975) Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi

Yayin Tarihi 13 Aralık, 2017 
Kategori TÜRK DÜNYASI

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi

image001

—————————————————————————-

Destân ve Efsânelere Göre

“Oğuz Kağan: Ey oğullarım!
Çok savaştım, çok yaşlandım. Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim.” (Oğuz Destânı)

Milletlerin yaşayış, düşünüş ve inanışlarını araştırırken milli destân, menkıbe ve efsâneler bazan tarih vesikaları arasında birinci derecede ehemmiyet kazanır. Bunlar yalnız tarihin eksikliklerini doldurmakla kalmaz; içtimâî rûhun akislerini, düşünce ve inançlarını meydana koymak bakımından da çok mühim bir mevki işgal ederler. Bu sebeple Oğuz destânı ile başlamakta isabet vardır.

Eski Türklerin veya Oğuzların tarihî fetihlerini destânî bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihân hâkimiyeti Oğuz Kağan tarafından kurulmuştur. Nitekim destân Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan, Irak, Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülkelerini fethettiğini anlatırken Kun (Hun), Göktürk ve Selçuk devirlerini şumûlüne almakta ve hattâ destânın muahhar parçaları Osmanlılara kadar uzanmaktadır. Türklerin ilk fâtih atası, bütün millî nizâm ve müesseselerin kurucusu sayılan Oğuz Kağan semâvî bir menşeden gelmiş ve hârikulâde vasıflara sâhip olarak doğmuştur. O, daha çocuk iken birtakım kahramanlıklar yapmış ve kendisi gibi gökten inen bir kız ile evlenmiştir.1 Destânın İslâmi rivâyetine göre Oğuz Han daha doğuşunda, Müslüman olmadığı için, anasının südünü emmez. Büyüyünce de bu din ayrılığı onunla babası Kara-han arasında mücadeleye sebep olur. Oğuzhan babasına galip gelir; tahta çıkar ve kağanlığını ilân eder.2 Dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler gönderek “Ben artık bütün dünyanın Kağanıyım” der ve hepsini kendisine itaata ve tâbiiyete çağırır. Esasen Oğuz Han’ın çok akıllı ve keramet sâhibi olan müşaviri (veziri) Irkıl-hoca veya Uluğ-Türk Tanrının cihân hâkimiyetini kendisine verdiğini de tebşir eder: “Ey Kağanın, Gök-tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın” der. Aşağıda görüleceği üzere Allah’ın birçok Oğuz Kağan ve sultanlarına dünya hâkimiyetini bağışladığını Korkut-ata ve İslâm evliyâsı da müjdelemiştir.

Oğuz Han ilâhî hâkimiyetini kabûl etmeyen milletler üzerine seferlere çıkıp dünyayı fetheder. Bu fetih hareketlerinde Türk destân ve an’anelerinde mühim bir mevki olan ve menşe efsânelerine giren Bozkurt (Böri) Oğuz Han’ın da rehberidir. Gökten inen bozkurt: “Ey Oğuz, sen Urum (Roma) üzerine gitmek istiyorsun; ben senin önünde yürüyeceğim” der. Oğuz kurdu takiple sefere çıkar; Urum ve Urus (Rus) hükümdarlarının yener; Çin, Hint, Suriye ve Mısır ülkelerini fetheder.3

Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişân olsun bize “buyan”
Boz-kurt olsun bize “uran”.4

İslâmî Oğuz-nâmede kurt çıkarılmış ise de Selçuklularla birlikte Yakın-şarka ve Anadolu’ya gelen Oğuzlar destânla birlikte Boz-kurt hikâyelerini de getirmişlerdi. Nitekim XII. asır Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: “Yeryüzü Türkleri taşımağa kâfi gelmiyordu. Garba doğru ilerlerken önlerinde köpeğe benzer bir hayvan (kurt) bulunuyor ve onlar da ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman “Göç” (Yâni, kalkınız!) diye bağırıyor; Türkler de durduğu yere kadar onu takip ediyor ve orada çadırlarını kuruyorlardı. Uzun zaman rehberlik eden kurt nihayet kaybolunca Türkler de artık geldikleri yerlerde oturup kaldılar”, yâni Yakın-şark ve Anadolu’da göçlere son verip yerleştiler ifâdesi ile Oğuzlarla birlikte destânlarının da nasıl geldiğini ve başka milletlerce de bilindiğini meydana koymuştur.5 Urallardan Avrupa’ya göçen Hunların da önünde kendilerine rehberlik eden bir geyiğin bulunduğu rivâyet edilmiştir.6 Semavî bir nurdan doğan Bugu-han ve evlâtları elindeki kut taşı Uygurların saadetini ve hâkimiyetini sağlıyordu. Bunun elden çıkması da onların Şarkî-Türkistan’a göçmesine sebep olmuştu.

Destân Türk milletini Oğuz Han’ın oğullarından türeyen Oğuz boyları ile Oğuz han’ın kumandanları sayılan Karluk Kıpçak, Kanglı, Kalaç ve Uygurların nesli olarak bölümlere ayırırken Oğuzların hâkimiyeti altında millî birliği, bu uluslararası münasebetleri ve hukukî mevkileride bir nizâma bağlamıştır. Oğuz dünya hâkimiyetini kurduktan ve ihtiyarladıktan sonra devletini altı oğlu arasında taksim ederken, feodal esaslara rağmen, milli birliği devam ettirmek ister. Gerçekten Oğuz’un her oğlundan doğan dört torunu ile çoğalan yirmi dört boy Oğuz milletini teşkil eder. Oğuz Han’ın üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’dan on iki torunu (boy) sağ; Gök, Dağ ve Deniz’den on iki torunu da sol kolu teşkil eder. Oğuz Han hâkimiyeti temsil eden yayı birincilere, tâbiiyeti temsil eden oku da ikincilere vermiştir. Oğuz beyleri ve boylarının siyasî ve hukukî münasebetleri de yayla ok münasebetine göre olduğundan sağdaki Boz-oklar, soldaki Üç-oklara üstündür. Yâni Üç-oklar Boz-oklara tâbidir. Bu hukukî kaide Selçuklulara ve hattâ bir dereceye kadar Osmanlılara kadar devam eder.7 Millî ve yabancı çeşitli kaynaklarda Türk kağan ve sultanlarının boy beylerine, tâbi’ Türk veya ecnebi hükümdarlarına ok göndermeleri kendilerinin yayı ve hâkimiyeti, onların da oku ve tâbiiyeti temsil etmeleri dolayısıyladır. 

Gönderilen ok aynı zamanda hükümdarın emrini ve huzuruna dâveti ifâde ettiğinden onu alanlar derhal hakan ve sultanların yanına koşar. Garbî Göktürklere bazan On-ok adı verilmesi de onların büyük kağanlara tâbi’ on boya ve idareye ayrılmaları ile alâkalıdır.8 Muharebe ve mühim mes’elelerde hâkan ok gönderince bütün tâbi’ yabgu ve beylerin iştiraki ile yüksek bir meclis (Kurultay) kurulur ve müzakereler olurdu.

Çin kaynakları Göktürkleri Kunların torunu gösterir. Tatarları (Cücen veya Ava) hücûmuna uğrayan ve imha edilen asil bir Hun çocuğu Bozkurt tarafından kurtarılmış ve Göktürkler de onunla kurdun nesli olarak türemiştir.9 Burada tarih ve destân birbirine karışmış; Göktürklerin bayraklarında kurt başı bulunmuştur. Esasen Türk efsâne ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan kurt hikâyeleri Hunlara kadar çıkar.10 Bu sebepledir, ki kurt Türklerce at gibi uğurlu ve hattâ mübarek sayılmış; Kâşgarlı Mahmud ve Dede-Korkut kitabının kaydettiği üzere bu telâkki İslâm devrine kadar gelmiştir.11 Oğuzlar arasında kurttan başka her boyun kuşlardan ayrı ayrı mübareket (ıduk) sayılan birtakım ongunlar da vardır.12

Cihângir Oğuz han ile babası Kara-han arasında vukubulan mücadele, M.Ö. III. asır sonlarında, Kun imparatoru tarihî Mete (Modun) ile babası Tuman arasındaki savaşın destânî bir in’ikâsından başka bir şey değildir. Aslında Çin kaynaklarının ilk Türk fâtihi olarak gösterdiği Mete hakkındaki kayıtları bile daha Hunlar zamanında bu şahsiyetin destânî bir hüviyet kazandığını gösterir. Böylece Oğuz-nâme’nin Hunlar devrine kadar çıktığını belirtmiş oluyoruz.13 Büyük Hun Tan-yu’su Mete’nin destânda Oğuz han olduğunu gösteren başka sağlam deliller de vardır. Gerçekten Hunlardan Osmanlılara kadar devam eden idarî, siyasî, sağ-sol teşkilât tarihî ve destânî bu iki hükümdara atfolunmakta ve bu suretle bu iki şahsiyet birleşmektedir. Mete’nin imparatorluğu yirmi dört kumandana taksimi yirmi dört Oğuz beyi ve boyuna tekabül eder. Her kumandanın maiyetinde 10.000 süvariden müteşekkil bir kuvvet (tümen) bulunması, orduda bundan sonra 1000, 100 ve 10 kişilik birlikler ihdâsı da Mete’ye isnat olunmuştur.14 Onun, fetihleri, teşkilâtı ve vatanperverliği cidden milletin kalbinde destâni hüviyeti ile de yaşamasına imkân vermiştir. Destânın Oğuz boylarına tâyin ettiği hukukî mevki ve dereceler Türk cemiyetinde fi’len yaşamış; bu da tarihi kayıtlarla meydana çıkmıştır. Esasen Oğuz Han’a ait başka te’sis ve icatlar da vardır.

Oğuz Han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihângir olduktan sonra ana-yurduna (yurt-i aslî) döndü. Bir “Uluğ kurultay” topladı. Binlerce hayvan keserek azim bir toy yaptı; altun bir otağ kurdu. Üç büyük oğlu Boz-oklar sağda, üç küçük oğlu Üç-oklar solda oturdu: “Ey oğullarım! Çok savaştım; artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım; dostları sevindirdim. Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim” dedi ve yurdunu oğulları arasında taksim etti. Ok-yay münasebetlerine göre Üç-okların Boz-oklara tabiiyetini bildirdi. Türeye ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Her birine ait hukukî mevki (orun) ve damgaları belirtti; onların ongunlarını gösterdi.15 Destânın İslâmi rivâyeti Oğuz Han’dan sonra Sır-derya boylarında yaşayan Oğuzların ve onların yabgularının hayatlarını içine alır. Onlardan sonra da Selçuklulara ve muahhar parçaları ile de, Osmanlılara kadar uzanır. Dede-Korkut, Oğuz Han tarafından inşa olunan ve yabguların payıtahtı olan Yengi-kent şehrinde oturur. Oğuznâme’ye ve Dede-Korkut kitabına göre o çok yaşlı, ak sakallı, çok akıllı ve tecrübe görmüş, kerâmet sâhibi bir insandı. Hanların tâyinlerinde, devlet işlerinin müzâkerelerinde, kurultay ve toylarda başlıca söz sâhibidir. Çünkü an’aneye göre Dede-Korkut’un kerâmetleri, hikmet ve hikâyeleri çoktur; istikbal için ne demişse çıkmıştır. Eski devrin şamanları ve İslâm devrinin evliyası vasıflarını gösteren Dede-Korkut, Oğuz yabgularının başlayan hâkimiyeti gibi son cihângirliğin de, Oğuz boyları arasında birinci hukukî mevkii bulunan Kayı kabilesine ve Osmanlılara intikal edeceğini de kerâmeti ile keşfetmiş ve müjdelemiştir. Filhakika Dede-korkut kitabının başında: “Resul (a.s.) zamanına yakın Korkut, ata dirler bir er koptu. Ol kişi Oğuz’un bilicisi idi; ne dirse olurdu; gaipten haber söylerdi. Hak taâlâ anın gönlüne ilhâm iderdi. Korkut-ata eyitti: Âhir zaman olup kıyâmet olunca (ya dek). Bu dedüği Osman neslidür. İşte sürilüp gideyordur” ifâdesi Korkut-ata’nın kerâmetleri arasında nakledilmiştir.16

Dede-Korkut’a atfolunan bu keşif ve tebşir ilk Osmanlı vakayi-nâmelerine ve bazı muahhar Oğuz-nâme parçalarına da intihal etmiştir. Filhakika II. Murad Devri’ne ait Türkçe Selçuk-nâme aynen bu metni ihtiva eder ve şöyle başlar: “Padişâhımız Sultan Murad Han, ki eşref-i Âl-i Osman’dur ve pâdişâhlığa enseb ve elyaktır. Oğuzların kalan hanları uruğundan ve Çingiz han uruğunu mecmuundan ulu asîl ve ulu sükükdür”. Nitekim tarihi ve destâni rivayetlerde Kayılar daima başta gelmiştir. Osman Gazi de Selçuklulara karşı Gök-alp neslinden gelmekle iftihar ediyor ve hâkimiyet hakkının kendisine ait olduğunu ileri sürüyordu. Bu sebeple de Osman Gazi’ye “Siz Kayıhan neslindensiniz. Kayıhan hod Oğuz beylerinin, Oğuz’dan sonra ağaları ve hanları idi. Gün-han vasiyeti ve Oğuz türesi mucibince Oğuz neslinden kimse olmayacak, hanlık ve pâdişâhlık Kayı soyu var iken özge soya değmez” düşünceleri bildiriliyordu. 17

Millî destân ve an’anelerle asırlarca milletin kalbinde, cihângîr olarak yaşayan Oğuz-han İran kaynaklarında Afrâsyâb adı ile geçer. Şahnâme’ye göre Türklerin ilk fâtihi olan Afrâsyâb da Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan ve Rum ülkelerini fethetmiş; buralarda birçok şehirler kurmuş ve hâtıralar bırakmıştır. Destân dışında kalan kaynaklar da bu hatıraları kaydetmişlerdir. Fakat ona ait hâtıraların en fazla Sırderya ve Isık-göl havâlisinde temerküz ettiği de millî ve İranî eserlerde gösterilmiştir. X. asır Arap müellifi Mes’udî de Türklerden ve Türk hakanlarından, Çin ile Horasan arasında oturan ve birçok şehirlere sâhip bulunan çeşitli Türk kavimlerinden, Oğuz, Dokuz-Oğuz, Karluk, Gimek, Hazar ve Barskan’lardan, Fergana ve Taşkent bölgelerinde oturan uzun boylu ve güzel Karluklardan bahsettikten sonra: “Afrâsyâb bu Türklerin hükümdarı ve hakanlar hakanı olup bütün Türk ülkelerine hâkim idi; diğer hanlar ona tâbi, bulunuyordu. İran’a hükmeden bu Afrâsyâb hakanlara mensup idi.” derken onu Göktürk (Oğuz) menşeine ve hanedânına bağlıyordu.18

Kâşgarlı Mahmud Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dediklerini ve onun dünya hükümdarı (Ajun begi) olduğunu bildirir. O, Afrâsyâb veya Alp-er Tunga için Türklerce mâtem âyinleri yapıldığını ve mersiyeler söylendiğini yazar ve bu münasebetle de şu kıt’ayı kaydeder:

Alp-er Tunga öldi mu
Issız ajun kaldı mu
Özlük öcin aldı mu
Emdi yürek yırtılır

“Yâni Afrâsyâb öldü; dünya ıssız kaldı; felek öcünü aldı. Şimdi, onun devri ve devleti düşünülerek, yürekler yırtılmaktadır.” Kâşgarlı “Arâsyâb için yapılan bir mâtem âyininde herkesin kurt gibi uluduğunu, gözyaşları döktüğünü ve haykırarak yakasını yırtığını” anlatan başka bir manzumede de bu destâni kahramanın Türkler arasında ne kadar derin hâtıralarla yaşadığını gösterir.19

İslâm kaynakları Uygur, Karahanlı ve Selçuklu hânedânlarının Afrâsyâb’a mensup olduklarını ifâde ederlerken bu münasebetle, onu tarihî ve millî an’aneye uygun olarak, Oğuz-han ile birleştirmişlerdir.20 Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dedikleri rivâyeti bazı İslâm kaynaklarına Tunga Alp şekli ile geçmiştir.21 Orhun kitabelerinde de mâtemi yapılan bir Tunga Tekin’e de rastlanmıştır.22 Afrâsyâb’a ait rivâyetler, onun İran’ı fethedip orada hükümdarlık yapması dolayısıyla İran destânında, tarihi ve edebi kaynaklarında çok geniş bir yer almış ve Arap menbalarına da girmiştir.

Cihân hâkimiyetinin Selçuklulara ve Osmanlılara tarihi rü’yalarla ve şeyhlerin tebşirâtı ile bildirilmesi de bu eski an’ane ve inancın İslâmi bir mahiyet almasından başka bir şey değildir. Selçuk’un babası Dukak, rü’yasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dallarının göklere yükseldiğini görmüş ve bunun üzerine Korkut-ata da kendisine evlâtlarının cihân pâdişahı olacağını müjdelemiştir. Diğer rivâyete göre İslâmiyeti kabul eden Selçuk rü’yasından ateşe idrar yapmış ve bu suretle sıçrayan kıvılcımlar dünyayı sarmıştır. Bu da Selçuk oğullarının dünyaya hakim olacağı şeklinde tabir edilmiştir. Üçüncü rivâyete göre de İslâmiyeti kabul eden Dukak olup Kur’an’ı çok tâ’zim ettiğinden rü’yasında Hazret-i Peygamber kendisini ve oğullarını takdis etmiş; ashabının da dualarını almıştır.23 Osman Gazi’nin rü’yası da cihân hâkimiyeti inancını aksettirir. Rivâyete göre Osman Gazi Şeyh Edebali’nin zâviyesinde misafir iken Kur’an’ı çok ta’zim eder. Yatınca, geceleyin, rü’yasında şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç yükselir ve dalları dünyayı sarar. Bu rü’yayı dinleyen Edebali Osman Bey’e: “Pâdişâhlık sana ve nesline mübârek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helâlin olsun” der. Böylece Osman Gazi Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı İmparatorluğu’nun da cihâna hâkim olacağı keşfedilir.24

Türk cihân hâkimiyeti nasıl destânlarda akisler bırakmış ise felaket devirleri de menkıbe ve efsaneler halinde öylece milli vicdanda yaşamıştır. Kunların inkırazı üzerine onlardan bir boy Altay dağlarına sığınmış; birkaç asır kaldıktan ve kuvvetlendikten sonra atalarını “zen Tatarlara (Avar ve Cücenlere) karşı intikam almışlardır. İşte Göktürklerin kurt efsanesi ve Ergenekon’dan çıkış destânı yeni bir cihân hâkimiyeti devrinin hikâyesidir. Uygur destânına göre de kendi saadetleri Kut taşı (dağı) ile alâkalı olarak başlar; onun kaybı ile felâket ve göç ile sona erer. Bu da Kırgızların 840’ta uygur ilini istilâları ile olduğu halde destân bu hâdiseyi de Çinlilerin hilelerine bağlar. Böylece milli vicdan tarihi hadiseyi unutmuş ve her felaketin menşeini Çinlilere atfetmiştir.

Cihan Hâkimiyeti Mefkuresinin Tarihi Akisleri

“Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık şânımız yaşayacak; oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin başbuğları olacaktır (Kun hükümdarı).

“Atalarımızdan işittik, ki Garp imparatorluğu (Roma) elçileri geldiği zaman bu bizim için artık yeryüzünü fethedeceğimize delâlet eder.” (İstemi Han).

Türklerin cihân hâkimiyeti ve mefkuresi, ilk defa, büyük bir Türk imparatorluğu kuran Kunlar ile, bilhassa onların hükümdarı Mete ile başlar. Bu kudretli imparatorluğun hükümdarları mektuplarının başında “Tanrının tahta çıkardığı Kun milletinin büyük Tan-yu veya Şan-yu” su ibaresini kullanırlardı, ki hâkimiyetin semâvi (ilâhî) menşeine inanıldığına dair ilk vesikayı teşkil eder. Hun hükümdarları “Tangrı kutu” unvanını taşıyordu. Büyük ve kudretli imparator Mete sulhu korumak maksadı ile ağır fedâkârlıkları göze aldığı halde bir çöl parçası için harbe karar verirken: “Toprak milletin köküdür; onu nasıl verebilirim” dediği rivâyeti de milliyet ve vatanperverlik duyguları tarihinde çok eski bir hâdise olarak müstesna bir ehemmiyet arz eder. Hunlar Uzak-şark’tan şarki Avrupa’ya kadar bütün Türk ve Asya kavimlerini birleştiren, birçoklarını yerlerinden söküp atan ve meşhur Çin Seddi’nin inşasına sebep olan kendi kudret ve üstünlüklerine inanıyorlardı. Bir Hun imparatoru ecdadının Çinlilere karşı kudretini milli ahlâk ve an’anelerinin üstünlüğü ile izah ediyordu. Bu sebeple de Çin kültür ve âdetlerine rağbeti milletinin esaretine bir başlangıç sayar; bu hususta halkı uyarır ve muharebeleri de sadece milletinin menfaati için yaptığını söyler, ki Türk hükümdarlarına mahsus olan bu milli görüş ve duygular Orhun Kitâbelerinde daha derin bir his ve hasletlerle meydana çıkar.25 Kun İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra bir Hun kumandanı, M.S. 304 yılında, devletini tekrar kurmak ve milletini kurtarmak maksadı ile, ileri gelenleri gizlice toplar ve “Tan-yumuzun sadece bir unvanı kalmış; beyler Çinlilere esir olmuştur. Bu halde bile 20.000 kişilik bir kuvvetimiz vardır. Neden bu esarete katlanalım ve Çin’deki karışıklıklardan faydalanmayalım” der ve devam ederk “İl-yu-sü cesur ve hükümdar olmağa lâyık; bütün meziyetleri hâizdir. Eğer Tanrı Kun Devleti’ni diriltmek istemeseydi onu dünyaya yollar mı idi” tarzında düşüncelerini bildirir. Bu nutkun te’siri ile Çin’de oturan tan-yu’yu dâvet ettiler ve orada hüküm süren kargaşalıktan faydalanarak onu getirtip tahta çıkardılar. Bütün Hun kumandanları “Tanrının devletlerini korumak için kendilerine yardım ettiğine dair bir delil de Çin’de hüküm süren bu kargaşalığın meydana çıkmasıdır” diyorlardı.26 Hunların, esaret devrinde bile milli şuur ve gururlarını muhafaza ettiklerine ve Tanrı’nın kendilerine yardımcı olduğuna inandıklarına dair şu tarihi kayıt da çok mühimdir. Mağlup olan bir Kun hükümdarı teslim olmayı reddederken “Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık şânımız yaşayacak; oğullarımız ve torularımız başka milletlerin başbuğları olacaktır” beyânı böyle bir durumda bile cihân hâkimiyeti fikrinin ne derece derin bir imanla yaşadığını göstermektedir.27

Avrupa Hunları da bu mefkureyi göç ve istilaları ile birlikte bu kıt’aya götürmüşlerdi. Bizans elçisi Priskos Hunların, Attilâ’nın ilâhi bir menşeden geldiğine inandıklarını, buna itiraz edenlere çok hiddetlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu akîdesi ile fetih ve savaşlar yaptıklarını ve sarayında bu inancı hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra giden diğer Bizans elçisi Jordanes de Atillâ’nın İlâhi kudret tarafından dünyanın hükümdarı tâyin edildiğine, kılıcını da bu kudretin idare ettiğine inandığını belirtir. Atillâ da diğer Türk kağanları gibi kâhinlere (kamlara) çok itibar eder ve sözlerini dinlerdi. Bir çoban tarafından bulunup kendisine verilen efsânevi kılıcı da Tanrı’nın bir hediyesi sayardı. Hunlar hükümdarlarının Tanrı tarafından gönderildiğine nasıl inanıyordu ise Avrupalılar da öylece onları “Tanrının kılıcı” sayıyor ve günahlarından dolayı kendilerini cezalandırmak için gönderildiklerine kani bulunuyorlardı. Bu inancın Orta-şark Hıristiyanlarında ve Müslüman dünyasında da mevcut bulunduğu görülecektir.

Oğuz han’ın, Göktürklerin ve Oğuzların rehberi kurt olduğu gibi Hunlara da göç ve seferlerinde uğurlu bir geyik veya benzeri bir hayvanın önlerinde kendilerine yol gösterdiğine, istilâlarını da bu suretle yaptıklarına inanıyorlardı.28 Bu münasebetle aşağıda görüleceği üzere, Süryani Mihael’in Oğuzların kurdu “köpeğe benzer” bir hayvan yapması gibi Avrupalıların da onu geyik sanmalarını hatırlatabiliriz.

Göktürkler, Kunların torunları olup, onların eriştiği milli şuur ve cihân hâkimiyeti mefkuresi tarihte daha müstesna bir mevki işgal eder. Bu hususta bize kadar gelen milli ve yabancı vesikalar çok bol ve değerlidir. İlk Göktürk kağanı Tuman (Bumın), henüz istiklâl hareketine giriştiği ve yabgu unvanını taşıdığı bir zamanda, M.S. 545 yılında, kendilerine Çin elçisi gelince “Bütün Türkler bununla devletlerinin yükseldiğine inanıyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı”.29 Daha sonra gelen Bizans elçisi ile, vaki bir konuşma Türklerin cihan hakimiyeti düşüncesine bağlı bulunduklarını açıkça meydana koyar. Filhakika garbi Göktürklerin Hükümdarı İstemi Han Bizans İmparatoru Justinus’a Manyak adlı bir elçi göndermiş; imparator da Zemarkos adlı kendi elçisini, 568’de, hana yollamıştı. Kara-şar şehri şimalinde, yazlık ordugâhı Ak-dağ civarında, elçiyi kabul eden Türk hükümdarının, görüşme sırasında, gözlerinden yaş akar. Zemarkos sebebini sorunca, O: “Atalarımızdan işittik, ki Garp İmparatorluğu’nun (Roma-Bizans) elçileri geldiği zaman bu, bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istilâ edeceğimize delâlet eder” cevabı ile bu sevinç yaşlarını döktüğünü, cihân hâkimiyeti inancının daha devletin kuruluşundan önce mevcut olduğunu ve böylece komşu kavimlere de yayıldığını ifâde eder.30 İstemi Han’ın oğlu ve halefi Tardu Han, Ak-hunları kendi hâkimiyetine alan büyük zaferi üzerine, Bizans imparatoruna gönderdiği mektubu: “Dünyada yedi iklim ve yedi ırkın büyük kağanından Romalılar imparatoruna…” ibaresi ile başlar ve bu şuuru belirtir. Avar Hanının mektubu da hemen aynı duygu ve kelimelerle yazılmıştı.31

Göktürklere ait Orhun kitâbeleri ise baştan başa milli şuur, demokratik ruh, insanlık duygusu ve cihân hâkimiyeti ideali ile dolu olup bu fkirlerin tarihinde misli olmayan bir eserdir. Kitâbe: “Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişi oğulları üzerinde de dedem Bumın ve İstemi kağanlar hükümdar olmuşlardı. Onlar dört tarafta bulunan düşmanları idareleri altına almışlar; harpten vazgeçirmişler; başlılarını eğdirmiş ve dizlilerini çöktürmüşlerdi. böylece sâhipsiz ve teşkilâtsız Göktürkleri nizâma koyup hüküm sürmüşlerdi” hitabı ile bu mefkurelerini milletine ve dünyaya duyuruyor; muahhar nesillere miras bırakıyorlardı.

Bilge Kağan (716-734) Türk milletinin saadet ve felâketinden harici bir kuvvetin değil, sâdece kendisinin mes’ul olduğunu, beylerin kudretli, akıllı, âdil ve millî şuura sâhip olması ve halkın da itaatli bulunması sâyesinde bir endişe olamayacağını ileri sürerken yalnız millî şuur değil siyasi düşünceler tarihinde de yüksek bir mevki alır. O, Göktürk Devleti’nin ilk kuruluş ve yükseliş devrinin gururunu duyduğunu belirttikten sonra, elli yıl süren, Çin esareti zamanına ait acı hâtıraları halka anlatırken de derin milli duygularını, ıztırabını ve milletinin kudretine de sarsılmaz bir imanla inandığını ifâde eder: “Ey Türk ve Oğuz beyleri, milleti dinleyiniz! Üstte gök basmadığı ve altta yer delinmediği halde senin ilini ve türe’ni (devlet ve nizâmını) kim bozdu? İtaatin sâyesinde seni yükselten hâkîm kağanına ve müstakil devletine fenalık eden sensin. Silâhlı ve mızraklı askerler mi gelip seni dağıttı ve götürdü? Ey mübarek Ötüken halkı! Siz kalkıp şarka ve garba göçtünüz. Kârın şu oldu: Kanın su gibi aktı; kemiklerin dağ gibi yığıldı. Oğulların köle ve kızların cariye oldu” der ve sert ihtarını yapar: “Ey Türk milleti, titre ve kendine dön!” Han bu ifâdeleri ile yer ve gök yıkılmadıkça hiçbir kuvvetin Türk milletini sarsamayacağını; fakat buna rağmen elli yıl süren esaret devrinin kendi kusuru ve bünyesinden ileri geldiğini belirtir. Burada Han’ın mes’uliyet yüklediği halk değil, beyler ve yüksek tabaka hakkında şikâyetçi olduğu aşağıda görülecektir. Zira devletin kuruluşu ve yükselişinde kağanlar daima halkın hissesini milli şuur ve vatanseverliklerini takdirle karşılamış ve bunu belirtmişlerdir.

Türk hakanı bu esaret devrinin utanç verici manzarasını çizerken de milletine Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklerine aldanmamasını, hilelerine karşı uyanık bulunmasını ve Çin’e giderse yok olacağını ısrarla tekrarlamıştır: “Ey Türk milleti! Sen Ötüken’de oturup kervan ve kafileler gönderirsen ebedi devletini muhafaza edersin. Türk kağanı burada oturdukça senin için bir kaygı olmayacaktır” ifâdeleri ile milli şuur ve birliğe sahip olmak sâyesinde hiçbir dış tehlikeden korkulmıyacağına dair inancını te’yit eder.32 Bilge Kağan Ötüken’in mübarek (iduk) bir yer olduğunu, dünyayı idare için de en müsait bir duruma sâhip bulunduğunu belirtirken de vatan duygusunun şâhane bir örneğini verir. Türkler arasında bu an’ane o kadar kuvvetli ve yaygındır ki Kâşgarlı Mahmud da Altay bölgesinin kutsiyetini İslâm dini ile de te’yit ve takviye eder.

Nitekim Hazret-i Peygamber’in “Türkler Allah’ın ordusu” olduğuna dair kudsi hadisi bu bölge ile alâkalı olarak kitabına derceder ve Tanrının Türk milletini havası en sağlam olan bu ülkede iskân ettiğini söyler; Türklerde iyilik, güzellik, doğruluk, tatlılık, büyüklere saygı, ahde vefa, sadelik ve kahramanlık gibi yüksek vasıfların hâkim olduğunu ve aslâ kibir yapmadıklarını da ilâve eder.33 Çağdaş Bizans tarihçisi Menandros Türklerin bu yüksek hâkimiyet bölgesini, dağlarının azameti ve meyvelerinin bolluğu ile, sevdiklerini, buralarda hiçbir zaman bulaşıcı bir hastalık ve zelzele vukubulmadığını iftiharla söylediklerini, bu sebeple de bu bölgeyi takdis ettiklerini ve burasını en kudretli kağanlara bir kanun ile ayırdıklarını yazar.34 Böylece Ötüken Türk hâkimiyeti merkezi ve kutsiyeti dolayısıyla Kun, Göktürk ve Uygurlarca, daha sonra da Moğollarca (Karakorum) kıymet kazanmış ve imparatorluk kurmak için buraya sâhip olmak telâkkisi hüküm sürmüştür.

Cihan Hâkimiyetinin İlâhi Menşei “Türk Tanrısı Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu” (Bilge Kağan)

Eski Türkler kadir-i mutlak bir Allah’a ve onun cihân hâkimiyetini kendilerine ihsân ettiğine derin bir imanla ve samimiyetle inanıyorlardı. Bilge Kağan: “Tanrı irâde ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizâma soktum” derken dindarlığını ve hâkimiyetin semâvî menşeini belirtiyordu.

Nitekim “Tanrı güç verdiği için Türk askerleri kurt gibi ve düşmanları koyun gibi” idi. Çin esâreti zamanında da “Türk Tanrısı Türk milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl-bilge Hatun’u gökten tutup yükseltmiştir”. Fakat Türk Tanrısı, sevdiği ve himaye ettiği milletinin hanları, beyleri ve halkı doğru yoldan, milli örf ve nizâm (türe) den ayrıldığı zaman onları cezalandırır; kendilerini Çin’in esâretine düşürür. Gerçekte, Tonyukuk’un söylediğ gibi, bu sebeple “Tanrı onları cezalandırdı ve mahkum etti”.35 Bununla beraber burada da yine ceza vermek suretiyle Tanrının Türk milletini kurtuluş yoluna sevketmek ve korumak irâdesi sezilmektedir. Bu inanç dolayısıyladır, ki “Türkler hudutları geçmeğe karar verdikleri zaman bir mâbede gidip zafer için duâ ediyor; ondan sonra ordularını toplayarak Çin’e doğru taarruza geçiyorlardı”.36 Bu inanış bir dilek ve şükran duygusundan ibaret olmayıp hâkimiyetin kendilerine bizzat İlâhî bir ihsan olduğuna da inanıyorlardı. Hâkanların kitâbe, yarlık (fermân) ve mektuplarının başına koydukları ibâre veya formüller bu hususu daha açıkça meydana koyuyordu. Nitekim Göktürk hanı “Ben Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan tahta oturdum. Siz küçük kardeşlerim, yeğenlerim, genç şehzâdelerim, bütün soyum ve milletim; sağdaki şad beyler, ve soldaki tarhan ve buyruk beyler sözlerimi sonuna kadar iyice dinleyiniz!” derken hâkimiyetin bu semâvî menşei inancını tekrarlıyordu.37 Şamanî dinine göre yüksek ruhlar ölünce Tanrının yanına gittikleri gibi doğuşları da öylece gökle alâkalı idi. Bu sebeple İlâhî himaye ve hâkimiyet ihsanı dışında hâkanların dini inançlara aykırı bir kudret ve iddiaları bahis mevzuu değildi.

Oğuz Han hâkimiyetini ilâhî bir menşeden almış; Uygur hanları semavî bir nurdan doğmuş bulunuyordu. Asya ve Avrupa Hunlarının da Tanrının cihân hâkimiyetini kendilerine verdiğine inandıklarını yukarıda izah etmiştik. Milâttan önceki asırlardan beri Hunlar kendilerini düşmanları Çinlilere karşı üstün görüyorlar; mektuplarına “Semanın tahta çıkardığı Büyük Tan-yu” formülü ile başlıyorlardı. Avrupa Hunları da Attilâ’yı ilâhî menşeden gelmiş biliyor; dünya hâkimiyetinin kendilerine verildiğine ve Tanrının askeri olduğuna inanıyorlardı. Nitekim Avrupalılar da onları “Allah’ın kamçısı” kabul ediyordu.38 Çinliler kendi imparatorlarını “Semanın oğlu” saydıkları için bu Türk formülünü de o mânâda tercüme ediyor ve Avrupalılar da bunu kendi dillerine bu manası ile naklediyorlardı. Türk vesikaları meydana çıktıktan Türklerin bu kadir-i mutlak Tanrının emrinde ve himâyesinde oldukları, onun yüceliği karşısında kendi tevazu’ ve âcizliklerini itiraf ettikleri anlaşıldıktan sonra artık “Tangrı-teg” (Tanrı gibi) tâbirin Tanrıya benzer veya “Semânın oğlu” değil hâkanların ilâhi te’yit ve himâyeye mazhar oldukları veya Tanrı tarafından me’mur edilmiş bulundukları mânâsında anlamak icap eder, ki bu telakkıye Müslüman Türklerde ve sultanlarında da rastlandığını göreceğiz. Burada yüksek ruhların ve dolayısıyla hâkanların doğum ve ölümlerinde Tanrıya yakın bulunmaları inancı bahis mevzuudur. Esasen Türk hakan ve sultanlarının, bazı Eski ve Orta Çağ hükümdarları gibi, istibdada ve mutlak bir otoriteye sâhip bulunmadıkları ve demokratik bir ruh ve davranış içinde oldukları da hatırlanmalıdır.39

Hunların ve Göktürklerin kendilerini Allah’ın ordusu sayan ve komşu milletlere de intikal eden inanışları İslâm devrinde de mevcut olmuş ve İslâm akîdeleri ile de te’lif edilmişti. İşpara Han, Çin’e tâbiyetinden önce, “Elli yıldan beri Tanrı’nın koruduğu Göktürkler… 100.000 kişilik bir orduya sahip bulunuyorum” ifâdesiyle hanlar gibi Türk milletini de Allah’ın himayesinde bulunduğuna dair Çin kaynaklarının kayıtları Orhun Kitabelerinin beyanlarını teyit eder.40 Bu inanış ve deliller dolayısıyla “Göktürk” adının başına konan kelimeye gök veya mavi değil, semavi manasını vermekte isabet vardır. Bu da hükümdarlar gibi milletin de ilahi himayeye ve semavi sıfata sahip olduğunu ifâde eder ki bu husus diğer vesikalarla da sabittir. Türklerden pek çok kültür, dil ve din unsurları alan ve Oğuz destânını da benimsemeğe çalışan Çingiz Moğolları da kendilerine “köke Moğol” adını verirken aynı manayı kastediyorlardı. Bu terkibe göre Sagun rütbe adı da bazan “kök Sagun” şeklinde bu kelime ile birlikte kullanılmıştır.

Türk hâkimiyetinin ilahi menşeine ve hakanların dünya hükümdarı olduklarına dair inançları yabancı hükümdarlara gönderilen mektupların başlangıç formüllerinde daha kat’i bir şekilde meydana çıkar. Filhakika Göktürk hükümdarı İşpara Han’ın (581-587), kuvvetli zamanında, Çin imparatoruna yazdığı bir mektup “Tanrı tarafından gönderilmiş (veya gökte doğmuş) Büyük Göktürkler imparatorluğunun bilge kağanı Şa-polu (İşpara)” formülü ile başlamıştı, ki kitabelerde bulunan unvan ve sıfatlar aynen tekerrür etmiştir.41 Tardu Han’ın, 598 yılında, Bizans imparatoru Maurikianus’a gönderdiği mektupta dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı” ibaresi de bu manada kullanılmıştı.

Hunlardan sonra itil boyundaki “Büyük Bulgaristan”dan ayrılıp Balkanlar’a gelen, Türk dil, din, kültür ve divan usullerini (chancelerie) de birlikte getirerek devlet kuran Tuna Bulgarları da hâkimiyetin semavi menşei inancına bağlı bulunuyorlardı. Bulgar Han’ına ait bir kitabe: “Tanrı tarafından (gönderilmiş veya nasbolunmuş), Tanrıya benzer Melemir Han” (831-852) başlangıç formülü de tamamen Türk siyasi anlayışı ve inanışının bir ifâdesi idi42 Asya’da Göktürklerin halefi olan ve onların yerinde devlet kuran Uygur hanları, destânlarına göre, semavi bir ışıktan geldiklerine inandıkları gibi hâkimiyetlerini ilahi menşeden çıktığını gösteren birçok ibareleri (mesela Tangrı’da kut bulmuş) ihtiva eden vesikalar da bırakmışlardır.43 Bir Uygur hükümdarı, 1027’de, Gazneli Sultan Mahmud’a gönderdiği mektubu “Göklerin sahibi (tanrı), yeryüzü ülkelerinin ve birçok kavimlerin hâkimiyetini bize verdi” cümlesi ile başlar. Uygurların han’ı bu devirde büyük bir devletin hükümdarı olmadığı halde bile yine resmi Türk cihân hâkimiyeti mefkuresine ve diplomatik usullerine sadık kalıyor; bu sebeple de Müslüman Türk sultanına yay ile on ok gönderiyordu.44

Çingiz Moğolları Türk kültürünü, destâni an’anelerini, Uygur yazısını ve birçok müesseseleri Uygurlardan alırken me’murları ve divan teşkilatı ile birlikte cihân hâkimiyeti formüllerini de iktibas etmişlerdi. Bu sebepledir, ki bu cihân hâkimiyeti formülünü, çok defa Moğolca değil, Türkçe olarak yazıyorlardı. Nitekim, Güyük Kağan’ın Papa IV. İnnocent’e gönderdiği cevabî mektup (yarlık, ferman): “Mengü Tengri küçinde kür uluğ ulus’nung taluyş’nung han yarlığımız” (yani ebedi Tanrının kudreti ile büyük milletin deniz gibi (engin) hanı bizim fermanımız) ibaresi ile başlar ve Farsça olarak devam eder.45 Bu formülün Moğolcası hanın mühründeki yazıyı teşkil eder. Buna “Büyük Moğol” adı ile “itaat eden milletlere varınca ona saygı ve korku duymaları gerektir” ibaresi de ekleniyordu, ki bu son kısım, Türk hâkimiyet ve insanlık anlayışına aykırı olduğu için, Türkçelerinde mevcut değildi. Bu Türkçe formülün Moğolcası: “Mongke Tangrı-yin küçündür yeke Mongol ulus-un Dalay’ın hanu yarlık il bolga irgen-dür kürbesü buş iretegüy ayutugay” şeklini almıştır, ki buradaki kelimelerin de çoğu aslen Türkçedir. Mengü Han’ın Fransız Kralı Saint Louis’e gönderdiği yarlığı (ferman) da bu mahiyete olup dünya hâkimiyetinin kendisine ait olduğu, krala iki kişinin gerebileceği bir yaya ve iki gümüş ok da gönderdiği, İslâm memleketlerini istilada Moğollarla birlikte olursa kendi memleketlerini krala bırakacağı, aksi takdirde bu ok ve yayların, kullanılmak üzere, iadesini bildiriyordu. Papanın elçisi Ascelin, şarkta Hıristiyanları korumak ve Müslümanlara karşı ittifak yapmak maksadı ile, 1245 yılında, Moğolların İran ve Anadolu’da kumandanı bulunan Baycu’ya gelip ona insanların en büyüğü ve Hıristiyanların başı Papa’nın temsilcisi olduğunu beyan ediyordu. Bu ifâdeden gazaplanan Moğol kumandanı Kağanın dünya hâkimiyetine başka bir şerik bulunamayacağını söyledi ve elçiye karşı hiddetini belirtti.46

Cihan hâkimiyetinin bu başlangıç formülü Orhun Kitabelerinde geçen “Tanrı-teg Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağan sabım (sözüm)” ibaresindeki manayı ifâde eder.47 Yukarıda belirtildiği üzere Çingiz Han da, eski Türk hükümdarları gibi Tanrı’rın kendisini himaye ettiğine ve kendi Şamanı Gökçe’nin tebşiratına göre de dünya hâkimiyetini kendisine verdiğine inanıyordu. O da, Türk hanları gibi, seferlerinde Tanrıya dua ediyor; zafer kazanması için yardımcı olmasını diliyordu.48 Moğol fatihi, Türkistan padişahı Sultan Alaeddin Muhammed Harezmşah’a karşı harekete girişirken, ilk önce, Otrar şehri (Farab civarında) önünde, yalnız olarak, bir tepeye çıkıp üç gün yaptığı duayı da burada tekrar hatırlatmalıyız. Bundan sonradır, ki Çingiz han Türk İslâm dünyasının en büyük ve kudretli devletini yıkmış ve çok yüksek medeniyet merkezlerini tahrip etmişti. İslâm müellifleri Harezmşah’ın mağlubiyetinde gururunu, dini zaaflarını, Bağdat halifesine karşı Şiîrleri tutmasını ve Çingiz’in zaferinde de onun tanrıya bağlılığını ve duasını sebep olarak göstermişlerdi.

Gürcü ve Ermeni kaynakları da Moğolların tanrı adını dillerinden düşürmediklerini, üç defa diz çökerek ona taptıklarını ve mektuplarının başına da “mengü tengri küçündür” (ebedi tanrının gücü ile) ibaresini kullandıklarını yazarlar.49 Onlara göre gökler tanrıya ve dünya da Çingiz Han’a ait bulunuyordu. Bu münasebetle de onun Türk destânlarında görülen kahramanlar gibi semavi bir nurdan doğduğuna inandıklarını belirtirler.50 Moğollar Müslüman hükümdarlara gönderdikleri mektupların başına da, bunu bazan Arapçaya tercüme ederek, “Gök Tanrısının naibi”, Şark-garp bütün dünyanın en büyük kağanı, bütün hükümdarların itaatını emreder” şekilde koyuyorlardı, Oktay Kaan’ın 1240 tarihli bu mektubu yanında Hülagü’nün mektubu sadece yer ve göklerin halikının adı ile ve Arapça olarak başlıyordu.51 Altınordu hanları bu formülü İslâmiyete uydurarak “Mengü Tanrı gücünde, Muhammed Resulullah, Hacı Giray sözüm” şeklinde yazıyorlardı. Timur’un paraları üzerinde bu formül Moğolca yazıldığı halde torunu “Uluğ beg Gürgan sözüm” tarzında Türkçe ibareyi kullanıyordu. Fatih Sultan Mehmed’in, Uzun Hasan’a karşı kazandığı zaferini, Türkistan hükümdarlarına bildiren Uygurca yarlığı “Allah Taala’nın inâyeti ile, Sultan Muhammed Han sözüm” ifâdesiyle aynı divan an’anesine uygun olarak başlıyordu.52 İslâmi şekli ile bu başlangıç ifâdelerine Osmanlı sultanlarının; Uygurca olmayan mektuplarında da rastlanır. Filhakika Yavuz Sultan Selim’in el-Müeyyed min indillah ebu’l-Muzaffer ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın Avusturya ve İspanya hükümdarlarına, tuğrası ile birlikte ve “Hak Taala’nın inâyeti ve ulu Peygamberimiz’in mucizatı berakatı ile, ben ki yeryüzü hakanlarına taç giydiren, sultanlar sultanı.” ibaresi ile başlayan mektupları eski Türk cihângirlik ve ilahi hâkimiyet an’anesinin İslâmi bir şekil alarak Osmanlı devrine kadar yaşadığını göstermektedir.53

Türk hânedânlarına mensup hakan, sultan, şehzade ve beylerin, mukaddes menşeleri ve Oğuz Han nesli bulunmaları dolayısı ile ölüm cezalarında kanları akıtılmıyordu. Nitekim, Şamani devrinde olduğu gibi, Selçuklularda ve Osmanlılarda da isyân eden hânedân mensuplarının idamları, kan akıtılmamak gayesi ile, yayın kirişi ile boğdurulmak üzere cezaları infaz olunuyordu.54 II. Murad şehzade Mustafa’yı Düzemece saydığı için onu yayın kirişi ile değil alelade surette idam etmişti. Bu münasebetle Selçuklularda ve ilk Osmanlılarda hânedân mensupları ile bazı büyük devlet adamlarının, İslâm an’anesinde mevcut olmadığı halde, mumyalanmak suretiyle defnedilmelerini de eski Türk an’ane ve müesseselerinin devamlılığı bakımından kayda şayan buluruz.55

Hıristiyanlığın cihanşumül dâvası ile ilahi hâkimiyet telakkisi İslam’ın ve Türklerinkinden çok farklıdır. Hıristiyanların reisi olarak Roma’da oturan Papa, orada şehit edildiğine inanılan havari (apotre-apostole) Saint Pierre’in vekili ve bu sıfatla da İsa’nın gözüken başı ve ilahi iradenin temsilcisi sayılmış; bu sebep ve sıfatları dolayısıyla da “Hata işlemez” (layuhti-infailleble) olduğuna inanılmıştır. Bu sıfatlar kilisenin yalnız dini değil bilahare dünyevi hâkimiyet ve tahakkümüne de sebep olmuştur. Hazreti İsa bir cemaatin idaresi ile meşgul olmadığı için “Allah’ın hakkı Allah’a ve Kayser’in hakkını Kayser’e” bıraktığı halde papalar, Orta Çağ’da, ruhani hâkimiyetlerine cismani saltanatlarını da ilaveye başlamışlardı. Bu da meşhur ilahiyatçı St. Thomas’ın “beden ruha tabidir” düsturuna dayanıyordu. Halbuki İsa’nın ilahi hâkimiyeti ilahi adaletin hüküm sürmesi manasında olup Papalığın dini ve siyasi tahakkümü bahis mevzuu değildi. Nitekim Katolikler dışında kalan diğer Hıristiyan mezhepleri ve onların mümessilleri hiçbir zaman böyle bir dini ve siyasi hâkimiyet iddiasında bulunmamışlardı. İslâmiyette Hazreti Muhammed aynı zamanda bir devletin de kurucusu olduğu, din ve dünya işlerini de Kur’an’a göre idare esaslarını koyduğu için “peygamberin halifeleri iki vazifeyi birleştirmiş oldukları halde din ve dünya işlerinde böyle bir kudrete de sahip bulunmamış ve İslâmın (Kur’an’ın) koyduğu kanunlar dahilinde kalmağa mecbur edilmişlerdi. Bu sebeple Kur’an’da geçen “Allah’ın halifesi” tabiri umumi ve mecazi bir manada olup halifelere ve hiçbir kimseye böyle bir hudutsuz selahiyet tanınmamıştır. Türk sultanları bazan “Yeryüzünde Allah’ın gölgesi” (Zillullah fi’l-âlem), “Allah’ın halifesi” veya “Allah tarafından te’yit edilmiş” sıfatlarını kullanırlarken bu sonuncu manayı kastediyor; sadece İslâmiyet ve hak yolunda Allah’ın yardımına mazhar bulunduklarına inanıyorlardı. Bu da Türklerin İslâmdan önceki cihân hâkimiyeti anlayışı ve tabirlerine uygun bulunuyor ve İslâmiyetle de te’yit olunuyordu. Cihan Hâkimiyetinin Maddi Kaynakları Size ilahi meşeden gelen atlar takdim edilecektir.” (İşpara Han)

“Olmasın ki oturak olasız, beylik Türkmenlik ve yörüklük edenlere kalur.”

Türklerde milli şuurun çok eski devirlerde uyanması, İslâm cihadına uygun bir savaşçılık ruhu, nihayet ilahi himaye ve kadere kuvvetle inanış tarihi kudret ve hayatiyeti arttırmağa ve cihân hâkimiyeti mefküresini ve dünya nizamı dâvasını yaratmağa sebep olmuştur. Fakat bizzat bu mefkure bile maddi kudretle yaşayabilir ve insanlık ideali ile uzaklaşarak gelişebilirdi. Gerçekten Türkler bizzat askeri ve siyasi bir kudrete sahip olmasa veya başka bazı kavimler gibi uzun bir esaret devri yaşasalardı böyle bir mefkure doğamaz ve bahismevzuu olamazdı. Nitekim uzun devirler Türk ve Cermen kavimlerinin hâkimiyetinde yaşayan Ruslar asla bir devlet kurmağı düşünemiyorlardı. Türklerden sonra Cermenlerin nüfuzuna giren Ruslar, kendi eski kronikleri Nestor’un rivayetine göre, Baltık denizi ile Karadeniz arasında ticaret yapan İskandinavyalı Vareglere müracaat ederek: Bizim memleketimiz çok büyüktür ve her şey boldur. Fakat nizam ve adalet yoktur. Geliniz bu memleketi alıp bizi idare ediniz” demişlerdi. Rus adını alan bu İskandinavyalıların reisi Rurik idaresinde, 862 yılında, Kiev etrafında Rusya teşekküle başladı.

Nitekim Slavlar eski devirlerde teşkilat ve devlet kuramayarak başka milletlerin esiri olmuşlardı. Esasen Avrupa dillerinde kullanılan “esclave” (esir) kelimesi de Slav (İslâm-Türk kaynaklarında (Saklab-Sakalibe) adından gelmiştir. Bu sebepledir, ki meşhur Alman mütefekkiri Herder: “Slavlar tarihten ziyade haritada yer tutmuşlardır” hükmünü verebilmişti.56 Filhakika Slav tarihi mütehasısları da Rusların ve diğer Slav kavimlerini (bu arada Rumenlerin) Hun, Hazar, Bulgar, Peçenek, Kuman ve Altınordu Türklerinin uzun süren idareleri altında kalmış; onlardan siyasi ve medeni birçok te’sirler aldıklarını meydana koymuşlardır. Hatta bunlar arasında Çek âlimi J. Peisker Slavların devlet kurma kabiliyetinden mahrum bulunduklarını ileri sürmüş; Slav hukuk tarihi üzerinde çalışan K. Katlec de Türklerin onlar üzerindeki kültürel ve hukuki te’sirlerini göstermiştir.57 Bununla beraber Türk te’siri ile teşkilatlanan Ruslar gittikçe büyümek ve kuvvetlenmek sayesinde önce üçüncü Roma olmak, daha sonra Pan-slavizm mefkuresine sahip bulunmak, şimdi de komünizmle karışık olarak, cihân hâkimiyeti dâvasına girişmek suretiyle siyasi düşünce ve milli mefkure sahasında büyük bir inkılap yapmışlardır. Fakat Rus halkının, Çarlık devrinde olduğu gibi, Bolşevik idaresinde de mutlak bir itaat ve inkıyad psikolojine sahip olması bu milletin hâlâ eski hüviyetini tamamıyla değiştiremediğini göstermektedir. Bunun gibi, adalarda yaşamasına rağmen, İngiliz milletinin denizciliğe alışması da Yeni çağların başlarında olup bu millet Okyanuslara açılmak, ticaret şirketleri vücuda getirmek suretiyle modern çağların en büyük imparatorluğunu kurmuş; bu sebeple cihân hâkimiyeti dâvasına ve üstün bir millet duygusuna erişmiştir. Eski Romalılar nasıl imparatorlukları ve cihân hâkimiyetleri dolayısıyla hukuk sahasında ilerlemişlerse Türkler de Türkistan da ve Anadolu’da hukuk ilmi ve tatbikatı ile İslâm hukukunda yüksek bir mevki kazanmışlardır. Buna mukabil denizci cumhuriyetler halinde teşekkül eden ve Orta Çağ’ın sonlarında ticaretle zenginleşen İtalyanlar da yeni şartlara göre, Roma’nın askeri kabiliyeti yerine san’atla mümtaz bir mevki almışlardır. Bu misaller milletlerin güç ve inançları arasındaki münasebetler için hatırlatılmıştır.

Türklerin tarih sahnesinde cihân hâkimiyeti mefkuresi ile çıkışlarında da ilk amilin manevi değil askeri kudretin rol oynadığı, onun doğurduğu mefkurenin de maddi kudreti geliştirdiği muhakkaktır.

Maddi sahada ilk göze çarpan unsur at olmuştur. Gerçekten atın Orta Asya ovalarında ehlileştirildiği ispat edilememiş ise de bu hayvanın, ilk defa olarak, bir savaş vasıtası haline getirilmesi ve okçu süvari ordularının meydana çıkışı Türklerin eseri olmuş ve askeri üstünlükleri de bu sayede sağlanmıştır.

Filhakika, ilim âleminde kabul edildiğine göre, ilk önce Türkler (Hunlar) koşum takımlarının, üzengi, eğer ve dizgini keşfederek ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde sür’atli bir nakil ve muharebe vasıtası elde etmişlerdi. Bununla muvazi olarak, süvarilik için zaruri olan dar pantolon, deri kuşak ve potin de Türkler tarafından icat edilmiş; uzun kılıç da süvariliğin icabı olarak kullanılmıştı. İşte Türklerin askeri kudreti ve dünya hâkimiyeti dâvasında at ve silahlar ilk imkanı hazırlamıştı. Bu keşiflerin askerlikte bir inkılap yapması ve komşu kavimlere karşı bir üstünlük ve hâkimiyet kazanması tabii idi. Zira Çinliler atı arabaya koşmayı biliyor; fakat ona binemedikleri için sür’atli hücum, çevirme ve ric’at hareketleri yapan Türk süvarilerine karşı dayanamıyor ve kolaylıkla bozguna uğruyorlardı. Çinliler Türklerden ata binmeyi, koşum takımların öğrenmişler; bu münasebetle de kendi geniş elbiselerini, üstü açık ayakkabılarını ve kısa kılıcı terk etmek lüzumunu anlamışlardı. Bununla beraber Türkler yine de askeri üstünlüğü muhafaza ediyorlardı. Avrupalılar da, Çinliler gibi ata binmeyi ve onu bir muharebe vasıtası olarak kullanmayı Hunların istilaları sayesinde öğrenmişlerdi. Gerçekten Yunanlılar, Romalılar, Cermenler ve Goller de atı kullanıyor; fakat ona binemiyor ve koşum takımlarına sahip olmadıkları için suvari kuvveti vücuda getiremiyorlardı. Hunlar at ve süvarileri sayesinde Avrupa’da da üstünlüğü elde tutuyor; fetih ve istilalarını kolayca yapıyorlardı.

Türkler asker bir millet olarak çadır-hamam (çerge) ve seyyar hastahaneleri de keşfederek at üstünde orduları ile birlikte taşıyor ve bunlardan istifâde ediyorlardı. Bizanslılar Türklerden aldıkları hamam-ı seferi’yi ordularına eklemişlerdi. Selçuklu, Harezmli ve Akkoyunlu hükümdarları mükellef çergeleri ile hareket ediyor ve seferde bunlar içinde yıkanıyorlardı. Türklerin gömlek giydikleri zamanlarda Romalıların henüz çamaşır kullanmamaları da dikkate şayandır. Bu münasebetle eski Yunan gibi İslâm dünyası da burun mendilini bilmiyordu. Halbuki Kâşgarlı Mahmud’un belirttiği üzere Türkler “Burun temizlemek için cepte ipek bir kumaş parçası” (Mendil) taşıyor ve buna “ulatu” adını veriyorlardı. Nitekim Kâşgarlı Türklerin “ütü yapmayı bildiklerini ve bizzat bu kelimeyi kullandıklarını söyler. Avrupalılar mendil kullanmayı XV. asırda Türklerden öğrenmişlerdi. Avrupa’da kullanılan “chemise” (gömlek) de Arapça “Kamis”ten gelmiştir. Türkler askeri bilgi, terbiye, muharebe usulleri ve disiplin sayesinde Eski, Orta ve Yeni Çağlar başında daima üstünlüğü elde tutmuşlardı. Nitekim eski müellifler Türklerin saldırış, çevirme ve sahte ric’at hareketleri ve muharabe taktikleri dolayısıyla hayretlerini belirtmişler, ordularının şaşkınlığa düştüklerini kaydetmişler ve hatta bu taktikler dolayısıyla merdçe muharebe etmediklerine dair garip düşünceler de ileri sürmüşlerdir.58

Türkler Kunlar devrinden beri, anasının himayesinden kurtulduğu ve ayakta durabildiği andan itibaren ömürlerini at üstünde geçirmişler ve hayatlarını bu hayvanla birleştirmişlerdi. Zira eski Türkler at üstünde yemek yer, kımız içer, toplantı ve istişarelerde bulunur ve nihayet savaş yapardı. Hun, Göktürk, Selçuklu, Moğol ve Osmanlı imparatorlukları da at üzerinde yaşayarak ve savaşarak kurulmuştu. Türkler süratli süvarileri ve akınları sayesinde kolaylıkla istilalara girişiyor; uzak yakın ülkeleri fethediyorlardı. Komşu milletlerin yaya veya ağır hareket eden zırhlı orduları ani baskın ve hücumlarla ve öne, arkaya ok atmak suretiyle şaşkına çevriliyor; daima teşebbüsün elde tutulması sayesinde düşman safları bozuluyor; ondan sonra da son ve imha savaşı başlıyordu. Bu durum zaferlerin az bir zayiatla kazanılmasına yardım ediyordu. Bu sebepledir, ki Orta Çağ kaynakları Türk askerlerini kasırgalar gibi birden görünüp kuşlar gibi uzaklaştıklarını hayretle tasvir etmişlerdir. Türklerin atlarını ve süvari teşkilatlarını devrimizin zırhlı vasıtalarına, hatta tayyarelerine benzettiğimiz zaman tarih boyunca kazınılan zafer ve fetihlerin sebebini daha kolay anlarız.59

Türklerin hayatında ve cihân hâkimiyetinde bu derece mühim mevkii olan atın artık kutsi bir mahluk sayılması, tarih ve destânlarda, Orhun Kitabelerinde, adları ve menkıbeleri ile yer alması tabii idi. Nitekim Kunlar ve Göktürkler atı mübarek sayıyor; hakan ve kahramanlar gibi onu da aslında gökten inmiş bir varlık sanıyorlardı. Yukarıda, başka bir vesile ile kaydettiğimiz üzere, VI. asırda Göktürk hakanı “Size ilahi menşeden gelen atlar takdim edilecektir” ifâdesini taşıyan mektubunu yazarken bu kutsiyeti daha bariz bir şekilde belirtmiştir.60 Şamani Türkler kağan ve kahramanların cennette (uçmak) atlarına bineceklerine inandıkları için ölünce onları da ölüleri ile birlikte defnediyor; Allah’a ve ecdada yapılan kurbanlar arasında bu müstesna yaratık da yer alıyor; yabancı hükümdarlara gönderilen en kıymetli hediyeyi de at teşkil ediyordu. Tarih, destân ve efsanelerimizde at hakkında çok zengin malzeme vardır. Türkler İslâm olunca at kültürünü de birlikte Yakın-şarka getirmişlerdi. İlk İslâm devrinde “Türk atı” (Esb-i Türk) meşhur idi. Mübarek Zengi’nin 1160’ta atlara dair te’lif ettiği Feres-name’de Huttalan beyinin Türk, Arap ve iğdiş olmak üzere 1000 at sürüsü ve bunların terbiyesine bakan Türkmen, Arap ve Horasanlı 10 üstat bulunduğu yazılmıştır. Selçuklularda ve Osmanlılarda da at bu ehemmiyetini muhafaza ediyordu. Kastamonu beyliğinin yetiştirdiği atlar, dünyaca meşhur olup Arap atlarından üstün sayıldıkları için, her biri bin altın dinara satılıyordu.61 Türk at kültürü ile birlikte iğdiş, yağız, ulak, yam, yamçı, yılkı…. kelimeleri de Arapçaya ve Farsçaya geçmiştir. Yonca ziraatı da Türkistan’dan Çin’e intikal etmiştir, ki bu da eski Türkçe atın ismi olan yonddan (yond-ca) gelmektedir.62

Göçebe imparatorluklarında hayvancılık nasıl iktisadi faaliyetlerin esasını teşkil ediyorsa at da öylece askeri kudretin kaynağı idi. Bu sebeple Türkler çok sayıda at yetiştiriyordu. M.Ö. 49 yılında bir Kun ailesinin 10.000 baş hayvanına mukabil 7000 atı, M.S. 83 yılında da başka bir ailenin 110.000 koyun ve sığırlarına mukabil 20.000 atı tespit edilmiştir. Göktürk han ve beylerinin at sürüleri de sayısızdı ve yüz binlere varıyordu.63 Göktürkler zamanında at, askerlik ve nakliyat dışında, sadece ziraat maksadı ile de besleniyordu. Çin yazarı Tang şu’ya göre Tulu Han idaresinde bulunan İli vadisinin garbinde, Kırgız ve Basmıl uluslarına komşu bir boy vardı ki sadece ziraat için at beslerdi. Bu boy atlarının benekli rengine göre isim almıştı. Bunların Oğuzlardan Alayondlu kabilesi olduğu anlaşılıyor.64 Nitekim Tibetçe, VIII. asra ait yeni bulunmuş bir vesikada, Ha la-yun log (Alayondlu) kabilesinin kalabalık ve zengin olup en iyi Türk (Drugu) atlarını yetiştirdikleri bildiriliyor.65

İşte Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde ve cihân hâkimiyeti dâvalarında böylece at büyük bir rol oynamış ve maddi kuvvet kaynaklarından başlıcasını teşkil etmiştir. Ata hâkimiyet göçebelerin askeri üstünlüğü yanında kültürlerinin de yükselmesine yardım ediyordu. Filhakika Türkler geniş imparatorlukları ve atın sür’ati sayesinde Uzak-şark ve Yakın-şark medeniyetleri ile temasa geçerek kültür mahsullerinin mübadelesine hizmet ederken kendi bilgi ve görgülerini de yükseltiyorlardı. Nitekim Yakın-şarkın fikir ve dinlerini, cam sanayiini, Çin’in de ipek, kağıt ve başka mahsullerini Türkistana ve oradan da dünyaya nakletmişlerdi. Göktürklerin hayatları ve medeniyet seviyeleri hakkında Çin ve Bizans kaynakları mühim kayıtlar ihtiva eder. Esasen Orhun Kitabeleri ve kendilerine mahsus olan yazıları da ne derece ileri olduklarını göstermektedir. Bu sebeple bir kısım yerleşik kavimlerden daha yüksek bir seviyede oldukları için Atlı göçebe kültürü hususi bir mana kazanmış ve Macar Alimlerince ciddi tetkiklerle ehemmiyeti meydana çıkmıştır.66 Bununla beraber Göktürkler zamanından beri Türklerin mühim bir kısmı yerleşik hayata geçmiş; ziraat, ticaret ve sanatla uğraşıyorlardı. Orta Asya’nın büyük nehir vadileri ve ovalarında büyük şehirler kurmuşlar; ziraatta ileri bir sulama sistemi ile de bazı yerleşik kavimlere örnek olmuşlardı. Bu sebepledir, ki İslâm medeniyetinin kuruluşunda Türkistan büyük bir rol oynamıştır. Nitekim eski İslâm hukukunda sulama işleri hakkında bilgi mevcut olmadığı halde, Abbasiler zamanında, Türkistan’da tedvin edilen “Kitabu’l-kuniy” (Kanallar kitabı) adlı eser sayesinde İslâm hukukunun bu eksikliği ikmal edilmiştir. Göktürkler ve Uygurlar zamanında Orta Asya’nın nehirleri üzerinde, vadilerinde ve Uzak-Yakın şark büyük kervan yolu güzergahında Türkçe isimleri ile tanıdığımız pek çok şehir ve kasaba teşekkül etmiş bulunuyordu. İlk İslâm devrinde Türkistan’da birtakım büyük riyaziyeci, hukukçu ve filozofların yetişmesi de bu sayede mümkün olmuştu.67

Bu medeni inkişaflara rağmen Türk tarihinde yine de büyük devletlerin kuruluşu, büyük istila ve fetihler bu yerleşik halkların değil teşkilatçı ve savaşçı göçebelerin eseri idi. Nitekim Şamani Kunlar, Avrupa Hunları, Göktürkler, Uygurlar, Hazarlar ve Müslüman Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı sultanlıkları ve Anadolu beylikleri hep bu kudretli ve teşkilatçı göçebe veya yarı göçebe Türkler sayesinde kurulmuş ve cihân hâkimiyeti mefkuresi de bunlar arasında gelişmiştir. Bu durumun pek farkında olmayan çağdaş müellifler gibi bugünkü tarihçiler de, çok defa, tarihi devletlerin teşekkülüne bakarak, Türkleri hep göçebe sanmışlardır. Bu münasebetle Osman gazi bile, hâkimiyet ve beyliğin Türkmenlik ve Yörüklük yani göçebelik edenlere ait olduğunu söylüyor ve oturak hayatı tavsiye etmiyordu.68 Bu kitapta yerleşik Türklerden ve medeniyetlerinden değil, cihân hâkimiyetini yaratan ve dünya nizamı dâvası güden göçebelerden bahsetmemizin sebebi de budur.

Prof. Dr. Osman Turan

1 Eski Türk kahramanlarının doğuşunda, sık sık, rastlanan ışık motifi burada da kendini gösterir.
2 Oğuz Kağan Destânı, nşr. W. Bang ve R. Rahmeti, İstanbul 1936, Farsça Oğuz-nâme de Reşideddin’in Câmiu’t-Tevârihi içerisinde (bazı nüshalarda yoktur) “Târih-i Oğuz ve Türkân ve Hikâyet-i Cihângîri-i O” adı altında olup henüz neşredilmemiştir. Uygurca nüshaya karşı Farsça Oğuz-nâme’de Sır-derya Oğuz yabguları ve Selçuklular devri de destâna girmiştir. Aybeg el-Devâdâri’nin ifâdeleri daha mufassal bir Oğuz-nâme’nin İslâm devrinde mevcut olduğunu gösterirse de böyle bir eser elimize geçmiş değildir. Onun Depe-göz’e ve onu öldüren kahraman Basat’a ait kayıtları Oğuz­ nâme’nin bir parçası olan Dede-Korkut kitabına uygundur. Hayli zorluklar çıkaran Farsça metni neşrederken Destân ve Oğuzlar hakkında mühim meseleleri de aydınlatmak niyetindeyiz.
3 Oğuz Kağan Destânı, s. 29.
4 Oğuz Kağan Destânı, s. 17.
5 Chronique, trc. Chabot, III, s. 153, 155.
6 S. Eckhardt, Attila ve Hunları, s. 148.
7 A. İnan, “Orun ve Uluş Meselesi”, T. Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası I.
8 Osman Turan, Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması, Belleten XXXV, s. 305-318.
9 St. Julien, s. 2-5, 25.
10 Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 67, 73, 85-87, 91, 104, 108.
11 Dede-Korkut kitabında “Kurt yüzü mübârektir” ifâdesi (Kilisli neşri, s. 26) bunu gösterir. Kâşgarlı Mahmud çocuk doğunca “Tilkü mü toğdı, azu böri mü” sorulduğunu, tilki aldattığı için kızı, kurt da yiğitliği dolayısıyla erkeği temsil ettiğini söyler (Dîvân I, s. 359). Türkistan’da da şu: “il ogrısız bolmaz, dağa börisiz bolmaz” ata söz vardır.
12 Reşideddin, Câmi’ut-Tevârih, I, s. 30-44, 206, 219; O. Turan, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, İstanbul 1941, s. 43-45.
13 Mete ile Tuman arasındaki mücâdelenin destânı olduğunu O. Lattimore, İnner Asian Frontiers of China (New York, 1951, s. 363-365) adlı eserinde işâret eder.
14 De Guignes, I, s. 200.
15 Oğuz Kağan Destânı, 32-33; Oğuz-nâme, s. 343 b-344 b (resimli nüsha).
16 Dede-Korkut kitabının başında.
17 Âşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osman, İstanbul 1332, s. 21-22.
18 Mürûcu’z-Zeheb, Kahire 1346, I, s. 80.
19 Kâşgarlı, Divân, I. s. 44, 164, 403; II, s. 31. Türklerin yuğ merâsimine uygun olan bu matem esnasında kurt gibi uluma hâdisesi başka kaynaklarda da vardır. Çin vakayı-nâmecileri Oğuzlar (Kao-che) kurttan türediği için onların ağlamaları ve şarkılarının kurt sesine benzediğini belirtirler (Rockhill, Journey, s. XVIII).
20 Gazâli Türklerin Afrâsyâb’a Tunga Alp dediklerini yazar, ki biz bunu imlâ bozukluğundan dolayı Kök Alp sanmıştık (Selçuklular Tarihi, s. 30). Niğdeli Kadı Ahmed de aynı kaydı verir (El-Veledüş-Şefik, s. 139). Bu kayıtlar Alp-er Tunga menkıbesinin Türkler vasıtasıyla İslâm dünyasına da yayıldığını gösterir.
21 Orhun Kitabelerinde Tunga Tekine ait bir yuğdan (matem) bahis geçer (W. Thomson, TM, III, s. 105-106). Bunun efsânevi Alp-er Tunga ve dolayısı ile Afrâsyâb olduğu ileri sürülmüştür (F. Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 57). Dokuz Oğuzlara ait olduğu anlaşılan bu matemin mezkûr destânî Alp-er Tunga mı, yoksa o sırada ölen kendi reislerinden biri mi olduğu da vuzuhsuzdur.
22 Sadruddin el-Hüseyni, Ahbârü’d-devleti’s-e Selçukıyye, nşr. M. Iqbal, Lahore 1933, s. 2; Reşideddin, Câmiu’t-Tevârih, Topkapı, No: 2935, s. 601 a; anonim selçuk-nâme, Ankara 1955, s. 6-7.
23 Âşık Paşazade, s. 6; Neşri, Cihân-numa, T. T. K. neşri, I. s. 82; Taş-köprülüzâde, Şakayık, s. 20; F. Köprülü, Les Origines de I’Empire Ottoman, Paris 1935, s. 12.
24 De Guignes, I. s. 218, O, Lattimore, s. 361-365.
25 De Guignes, s. 392-393.
26 L. Rasonyi, Dünya Tarihinde Türklük, s. 34-35.
27 S. Eckhardt, Attila ve Hunlar, s. 113-116, 119, 148-151; A. Thompson, A History of Attila, Oxford 1948, s. 89; Priskos, bahis IV, 10.
28 St Julien, Documents, s. 5.
29 Süryani Mihael, Chronique, III. s. 150. Süryani tarihçisi bu malûmatı Jeand’Asie’nin (Asyalı Yuhenna) üçüncü kitabından aldığını da kaydeder.
30 E. Chavannes, Document, s. 246, 249; Rockhill, Journey, s. 174 (The ophylactes Historia, s. 257, 382).
32 W. Thomsen, s. 97, 98, 100, 102, 106, 111.
33 Divân, I, s. 294.
34 E. Chavannes, s. 248.
35 W. Thomsen, s. 99, 116.
36 St. Julien, s. 180.
37 Kitabe’de “Tangrı-teg Tangrıda (gökte) bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke (tahta) olurdum” (W. Thomsen, Inscription de I’Orkhon, Helsingfors 1896, s. 114; TM. III, s. 96.
38 De Gugnes, I, s. 218; Attila ve Hunları, s. 111-112, 149, 152, 155.
39 Aşağıda 63. nota bakınız.
40 St. Julien, s. 53.
41 St. Julien, s. 48. Esasen mektubun ifâde ve tarih usulüne dayanan P. Pelliot eldeki vesikanın aslen Türkçe yazılmış ve Türk takvimine göre tarihlenmiş olup Çinceye tercüme edilmiş bulunduğu kanaatini belirtmiştir. (Neuf notes sur les question d’Asie Central, T’oung Pao, XXVI
(1929), s. 205-206.
42 Geza Feher, Les Titres des Khans Bulgars, Th. Uspensky’ye ait hatıra kitabı, Paris 1930, s. 38.
43 F. W. K: Muller, Uigurica II, s. 95; Chavennes et Pelliot, Un traite Manicheen retouve en Chine, Paris 1913, s. 189; A. Caferoğlu, “Tukyularda ve Uygurlarda han unvanları”, THIT mec, I, s. 105-119.
44 Mervezi, s. 7-8 Tabiiyet alameti olarak yayın da gönderilmesi manasını henüz bilmiyoruz. İkisini birlikte gönderilmesi, muhtemel olarak, dostluk ve ittifak manasına geliyordu.
45 P. Pelliot, Les Monglos et la Papaute, Roch, III (XXIII), s. 15-23; Tafsilat içi bizim “Çingiz adı hakkında” adlı makalemize. Cihanşumul hâkimiyetin Deniz’e taluy) ve daha küçük hâkimiyetin de “Göl” e benzetildiğini ve bu sebeple bazı ulusların beglerine “Köl-erkin” ve “Köl tekin” unvanları verildiğini de orada izah etmiştik.
46 Rubruck, s. 26, 180, 248-249, Vayage du Frere Ascelin, trc. Bergeron, Paris 1880, s. 233; Pelliot, Papaute, s. 119-120; Vernadsky, The Mongols and Russia, London 1953, s. 97.
47 W. Thomsen, Inscription de I’Orkhon, s. 122. Eski Türkçede Tanrı’nın hem gök hem de Allah manasına gelmesi şüphesiz iptidai devirlere ait düşüncenin mahsuludür. Bununla beraber Göktürkler zamanında Tanrı inancı İslâmın Allah’ına çok yakın bir mefhum haline geldiğinden “Tanrı’da doğmuş” ve “Tanrı’ya benzer” tabirleri artık Tanrı tarafından teyit edilmiş ve yüce manasına gelmiştir. Zaten Orhun Kitabesi “üze kök tangrı, asra yağız yer kılındıkta” ibaresiyle de “Tanrı”nın yaratılmış gök ifâde ettiğini gösterir. Moğol mektuplarının Latince tercümelerinde Çingiz hanı “Tanrı’nın oğlu” olarak göstermeleri, “Chingiscam Filius Dei” şekli hem bu müphemlikten ve hem de Hıristiyan inancından ileri gelmiş bir hata olup P. Pelliot tarafından düzeltilmiştir. (Papaute, s. 119-121; Rubruck s. 249), Mamafih Pelliot’nun “Mengü Tengri gücinde” ibaresini “Dans la force du Giel eternel” şeklindeki tercümesini “Par la force du Ciel eternel” olarak düzeltmek gerekir.
48 Vernadsky, “Çingiz Han Yasası”, Türk Hukuk Tarihi Dergisi, Ankara 1944, I, s. 116. Çingiz Han, henüz mücadelesinin ilk devresinde, “Mengü Tanrı’nın yardımı ile” Moğolları idaresinde topladığın söylüyordu (Moğolların Gizil Tarihi), trc. Ahmed Temir, Ankara 1948, s. 136.
49 Brosset, Historie de la Georgie, I, s’ 486; Kiragos, trc. E. Dulaurier, TM. II, S. 173. Bu formül İlhanlı paralarında yazılmıştı, (Meskukat-ı İslâmiye Kataloğu, s. 26. ).
50 Bugu Han’ın doğuşunda ve hatta Satuk Buğra Han menkıbesinde de olduğu gibi semavi ışık Türk kahramanlarının dünyaya gelişinde rol oynar.
51 Zehebi, Düvelül-İslâm, Haydar-abad, 1364, II, s. 108; Aksarayi, s. 51. Bu mektuplar Şam ve Meyyafarkın hükümdarlarına yazılmıştır.
52 Akdes Nimet Kurat, Yarlık ve Bitikler, İstanbul 1940, s. 64; Fatih’in Yarlığı, nşr. Rahmet Arat, TM. VI, s. 298.
53 Feridun Bey, Münşeat vus- Selatin, I, s. 392; II, s. 339.
54 F. Köprülü, “Türk ve Moğol Sülalelerinde Hânedân Azasının İdamında kan Dökme Memnuniyeti”, T. Hukuk Tarihi Dergisi, I, s. 1-9 Türklerde idam cezalarının iple asılarak yapılması da galiba bu tesirledir.
55 Bu husus için “Altun-oba Vakfiyesi” (Belleten, XLII, s. 209-211) adlı makalemize bak.
56 A. Rambaud ve E. Lavisse, Tarih-i Umumi, Tr. trc. İstanbul 1926, s. 740, 788.
57 F. Köprülü, “Orta-zaman Türk Hukuki Müesseseleri”, II. T. Tarihi Kongresi Zabıtaları, İstanbul 1943, s. 394-396.
58 O. Lattimore, Inner Asian frontiers of China, s. 465; F. Grenard, Grandeur et decadence de I’Asie, Paris 1939, s. 7-13; Ligeti, Attila ve Hunlar, I, s. 38; De Guignes, I. S. 238; St. Julien, s. 55; Kâşgarlı, Divan, I, s. 122; E. Darko, Influence Touranienes Sur I’evolution de I’art Militarie des Grecs, des Romanis et des Byzantins, Byzantion, XII (1937), s. 119-147; Selçuklular Tarihi, s. 183-254. Ebu Bekir Tahrani, Tarih-i Diyübekriye, s. 235.
59 De Guignes, I. S: 182-183; Atilla ve Hunlar, s. 91.
60 St. Julien, s. 55.
61 Mesalik ul-ebşar, s. 23.
62 Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, s. 105; Selçuklular Tarihi, s. 269. At hakkında destâni malumat için A. Caferoğlu, “Türk Onomastiginde At Kültürü” TM; X, s. 201-212.
63 Iwamura Shimou, Nomad and Farmer in Central Asia”, Acta Asitica, Tokyo 1962, III, s. 52.

64 Çin kaynakları bu boyut at beslediği halde ona binemediklerini ve Kırgızlara benzedikleri halde, onlara savaş halinde bulunduklarını kaydederler (Chavannes, s. 29-58).
65 “Reconnaissence en Haute asie septentrionale, par Cinq envoyes Ouigours au VIII siecle”, par J, Bacot, JA, 1956, 2, s. 147. Bu metin hakkında bir makale yazan G. Clauson Ha-la-yun-lug (Alayundluğ) Göktürk kabilesini anlayamamış ve “çok muahhar ve malum Kara-koyunlug’un yanlış bir yazılışı olarak düşünülmesi mümkündür” demiştir. Yunan, Çin ve İslâm kaynakları en iyi atların Fergana’nın bir kısmı Usruşana’da yetiştiğine dair en eski kayıtları da düşünerek bu kabilenin burada yaşadığını tahmin eder (JA. A propos du Kmanuscrit Pelliot Tibetain, CCXLV, 1957, I, s. 16-17).
66 Göktürkler ve daha sonra Türk şehirleri ve medeniyeti hakkında bak. Selçuklular Tarihi, s.353-360.
67 Selçuklular Tarihi, s. 353-360.
68 Selçuk-name, Türkçe yazma.

https://www.tarihtarih.com/

ÖNERİ: Merhum Prof. Dr. Osman Turan’a ait “Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi” kitabının okunması gerekir.

Yorumlar

Yorum yap