıl çalar?’ diye sordular. Şu cevabı verdi: “Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz.” [7]

Allah Resûlü’nün ahlâki özelliklerimizin evrensel boyutu hakkında sarf ettiği sözlerden bir tanesi de çocukların zorla çalıştırılmamasını içermektedir. Zorla çalıştırılan çocuklar günlüklerini çıkarabilmek için hırsızlığa tevessül edebilmektedir. Bu yüzden küçük çocukların zorla çalıştırılmasını yasaklamaktadır: “Çocukları kesbe (kazanmak için çalışmaya) mecbur etmeyin. Siz onları kesbe mecbur ettiğiniz zaman hırsızlık yaparlar. Sanat sahibi olmayan cariyeleri de kesbe zorlamayın. Zira siz onları kesbe zorladığınız takdirde ferçleriyle kazanırlar. Onların getireceği paraya karşı istiğna gösterin ki, Allah da sizi müstağni kılsın. Size temiz olan yiyecekler yaraşır.” [8]

Çocukların çalıştırılmalarının birçok yönden sakıncası var. Her şeyden önce alması gereken temel formasyondan geri kalır. Çünkü İslâm, çocukluk dönemini hayata hazırlık, büluğdan sonra üzerine yüklenecek sorumluluklarla ilgili zorunlu bilgi ve becerileri kazanma dönemi olarak belirlemiş, bu maksatla onu her çeşit sorumluluğun dışında tutmuş, nafakasını ebeveyn, yoksa yakınları, yoksa cemiyet ve devlet üzerine vecibe  kılmıştır.

Ebu Zer el-Gıfari (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber Efendimiz “Lâilâhe illallah deyip sonra da bu söz üzerine ölen her kul cennete gider.” buyurdu.

(Hayretle) sordum: ‘Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?’ Cevaben: ‘Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!’ dedi. Ben hayretimi yenemeyerek yine sordum: ‘Zina etse de hırsızlık yapsa da mı girer?’ Resûlullah (s.a.v.) yine: “(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da” cevabını verdi. Bu sözünü üç defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde: Yine, ‘Evet, Ebû Zerr’in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu.’ [9]

Halbuki az yukarıda bu iki sıfatın bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küfre nispet edildiğini, insanın imanını o an ortadan kaldırdığını görmüştük. Demek oluyor ki tek bir hadis veya tek bir âyete bakıp hüküm yürütmek bizi hataya sürükleyebilmektedir. Âyet-i kerîmede günahlar konusunda: “Allah (c.c.) kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları dilediği kimseden affeder.” [10] buyurmaktadır. İslâmî ölçü budur. Allah (c.c.)’a ve âhirete inanan kişi bu ölçülerin dışına çıkmaz. Bunların yerine kendisinin veya diğer şahısların hevâsından gelen karanlıklı, nursuz ölçüleri koymaz. Mümine düşen âlimlerin yolunu tâkip etmektir. Bu davranış tarzı, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yolu, İslâm ümmetinin ana yoludur. 

Öyle ise, bu hadis “Lailahe illallah diyen  cennete gider, hırsızlık da yapsa, zina da yapsa.”  veya başka bir hadiste: ‘Biz Resûlullah’a zina etmemek, hırsızlık yapmamak… üzere biat ettik. Kim bunlardan birini yapar ve dünyada cezalandırılırsa bu ona kefarettir; kim de cezalandırılmazsa, onun işi Allah’a kalmıştır. O dilerse affeder, dilerse azap eder’ hadisi; “Allah kendine şirk koşanı affetmez, bunun dışındaki bütün günahları dilediğinden affeder.” [11] ayeti ve bu manadaki başka ayet ve hadisler esas alınarak, vermiş olduğumuz ve benzeri hadisler tevil edilmiştir. Ehl-i Sünnet büyük günah işleyenin kâfir olmayacağı hususunda ‘icma’ etmiştir. Bütün bu durumlar, vermiş olduğumuz hadisin ve benzerlerinin tevil edilip ‘kâmil manada’ ibaresiyle kayıtlanmasını zaruri kılmıştır.

Bizim de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in metoduyla işe başlamamız gerekmektedir. Öncelikle insanların eğitilmesi gelmektedir. Aç olan bir kimse karnını doyurmak için hırsızlık yaptıysa elinin kesileceğini söylemiyoruz. İlk önce iş imkânı sağlanır, iskân temin edilir ve tüm ihtiyaçları giderilir. Şayet ondan sonra kalkıp hırsızlık yapılırsa, o zaman o adamın kalbinde fesat vardır ve toplumu fesada götürmek istemektedir. Bunu engellemek için had cezası uygulanır. Hırsızlık masası şefinin hırsızlık çetesi şefi olduğu anlaşılıyor. ‘İsraf, Allah (c.c.)’a ve topluma karşı bir hırsızlıktır.’

Fıkhî anlayışa göre meselâ bir hırsızlık olayında, malından edilen kuldur ve fakat hakkı ihlâl edilen yüce Rabb olmaktadır. Çünkü burada sadece kulun hakkı elinden alınmış olmuyor aynı zamanda Allah (c.c.)’ın yarattığı bu insanlık alemi, mülkiyet hakları şuurundan yoksun hayvanlık alemine dönüştürülmüş oluyor. İşte burada Allah Teala da Fâtiha sûresindeki ifadesiyle “âlemlerin sahibi” olarak devreye girip gerçek hak sahibi oluyor.

Rivayete göre bir kimse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuru saadetlerine gelip şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü, ben sana (yani Allah’tan getirmiş olduğun dine) iman etmek istiyorum. Ancak ben, içki içmeyi, zina etmeyi, hırsızlık yapmayı ve yalan söylemeyi de seven biriyim, insanlar bana, sen İslâm’ı kabul edersen bu işleri yapmak sana haram olur, diyorlar. Benim de bunları kolayca bırakmaya gücüm yetmez. Bunlardan birisini terk etmeme razı olursanız, size inanırım, dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Yalanı terk et” buyurdu. O kimse de bunu kabul etti ve Müslüman oldu. Resûlullah (s.a.v.)’ın huzurundan ayrılınca ona içki sundular. O, eğer ben içki içersem, Resûlullah (s.a.v.) da bana içki içtin mi? diye sorar da ben yalan söylersem, ahdi bozmuş olurum. Doğruyu söylersem bana ‘hadd’ cezası uygular, dedi ve içki içmeyi terk etti.

Sonra ona zina ve hırsızlık teklif edildi, o yine aynı şekilde düşünerek onları da bıraktı. Daha sonra bu kimse Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip, ne güzel yaptın (ne iyi tavsiyede bulundun) Ey Allah’ın Resûlü, beni yalandan menetmekle günah kapılarını bana kapattın, dedi.’

Geçen hadisi şeriflerden de anlaşılacağı gibi, doğruluk insanı iman ve itaate sevk ederken, yalan da insanı başta inkâr olmak üzere pek çok kötülüklere düşürmektedir. [12]

Hırsızlık Hastalığından Kurtuluş Yolu

Hırsızlık hastalığından kurtuluş için, hem devletin, hem toplumun ve hem de bu hastalığa yakalanan insanların yapması gereken görevleri görev ve sorumlulukları vardır.

İslâm dininin istediği saadet toplumunda, hırsızlık olmadığı için huzur ve güven kurulmakta insanlar rahat bir hayat yaşamaktadırlar. Bunu tarihimizde görüyoruz. Bu konuda en somut örnek Asr-ı Saadet’ten sonra Osmanlı’nın uyguladığı sistemdir. Toplumda oluşturduğu mekanizma ile hırsızlığın önüne geçmiş, hırsızlık düşüncesini ve sonucunda görülecek cezayı zihinlerde oluşturmuş ve buna teşebbüs edenlerin önüne manevi bir sınır koymuştur. Bu hususta iki batılı yazarın ifadeleri meramımızı anlatmada örnek teşkil etmektedir: Fransız generallerinden Compte de Bonneval der ki; ‘Hırsızlık, murabahacılık ve inhisarcılık gibi suçlar Müslümanlar arasında adeta meçhul cinayetlerdir. Hâsılı ister vicdanî bir akideden, ister ceza korkusundan doğmuş olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Müslümanların dürüstlüklerine hayran kalır.’

Müverrih A. Ubicini: ‘Bu büyük başkentte dükkâncı herkesçe bilinen namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği, geceleri evlerin kapıları sıradan bir mandalla kapatıldığı halde senede yalnız dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyanlardan oluşan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları duyulmayan gün geçmez.’ diyor.

Hırsızlık hastalığına tutulan insan ise, bunun çok yanlış ve tehlikeli bir kazanç yolu olduğunu düşünmesi, bu işin sonunun olmadığını, mutlak surette bir gün yakayı ele vereceğini, dünyada cezasını göreceğini ve ahirette ise daha büyük cezaların kendisini beklediğini düşünmesi gerekir.

Hırsızlar günümüzde gelişen teknikler ile bayıltıcı, uyutucu, uyuşturucu, kesici, patlayıcı bütün silah ve malzemeleri de kullandıkları için artık hırsızlık bir meslek ve sektör halini almış ve insanların korkulu rüyası haline gelmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu insanlar belirlenip ciddi eğitimlerden geçirilip kendilerine iş fırsatları hazırlanarak topluma kazandırılmalıdır. Bu mümkün olmuyorsa toplumun huzur ve güveni için en ağır cezalar uygulanmalıdır.

http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=927

[1] Necm sûresi, 53 /39.

[2] Bakara sûresi, 2/188.

[3] Maide sûresi, 5/ 38.

[4] Buharî, Mezalim 30; Müslim, İman, 100; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizî, İman, 11.

[5] İbn Mace, Hudûd 3, Nesaî, Sârık, 7.

[6] Ahlâk Dersleri, V. Aydın.

[7] Muvatta, Kasru’s-Salât: 72.

[8] Muvatta, İsti’zan 42.

[9] Buhârî, Tevhid: 33; Müslim, İman: 153; Tirmizî, İman: 18.

[10] Nisa sûresi, 4/48.

[11] Nisa sûresi, 4/48.

[12] Tefsiru’l Kebir, Razi, XVI, 221–222.

 

Yorumlar

Yorum yap