859) Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı!

Yayin Tarihi 16 Mayıs, 2016 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı

image001

Bir devletin gücünü, sadece ‘toprak’ genişliğiyle açıklamak dün de yanlıştı, bugün de… Bizlere okutulan Osmanlı Tarihi’ndeki “Yükselme”, “Duraklama” “Gerileme” devirleri, devletin toprak genişliği ve toprak kaybından başka bir anlam taşımıyor.

16. yüzyıl, Osmanlı’da “Yükselme Devri” olarak bilinir. Gerçekte ise bu yüzyıl, bilimin Osmanlı’da topa tutulduğu bir yüzyıldır; bir başka deyişle, Osmanlı’nın beyinlerde çöküşüdür; yıkılışıdır.

Osmanlı, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, fiziken yıkılmıştır; ama özde yıkılışın başlangıcını 16. yüzyılda aramak gerekir.

16. Yüzyılda Avrupa…

Tarihteki olayları günümüz anlayışına göre değerlendirmek elbette yanlış olur. 16. yüzyılda Osmanlı’nın ‘bilim’e olan tavrını anlatmadan önce, aynı yüzyılda Avrupa’daki bilim anlayışına kısaca gözatmamız gerekmektedir. Ancak böyle bir yöntemle doğru zeminde konumuzla ilgili doğru yorumlar yapabiliriz.

16. yüzyıl, Avrupa’da modern bilimlerin temellerinin atıldığı, bilimde rönesansın başladığı bir yüzyıl…

Bu yüzyılda, daha çok ressam ve heykeltraş olarak bilinen Leonardo Da Vinci anatomik çalışmalar yapıyor; yüzyıl sonra Harvey’in kesin olarak tespit edeceği kan dolaşımı konusunda incelemelerde bulunuyor; astronomi ve mekanik bilimine hizmet ediyordu. Ve ayrıca bu büyük deha; simya, astroloji ve büyünün (11.yüzyılda El Birunî’nin de söylediği gibi) faydasız, boş bir aldatmaca olduğunu da açıkça belirtiyordu…

Bu yüzyılda, bir Alman olan Nürenbergli Albrecht Dürer, insan üzerinde anatomik incelemeler yapıyor, matematik ve fizik üzerinde çalışıyordu.

Bu yüzyılda, İsviçreli Parecelsus, kimyasal maddeleri ilaç olarak tıp bilimine armağan ediyordu.

Bu yüzyılda, modern maden biliminin kurucusu olarak bilinen George Agricola, madenler ve fosiller hakkında günümüz bilgilerinin ilk ipuçlarını insanlığa sunuyordu.

Bu yüzyılda, Jerome Cardan üç bilinmezli denklem için meşhur yöntemini ortaya koyuyor; yazdığı cebir kitabıyla ortaçağ cebir usullerini alt-üst ediyordu.

Bu yüzyılda, Botanik bilimi Alman Leonard Fuchs ile temelleniyordu.

Ve ilk kez bu yüzyılda, Flamand Andreas Vesalius, insan ölüsünü bir bütün olarak anatomi masasına koyup, öğrenciler önünde açarak organ ve dokuları gösteriyordu.

Bu yüzyılda, Nikolaus Kopernikus (Kopernik) astronomi alanında ilk büyük buluşunu ortaya koyuyor; “Evrenin merkezinin Güneş olduğunu ve bütün gök cesimlerinin güneş çevresinde döndüğünü” ispat ederek, eski çağın bilim dünyasını temelden sarsıyordu.

Bacon, 16. yüzyılda “Bilgi kudrettir” diyor; 1564’de doğan Galileo, “Güneş sabit, dünya onun çevresinde dönüyor” diye bağırıyor; 1571’de doğan Johannes Kepler, günümüz uzay fiziğinin ipuçlarını ortaya koyuyor; 1578’de doğan William Harvey, günümüzde bilinen “Kan Dolaşımı”nın bilimsel verilerini açıklıyordu… Bilimi taçlandıran bu adları daha da çoğaltabiliriz.

Gerçekten 16. yüzyılda bilim ve fikir insanlarının kitapları, Avrupa’da, yüz yılı aşkın bir zamandır matbaalarda basılıyor; insanlar ‘bilginin’ gücüyle donanıyordu.(1)

16. Yüzyılda Osmanlı…

Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri imparatorluk içindeki milletleri hak ve adalet üzere yönetme geleneğini kuşkusuz 16. yüzyılda da sürdürdü. Ne var ki Osmanlı, insanları hak ve adalet üzere yönetmede gösterdiği başarıyı, bilim anlayışında gösteremedi. Türk tarihinin önemli bir zaman kesitine egemen olan Osmanlı yönetimi, acı ama gerçek; -Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk yılları dışında- bilimi tanımadı, insan aklının donanımına ilgisiz kaldı. Üzüntü vericidir ki; 16. yüzyılda Avrupa’da insan aklı fırtına gibi eserken; ‘küffar’da onca işler olurken; Osmanlı Devleti’nde ise, bir Şeyhülislam(2), “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” diye, padişaha görüş bildiriyor ve çağın en büyük rasathanesi bir gecede yıktırılıyordu!

Nasıl olmuştu bu olay?

Astronom Takiyüddin Mengüberdi, İstanbul’da Tophane bayırına padişah izniyle Avrupa’nın en gelişmiş rasathanesini kurar ve göğü incelemeye başlar… Takiyüddin Efendi, gökteki cisimleri incelemekle kalmaz; elde ettiği sonuçları “Sidretu’l Münteha” adlı bir kitapta toplar. Takiyüddin’nin çalışmaları şaşırtıcıdır: Güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemini uygulayarak hesaplar. Ve Takiyüddin eski Yunanlılardan beri çözüme ulaştırılamayan üç problemden birisi olan Delos probleminin, üç çözüm yolu üzerine kafa yorar.

Gerçek şu ki; Tophane bayırındaki bu rasathane, günümüz ABD’sindeki NASA gibidir… Gel gör ki, kör zihniyet aman vermez!

Şimdi, tarihimizin bu acı sayfalarına biraz daha yakından bakalım.

Rasathanenin kuruluşu…

Yıl 1578…

Devir; anası Yahudi, karısı İtalyan olan ve tahta geçtiği gece beş kardeşini birden boğduran Sultan 3. Murat devridir…

Müneccimbaşı Mustafa Çelebi’nin yerine eski Türk Beyleri ailesinden gelen Astronom Mengüberdi Takiyüddin Efendi getirilir.

Takiyüddin Efendi, geniş ufuklu ve bilimin ne olduğunu farkeden değerli bir aydındır. Görevi müneccimliktir. Yani, yıldızlara bakarak, padişaha uğurlu, uğursuz saatleri bildirmektir. Fakat o, bu görevi, zamanın en donanımlı rasathanesini kurmak ve gökleri incelemek için, önemli bir fırsat olarak değerlendirmek ister. Böyle bir rasathaneyi kurmak için padişahtan ‘irade’ alma şansı da vardır. Çünkü bir güzel rastlantıdır ki; padişahın hocası olan Sadettin Efendi ile çok iyi dosttur.

Takiyüddin Efendi, Hoca Sadettin’e sunduğu raporda şöyle der:

“Uluğ Bey Zic’nin (yıldızların sıralanmasının) yeni rasatlarla düzeltilmesi gerekir. Mevcut Zic’e göre yapılan hesap sonuçları her zaman doğru çıkmamaktadır. Bu sebeple yeni bir rasathane kurulması gereklidir”

Aynı zamanda bir tarihçi olan Hoca Sadettin Efendi, Takiyüddin’in bu isteğini yerine getirmek için durumu padişaha anlatır. Padişah, konunun önemini anlamasa da, aracı Sadettin Efendi’ye olan güveni tamdır. Padişah 3. Murat hiç tereddüt etmez ve Tophane Bayırı üzerinde yeni bir rasathane yapılması, bu rasathanenin müdürlüğüne Takiyüddin Efendi’nin getirilmesi için İstanbul Kadısı’na, (Hoca Sadettin Efendi’nin kaleminden çıktığı anlaşılan) şu hükmü gönderir:

“İstanbul Kadısı’na hüküm ki, müteveffa Lütfullah’ın vakfı olan müneccim kitapları mahmiye-i mezburede Mimar Sinan Mahallesi’nin imamı ve müezzini ellerinde olduğu ilan olunmağı alınıp, rasathaneye verilmek emredüp buyurdum ki, vardukta tehir etmeyüp müteveffa-yi mezburun ellerindedir ve eğer âhardadır her kimde ise getirip dahi bilfiil rasad hizmetinde bulunan Mevlana Takyeddin’e cümlesin teslim edilsin… fi 12 Safer 986”(3)

Başlangıç güzeldir…

Gerçekten inşaat hemen başlar ve çok kısa bir zamanda yapılan rasathane her türlü astronomi aletleriyle donatılır. Takiyüddin Efendi de hemen çalışmaya koyulur… Yaptığı rasatları bir bilim insanı olmanın titizliğiyle kaydeder.

Takiyüddin gerçek bir bilgindir. Matematik ve trigonometriye tam anlamıyla hâkimdir. Teorik ve pratik çalışmalarını bir kitapta toplar. Kitabın önsözünü dostu, tarihçi Hoca Sadettin Efendi yazar… Takiyüddin Efendi bu kitabında, rasathanede kullanılan aletlerin adlarını, görevlerini, kullanılış biçimlerini tek tek anlatır. Takiyüddin’in bir değil birkaç kitabı vardır. “Kitaplarından birisi yaptığı gözlemlerin sonuçlarını topladığı Sidretu’l Münteha adlı eserdir. Yazar bu eserinde trigonometrik çizgileri tarif ve dairelerin kesişmesinden meydana gelen açı hesaplarını açıklamıştır. Bundan sonra da gözlem araçları, gözlem usulleri ile ay ve güneşin hareketlerinin gözlemi ile ilgili bilgiler vermiştir. Takiyüddin bu eserinde güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemi uygulayarak hesaplamıştır. Bu yöntem, Batı dünyasında (Avrupa’da) ilk kez XVl. yüzyılda uygulandığı halde İslâm dünyasında Beyrunî (El Birunî)den beri bilinmektedir. Takiyüddin’in matematik ile ilgili eserlerinde ise ondalı kesirler hakkında bilgi verilmiş ve aynı zamanda Yunan çağında çözüme ulaştırılmaya çalışılan üç problemden biri olan Delos probleminin üç çözüm yolu üzerinde durulmuştur.”(4)

O, aynı zamanda bir mucittir. Rasathanesine kendi bulduğu bir Astronomik Saat’i de ilâve eder…

Takiyüddin Efendi çalışmalarında rahattır… Gerçi devlet, zevk ve sefa âlemlerine dalmış, bu yüzden sar’a hastalığına tutulmuş bir padişahın yönetimindedir ama, Takiyüddin’in dilinden anlayan biri vardır: Hoca Sadettin Efendi! Sadettin Efendi etkilidir. Çünkü, padişahın şehzâdeliği sırasında hocası idi. Dolayısıyla Saray’da saygınlığı vardı. Biri bilgin, biri yazar…
Bu ikili, birşeyler yapmaya; müspet bilimleri yavaş yavaş zihinlerde öne çıkartmaya çalışıyordu.

Rasathanenin yıkılışı!

Ne acıdır ki, Takiyüddin’in bilim yolunda koşma çabaları çok geçmeden engellenecektir.. Bu engelleme, din adına hüküm veren Şeyhülislam’dan gelecekti!

Devrin Şeyhülislam’ı olan Kadı-zâdeliler’den(5) Ahmet Şemsettin Efendi(6) ile Hoca Sadettin Efendi’nin arası iyi değildi. Şeyhülislam Efendi boş durmadı. Doğrusu, Rasathanenin kurulmasında önayak olan Hoca Sadettin Efendi’den intikam almanın yollarını da pek fazla aramadı; nihayet din adına hüküm verecek bir makamdaydı. Bırakınız fetvayı, bir mektupla bile zaten telkine yatkın olan padişahı etkileyebilirdi… Hiç vakit kaybetmeden ve Allah’tan korkmadan. Padişaha yazdığı ariza (mektup-jurnal) ile “Gökleri incelemenin uğursuzluk getireceğini” bildirdi!

Aldığı sonuç, tam istediği gibiydi; rasathane bir gecede yerle bir edildi!

Kinine dinini alet eden sözde din adamı Şeyhülislam’ın padişaha verdiği jurnal şöyleydi:

“Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça bilmeye (öğrenmeğe) ve bu işin tehlike ve sonuçlarına cüretee niyet edilmiştir (karar verilmiştir). Devlet binası mamur halde iken, harap ve yıkık hâle getirmeğe çalışılması hiçbir ülkede görülmedi.”(7)

İşte bu jurnal padişah katında hemen etkisini gösterdi; Takiyüddin Efendi’nin bin bir emekle kurduğu ve astronomik çalışmalar yaptığı rasathane, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın askerleri tarafından 22 Ocak 1580 yılı gecesi, içindeki aletleriyle beraber topa tutularak yerle bir edildi!

Çok, hem de çok ilginçtir ki; rasathanenin kurulmasına da, yıkılmasına da izin veren aynı padişahtır! Ve yine çok ilginçtir ki, hiç kimse, Şeyhülislam’ın görüşünün Kur’an’da ve Hadis’de yer alıp, almadığına bakmamıştır; ve bir bilim yuvası bir gecede yerle bir edilmiştir!

Aynı yıllarda, söz gelişi, İngiltere Kraliçesinin özel hekimi William Gilbert ise mıknatıslı maddeler üzerinde rahatça çalışıyor; pusula konusunu irdeliyor; rahat çalışması için İngiliz Sarayı kendisine her türlü imkânı hazırlıyordu… Ve yine o yıllarda Avrupalı bilim adamları, Osmanlı Devleti’ndeki Türklerin henüz tanışmadığı, 18. yüzyıla kadar tanışamayacağı matbaalarda, harıl harıl kitaplar basıp, bilginin kanatlarını açıyorlardı…

Zihniyet!

1580 yılında Tophane bayırında gerçekleşen bu olay, gerçekte; ümitlerin, hayallerin de yıkımı olmuş; etkisi günümüze kadar sarkan bir millî felakettir. Bu felaketin gerçek tahribat alanı ise, Tophane sırtları değil, beyinlerdir!

Okutulan tarihler, 16. yüzyıla “Yükselme Devri” diyedursun; ben bu olayı Osmanlılarda “zihniyette gerileme devrinin” başlangıcı olarak düşünüyor; Osmanlı’nın özde yıkılışı olarak değerlendiriyorum.

Bu zihniyet körlüğü, yüzyıllar boyu sürdü gitti…

1920’lerde TBMM’sinde “Sıtma ile mücadele etmek gerekir” diyen bir doktor milletvekiline, sözde din adamı olan bir diğer milletvekili öfke ile “Allah’tan gelen bir hastalıkla nasıl mücadele edebilirsin?” diyebilmiştir!

Elbette, toplumların gerilemesi ve ilerlemesi, bir zihniyet sorundur. Aklı yüzlerce yıl uykuya dalmış bir toplum, başkalarının kölesi olmaya mahkumdur!

Batı dediğimiz gelişmişlik; gerçekte, akıl uyanıklığıdır.

Yani; Biruni’nin, Ali Kuşçu’nun, Uluğ Bey’in, Takiyüddin’nin gösterdiği akıl uyanıklığı!

Kadızâdelilerin, Aczimendilerin ki değil!

‘Devirler’ meselesi…

Yazımızın başında; bir devletin büyüklüğünü, bir toplumun gelişmişliğini o devletin sahip olduğu toprak genişliğiyle ölçmenin yanlışlığından söz etmiştik. Bu konuyu biraz daha açmak gerekmektedir. Şöyle ki; Osmanlı tarihini “yükselme, duraklama, gerileme” diye tasnif etmek, doğru olmasa gerektir. Sözgelişi, bizlere okutulan tarihte, gerileme devrinin başlangıcı olarak Karlofça Antlaşması belirtilir. 1683 yılında 2. Viyana Kuşatması’nı takip eden savaşlardan sonra 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması gereğince, Osmanlı devleti tarihinde ilk kez toprak verdiği için ‘gerileme’ devrinin başlangıcı sayılmaktadır. Kuşkusuz böyle bir tanımlama, devlet gücünü, toprak genişliğiyle açıklamak alışkanlığından doğmaktadır. Oysa, toprak büyüklüğü, bir devletin ve halkının güçlü olduğunu, özellikle “Ticaret Devrimi”nden sonra, ifade etmiyor.

Elbette, şu katı gerçek dün de vardı, bugünde vardır: Toplumların gerileme veya ilerlemesi; aydınlarda-yöneticilerde bulunan bir ‘zihniyet’ meselesidir. Varolan bu zihniyet, bir biçimde o toplumun devletine de yansımaktadır. İşte, Rasathane olayı, Osmanlı Devleti’nin o dönem zihniyetini herhalde ortaya koymaktadır. Hem de bu olay, devletin toprak genişliğine, devletin o geniş topraklardaki hükümranlığına bakarak, bizim “Türk Asrı” dediğimiz bir yüzyılda geçmektedir.

Zihniyet geriliğini zaman zaman Avrupalılar da yaşamıştır. Avrupa’da kilisenin baskıcı tutumuyla insan aklının kuşatılması, tutsak edilmesi girişimleri bir gerçektir. Avrupa’da da anlattıklarımızın benzeri olmuştur. Galileo’nun engizisyon önünde çektikleri, Kopernik’in aşağılanması, Bruno’nun düşüncesinden ötürü çarptırıldığı feci ceza, bilinen olaylardır. Ama, bütün bunlara karşın, Avrupa’da müspet bilime olan ilgi durmamış; engellemeler ve müspet bilime olan ilgisizlik süreklilik kazanmamıştır. Oysa Osmanlı’da, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Akkoyunlular’dan getirttiği, Uluğ Bey’in öğrencisi Matematikçi Ali Kuşçu’dan sonra gözlerin müspet bilimlere kapanması süreklilik kazanmıştır.

Bir hesap yapalım!

Bir toplumda bilim zihniyetinin gelişmesini sağlayan pek çok etken vardır. Ama bunların en önemlisi, özellikle 15. Yüzyıldan, günümüzdeki elektronik yayımcılık çıkana kadar; matbaa ürünleridir; kitaptır; dergidir; gazetedir. 

Matbaa Avrupa’da bulunduktan kısa bir süre sonra Osmanlı devletine geldi; geldi ancak, gelen matbaadan sadece gayrimüslimler yararlanabiliyordu. Kör zihniyet bizi matbaadan uzak tutuyordu. Oysa, matbaa bulunduğu yıllarda tüm Avrupa’da olağanüstü ilgi görüyordu. Devlet yöneticileri bu aletin üzerine adeta titriyordu. Sözgelişi Fransa’da, matbaa sahibi ve çalışanları vergiden ve askerlikten muaf oldukları gibi, soylular sınıfından sayılıyor; kılıç taşıyorlardı… Ya bizde? Bizim açımızdan işin bu yönü çok acıdır. Evet, biz Türkler, matbaanın ürününden ancak 279 yıl sonra yararlanabildik. Bunu hepimiz biliyoruz. İşte, şimdi burada durup; farklı bir hesap yapalım ve az bilinen bir gerçeği ortaya çıkartalım: Gutenberg’in İncil’i basıp halka sunduğu yıl 1450… İbrahim Müteferrika’nın Vankulu Lügâtı’nı okuyucuya sunduğu tarih 31 Ocak 1729… Şimdi, 1729’dan 1450’yi çıkartırsak, geriye 279 kalır. Demek ki, matbaa bize 279 yıl sonra gelmiş. Evet, bu rakamı hepimiz biliyoruz. Ama, bir hesap daha yaparak, bu konuda gözden kaçan acı bir gerçeği ifade etmek istiyorum. O da şudur: Matbaanın seri üretim vermeye başladığı tarih olan 1450 yılından, 1500 yılına kadar geçen 50 yıllık süre içinde, Avrupa’da tam 20 bin kitap basılıyor. Bizde ise, matbaanın ürün vermeye başladığı 1729 yılından 1923 yılına kadar geçen 194 yılda ancak 20 bin kitap basılabiliyor! 194 rakamından Avrupa’nın 50 yılını çıkartırsak, 144 kalır. Demek ki, kitap üretimi konusunda da 144 yıl geride kalmışız. 144 ile 279’u toplarsak, ortaya çıkan rakam, Batı ile aramızdaki farkın dehşet büyüklüğünü ortaya kor!

Evet… Bunlar acı gerçekler.

Söz sonu…

Değerli okuyucu, Osmanlı döneminin bilim zihniyetine bakışımızdaki keskinliği yadırgamış olabilirsin; sırtı sıvazlanan bir tarih anlayışının atmosferinde bunu doğal karşılarım. Osmanlı batı Türklerini yöneten bir devlet ve bizim tarihimizdir. Ne var ki; bu tarihi her yönüyle görmek zorundayız ve gerçekleri bilmek durumundayız.

Türkler bilim zihniyetinden tümüyle uzakta mıydı? Böyle bir sorunun cevabı “hayır” olmalıdır. Hatta, şaşılacak bir durumdur; Hıristiyan coğrafyası yani “Batı”, ancak 16. yüzyılda müspet bilimlerle buluşurken, “Doğu”, çok daha öncesi yüzyıllarda müspet bilim insanlarını barındırıyordu. Bizden, Türklerden söz edelim… Farabî’yi, İbn-i Sina’yı unutabilir miyiz? 11. yüzyılın büyük bilim insanı Biruni (Beyruni) için Bilim Tarihçisi Sarton, “Biruni her çağın bilim adamıdır.” diyor… Bir devlet başkanı olan astronom Uluğ Bey (ben onu paratoneri bulan ABD Başkanı Benjamin Franklin’e benzetirim) ve yine onun öğrencisi Ali Kuşçu ve diğerleri, İslam coğrafyasında rahatça müspet bilim çalışmaları yapabilmişlerdir.

Sonra ne oldu?

Sonrası felaket! Özellikle Osmanlı dönemi bu konuda hiç de iç açıcı değildir. İslam’ın bir ‘akıl dini’ olduğu çoğu zaman unutulmuştur. Aklı uyuyanların felaketle karşılaşması da çok doğaldır. İşte bu yazıda sözünü ettiğimiz, dünyanın bir numaralı rasathanesi, bir köle-devşirme çocuğu olan Şeyhülislam’ın “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” safsatası ile topa tutturularak yıktırılmıştır. 1716’da Petervaradin Meydan Savaşı’nda, aklını yanındaki sözde din adamına teslim eden Damat-Şehit Ali Paşa’nın, hücum saatini, yıldızların hareketlerine göre ayarlamak istemesi sonucu, ağır bir yenilgi tatmışızdır. Bu savaşta, Ali Paşa ve tüm ordu komutanları dahil tam beş bin şehit verdik… Bitmedi. Şehit Sadrazam Ali Paşa’nın kitapları vakfedilirken devrin Şeyhülislamı matematik, tarih ve coğrafya kitaplarını ‘dine aykırıdır’ diye vakfa aldırmaması olayı, Osmanlı’nın 18. yüzyıl zihniyetini bizlere anlatmaktadır. 19. Yüzyılın ilk yarısında Nizip’te de aynı felaketi yaşadık. Ordu komutanı Hafız Paşa, yanındaki sözde din adamlarının “Cuma günü savaşmak caiz değildir” demesine kanarak, çapulcu Mısır ordusuna yenildik. Bu konuda pek çok örnek vermek mümkündür.

Niçin oldu bunlar?

Sözde din adamlarının safsatalarına inanan devlet yetkililerinin ‘akıllarını’ devre dışı bırakmaları sonucu tattık bu büyük felaketleri… Bizim “yitik malımız” olan bilim, 16, 17, 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da öyle bir yeşerdi ki; tüm dünyayı kuşattı! Bugün ben, yazılarımı, onların bulduğu bilgisayarda yazıyorum. Dahası bu yazıyı internet dediğimiz ‘sanalevren’den anında dergi yönetimine ulaştırabiliyorum. Günümüzde onların ‘akıl’ ile yarattıkları ileri teknoloji ürünü harikaları almak için kapılarında bekliyoruz… Bu durumdan utanmamız gerekmez. Bu durumun vebali, yüzlerce yıldır aklımızı donduran, bilimin gelişmesine gözünü kapayan kör zihniyetin yaşandığı devirlerdir.

Biz Türkler, Cumhuriyetimiz ile yepyeni bir soluk aldık. Binlerce yıllık bir birikimi taşıyoruz. Türk tarihi yüksek hareketlilik içinde çizilmiş harika bir tablodur. Yabancı tarihçiler, “Dünya tarihinden Türkleri çıkartınız, tarih anlamsızlaşır” diyor. Bu söz doğrudur. Türk unsuru çoğu zaman gözardı edilmiş olsa da, köklü bir devlet geleneğimiz var. Zihin kotları açık bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Kendimize güveniyoruz. Bunun içindir ki, yanlışlarımızı açıkça yazıyoruz. Yitirilmiş, boşa harcanmış zaman açıklarını çekinmeden öğreniyoruz ve bu zaman açıklarını kapatmanın heyecanı yüreğimizde taşıyoruz. Eksisiyle artısıyla, geçmişin acı-tatlı olaylarını bilmek, elbette az hata yapmamızı sağlayacaktır. Zaten doğru, tam tarih bilgisi de bunun için gerekli değil midir? 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

NOTLAR

(1) Bu konuda dana geniş bilgi için Cemal Yıldırım’ın Tübitak yayınları arasında çıkan “Bilimin Öncüleri” adlı çalışmasına bakılmalıdır.

(2) Şeyhülislam, unvanını açıklamak gerekiyor. Osmanlı devlet sisteminde Şeyhülislamlık, dinî konular hakkında sorulan sorulara “fetva” adıyla cevap veren bir makamdır. Bu makamda olanlara da Şeyhülislam denilmektedir. Ancak, bu Şeyhülislam adından önce, bu makamda oturanlar, fetva verdikleri için “Müftü” olarak da anılıyordu. Fatih’in Şeyhülislam’ı “Din bilginlerinin başı” olarak tarif etmesiyle beraber, Şeyhülislam sıfatı daha bir önem kazanmış; din işlerinin en yüksek makamı olmuştur. Şunu da belirtmek de yarar vardır: Müftü ve Şeyhülislamlar hiçbir zaman Divan (bir anlamda Bakanlar kurulu) üyesi olmamışlardır. Osmanlı devlet hayatında etkinliklerinin artması ise Ebusuud Efendi’nin 1574 yılındaki Şeyhülislamlığı zamanına rastlar. Bu tarihten sonra ve özellikle Hoca Sadettin Efendi’yle başlayarak hükümet siyasetinde ve bütün işlerde söz sahibi olabilmişlerdir. Ama en güçlü oldukları zamanlarda bile hiçbirisi Divan üyesi olamamışlardır. Ancak, önemli konular olduğunda Divan’a çağrılıp, görüşleri sorulmuştur. (Bu konunun ayrıntısı için bkz. Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3, Kısım 2, s.449)

(3) Dr. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s.89, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1970

(4) Hüseyin G. Yurtaydın, Türkiye Tarihi, (Osmnlı Devleti) C.2, s,205, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989

(5) Kadızâdeliler, uzun süre özellikle 17. Yüzyılda, kendi anladıkları sözde İslam adına bağnazlığın temsilcisi olmuşlar; devlet yöneticilerini de etkilemişlerdir. Daha çok 4. Murat ve 4. Mehmet zamanında toplumda büyük tahribatlar yaptılar. Bunların görüşlerinden kısaca söz edersek, şöyle diyebiliriz: Kadızâdeliler, matematik eğitiminin caiz olmadığını savunuyorlardı. Arap kıyafetleri dışındaki giysileri giymenin dinden çıkmak olduğunu öne sürüyorlardı. Yemeğin el ile yenmesini istiyorlardı. Selam şekli, mezar ziyaretleri, Hızır Peygamber’in sağ olup-olmadığı, ezanın güzel sesle okunup, okunmayacağı, Firavun’un imanla ölüp-ölmediği gibi konuları tartışıyorlardı… Bu konuda geniş bilgi almak için Osmanlı’nın Arka Bahçesi adlı kitabımızın “Kadızâdeliler Fırtınası” bölüme bakılmalıdır.

(6) Bu şeyhülislam köle çocuğudur. Babası muhtemelen devşirmedir. 2. Beyazıt devri Veziriazamlarından Hadım Ali Paşa’nın kölesi olan babası sayesinde “ilmiye” yani “din” sınıfına girmiştir.

(7) Lütfi Göker, “Takiyyüddin Er Rasıt ve İstanbul Rasathanesi” Kültür Bakanlığı Milli Kültür Dergisi, Sayı 11, 1987. Ayrıca bu konuda bkz: Adıvar, a.g.e. s.91, A.Süheyl Ünver, İstanbul Rasathanesi, Türk Tarih Kurumu Yayını. 

 

Yorumlar

“859) Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı!” yazisina 4 Yorum yapilmis

  1. TARİH : Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı | İstihbarat ve Analiz yorum tarihi 17 Mayıs, 2016 00:36
  2. Extinct yorum tarihi 14 Haziran, 2016 00:31

    Yahudi. Türkler ve kurdukları Osmanlı için sonun başlangıcı yahudileri topraklarına buyur etmeleriyle başladı. Türkler yönetim, karar alıp uygulayan kurumlardan katliam ve sürgünlerle müslüman-islamcı-ümmetçilik ile kimliklerini gizleyen yabancılarca tasfiye edilirken (günümüzde kadrolaşma gibi yöntemlerle yapılan budur, başta savunma güçleri, yönetim ve eğitim kurumları olmak üzere islamı, islamcılığı, ümmetçiliği kullanarak ele geçirmelerine benzer bir durum var. kripto menderesten beridir yönetim islam yüzünden ellerinde, ermeni yahudisi fethullah gülen adına kurdurulmuş cemaat gibi oluşumlarla da kullandıkları araç olan islamın yayılmasını sağlıyorlar ki konumlarını kalıcı kılabilsinler. (bu cemaat okullarını bizim adımızı kirleterek istihbarat gibi amaçları için kullanıyor olmalarından, Türkiye’de Türk olmayanların kurumları ele geçirmek için ümmetçi, cemaatçi, islamcı, müslüman kimlikleriyle kendilerini ve amaçlarını saklamalarına yardımcı olmasından söz etmiyorum bile.) tabi bu arada demografiyi değiştirmek için (kripto yahudi menderesten beridir giderek baskın duruma gelen yayın ve yönetim araçlarının yabancılarca kontrol edilip bunların Türkleri yozlaştırmak için kullanılmasının, GDO, hibrit tohum gibi araçlarla kısırlığı arttırmak, Türklerden abartılı bir şekilde kesilen vergilerin başkalarının doğumlarını desteklemek için kullandırmak gibi yöntemler dışında… Türk filmi, dizisi denilen saçmalıkların büyük çoğunluğu yabancılarca kasıtlı üretiliyor Türklerin kendilerini ve çocuklarını bu saçmalıklardan uzak tutmalarında yarar var ve yabancıların olmayacağı bir gelecek için de çözüm düşünülmeli) dili başkalarına da öğretiyorlar ki yönetim kurumları ellerinde olduğundan Türkiye’yi en kolay giriş yapılabilen, toprak satın alınabilen (içeride çalışanlardan, fatura ödeyenlerden alınan vergiler, yüksek faizli dış borçla tüketim ekonomisi kalmayana dek çalışan islamla seçilen yabancılar sayesinde artık ekonomik olarakta batık durumdayız. bunu uluslararası yayınlarla başarı olarak sunuyor olmalarının nedeni de işgalsiz bu duruma getiren çalışanlarına olan desteğin artmasını sağlamak için ki islamla eğitimden yoksun bıraktıkları kimliksizleştirdikleri topluluğun nasıl kandırılacağını biliyorlar) ülke durumuna da getirdiler osmanlı’da bu sürgünler, katliamlar ve baskıyla göçe zorlanma ve Türk topraklarına yabancı göç ettirilerek gerçekleştirildi ki genetik olarak durumumuz malum, katliamlarla, soykırımlarla Türk nüfusunun büyük ölçüde azaltıldığı da unutulmamalı. onların elinde bir silaha dönüşen bu dinin ve büyük bir yanlışlık sonucu Türklerin topraklarına buyur ettikleri yahudinin onlara verdiği zarara karşın bu iki tehlike konusunda duyarsız olmaları doğru değil, (günümüzde de bunların saldırısı altındayız) eğitimde günümüzde ki imam hatipleşmeye benzer Türkleri medreselere baskılarla kapattırıp ki çoğunluğu kuran dışında okuma yazma bilmeyen bir nüfus kalmıştı geriye Cumhuriyet kurulurken (eğitimliler de savunma savaşlarında eriyip gittiler), gelişimleri durdurularak kurdukları Osmanlı’da tebaa konumuna düşürülmeleri sağlandılar ki kolaylıkla tasfiye edilip katliamlarla yok edilebilsinler (ki yaptılarda zaten) ticaret gibi alanlarsa yahudi, ermeni, grek gibi yabancıların kontrolündeydi Türkler günümüzde nasıl sermayeden, işletmelerden müslüman iş adamları/kadınları diyerek kimliklerini saklayanlarca el çektirilip dışlanırken Osmanlı’da da güç kullanımıyla birlikte aynı şeyler yaşanmıştı (Türkiye’de küçük işletmelerin, büyük holdinglerin vergi kaçırmaları, ödedikleri vergininse azlığını ve tüm bu eksiklerin çalışanlardan zorunlu kesilmesinin nedenini onların Türk olmayan islamla zenginleşmiş yabancılar olduğunu anladığınızda çözebilirsiniz) üretim deseniz günümüzde ki gibi pazar olarak kullanıldığımız, borçlarla köleleştirildiğimiz dışında bu konuda söylenecek pek bir şey yok, gelenek, töre, kültür, sanat yerineyse kuran ve medreselerde daha çok kuran dışında elimizde başka bir olgu kalmayıncaya, başkalaşıncaya, yozlaşıncaya dek uğraştılar ki dediğim gibi Cumhuriyet kurulduğunda geriye çoğunluğu kuran dışında okuma yazma bilmeyen, ümmetçi müslüman eğitimsiz bir kitle kalmıştı. Eğer yahudi Osmanlı’ya çağrılmamış olsaydı Türklere karşı kasıtlı çalışacak birileri var olmuş olmazdı Türkler üzerinde uygulanan nüfus azaltarak yok etmeye yönelik girişimler de yaşanmamış olurdu, başkalaştırmaya, sindirmeye yönelik eğitimden, savunmadan, ticaretten, üretim ve yönetim alanlarından tasfiye, dışlama yaşanmamış olsaydı günümüze yoğun nüfusuyla olabildiğince çok alana yayılmış (Çin, Rusya gibi ülkelerin azınlıkları katlederek, göçe zorlayarak toprakları etnik kolonizasyona açmaları, nüfuslarını yayılarak attırmaları nedeniyle böylesine güçlendikleri bir gezegende yaşıyoruz. güçlü oldukları için de abd gibi ülkelerde ki yahudilerden teknoloji transferi olanağı yakaladılar) eğitimli, üreten, güçlü bir toplum olarak ulaşabilirdik. Atatürk’ün elinden çıkmış, yolunu açtığı gelişime yönelik eğitim, üretim gibi alanlarda ki atılımları dinle kandırılarak müslüman, islamcı, ümmetçilikle kimliklerini ve amaçlarını gizleyen yabancıları seçerek ulusunun başına getirip yok ettiren, Almanya’ya Avrupa’ya ucuza iş gücü olarak gitmeyi, orada aşağılanmayı sorun etmeyip yetmeyip sonrasında da sürekli seçtikleri islamcılarla ki hiç birisi aynı şekilde Türk değildir, kendi ülkesinde bile ucuza iş gücü olarak kullandırılacak duruma gelen, ülkenin geri kalanını, kurunun yanında yanan yaşlarını da bu duruma sokan (turizm, montaj sanayi..) tükenene dek pazar olarak kullandırılmayı, borçlandırılmayı ekonomik başarı sanan çoğunluğun oluşmasının nedeni onları Türk topraklarına buyur edişimizdir. Ondan sonrasında neler olduğunu anlamanız, ülkemizde ki islamcılığın, ümmetçiliğin, neo-osmanlıcılığın ardında neden Türk olmayan yabancıların yer aldığını anlamanıza da yardımcı olacaktır.

    Not: Dışarı da ki yayın, akademi ve yönetim alanlarında ki güçlerini kullanarak tarihi yeniden yazmaları, ilkel barbar toplulukları uygar düşmanlarınıysa ilkel, barbar olarak göstermelerinin yanında Türkiye’de de Cumhuriyetin ilk yıllarıyla kesintiye uğramış olsa da kripto menderesle geri dönerek yeniden elde ettikleri güçle ellerine geçirdikleri yönetim, yayın ve akademi (kadrolaşma, eğitimin, kitapların içeriğinin onlarca belirlenmesi..) aracılığıyla yaptıkları bir pislik söz konusu. İç güdüleriyle yönlenmediği, ilkel olmadıkları için Türkler savaş döneminde bile görülmeyecek bir saldırıya maruz kaldıklarını anlayamasalarda durum şu: ülkemizde kürd adı ile yaşayan Hebrew’lardan arda kalan yahudilere bize yakın bir ad seçmelerinin, dillerini Ön-Türkçe üzerine kurmalarının yanında aynı anda işgal ettikleri topraklarda yaşayan hint-avrupalı olmayan Parsların adlarıyla anılan, ülkelerinin adlarını da yine hint-avrupalı olmayan Arılardan (Hintlilerin topraklarına büyük olasılıkla yaşadıkları doğal bir olay sonrası göçerek burada bilgileriyle, becerileriyle toplumda yer edinmiş bir toplum. Kendileri bilin bakalım hangi dili konuşuyorlardı?!) almış, dillerini işgal ettikleri yağmaladıkları Türkistan (istan eki gibi “farsça” değildir örneğin) Mezopotamya uygarlıklarından yağmalayarak oluşturmuş ilkel, barbar acemlere masa başında tarih yazıp olduklarından ayrı göstermelerinin, acemler kullanılarak yaratılan onlarca pisliği de öylesine gelişmiş olaylar olduklarını sanıyorsunuz ama değiller, bu gibi yalanlarla, planlarla, yağmayla sözüm ona üstünlük kurduklarını sanıyorlar ki ilkel, barbar topluluklarda görülen ortak özelliklerden birisi de budur ve neden bizim gibi toplumların bu gibi ilkel barbarlardan uzak durması gerektiğine örnek olarak gösterilebilir. Planlanmış, dinle uyutulmuş, sindirilmiş toplumu aşağılamak için oluşturulmuş kasıtlı durumlarla karşı karşıyayız. Bu arada asıl kızması gereken bizlerken (kara, ilkel acemlerin Türkistan bölgesinde yaptığı saldırılar, yağmalar sonucu yaşanan özellikle ırksal yozlaşma) ki yahudinin tarihi çarpıtması yüzünden yine hedef olan biz oluyoruz; kripto menderesten beridir yönetimin onların ellerinde olduğunu, ülkeyi özellikle son on yılda kolaylıkla vizesiz, işlemsiz, güvenlik önlemi olmaksızın girilebilir, suç işlenip çıkılabilir konuma getirdiklerini unutmayın, buradan neler olmuş olabileceğinin çıkarımını yapabilirsiniz sanıyorum. (Osmanlı’nın son 400 küsür yılında Türklerin durumunu anlamışsanız eğer grek, ermeni gibi yabancıların nasıl oluyorda özellikle genetik açıdan yozlaşmamıza “katkıda” bulunduklarını çözebilirsiniz. Tabi yine suçlanan biz oluyoruz, masa başında yazılan tarih yoluyla. Bunun bizim için sonuçlarını iyi değerlendirmeli.) Türkler böylesine ilkel, kaba, hayvanımsı iç güdüleriyle yönlenen topluluklarla neden toprak paylaşmaması gerektiğini, neden aralarına bir sınır koyması gerektiğini bu yaşadıklarının ardında ki gerçekleri algıladıklarında çözmeleri büyük ölçüde önemli. Arı Türklerin ötekilerden kaçma gereksinimi duyacak derecede gelişmiş bir duyarlılık düzeyleri olduğundan emin olduğum için de bu eylemi gerçekleştirmiş bizim yaşadığımız bu sorunlar olmaksızın gelişmiş olduklarını umuyorum demem bundandır.

    Türkiye’de eğitim düzenlenmesinin ardında yatan neden Türklerin Osmanlı’da olduğu gibi tebaalaştırılma isteğidir. islamla, ümmetçilikle, müslümanlıkla kadrolaşanlar, müslüman, islamcı görünen kurumlarla, kuruluşlarla ötekilerini dışlayıp tasfiye ederek yeni bir sınıf oluşturanlar özel okullarda doğru düzgün eğitimle imam hatiplerle tebaalaştırılmış kitlenin üzerinde osmanlı’da olduğu gibi yabancılardan oluşan parayı kontrol ederek eğitim, ticaret gibi alanları ellerine geçiren yeni bir “üst-orta” yönetici sınıf yarattılar. (tabi abd gibi ülkelerin yoğun destekleyici çalışmalarıyla) Türkleri islam dinini kullanarak tasfiye ederek ekonomik açıdan en dipe göndererek, imam hatipleşmeyle ucuz iş gücü için işçi bir sınıf yaratıyorlar. Onlar efendi siz “ümmet”. Gelecek kuşakların içerisinde bulunacağı durum budur, onları böyle bir geleceğin içerisine doğuruyorsunuz, bilesiniz. Böylesi ciddi bir durumu değiştirmek için bir adımlar atılmak zorunda, geleceği kararırken din-tv-futbol ile uyutulmanın bedelini gelecek kuşaklar ödeyecekler tıpkı sırf müslüman görünüyor diye kripto menderesin peşinden gidenlerin torunlarının günümüzde ki durumlarıyla onların yanlışlarının bedelini ödedikleri gibi. Eylemlerinizin uzun dönemli sonuçlarını da unutmayın, bilimsel eğitim bu nedenle önemli. Gelecek kuşaklar azınlık olmanın yanında bunlardan da yoksun olacaklar, bunun yaratacağı sonuçların ne denli ciddi olduğunu bir şekilde anlatılmalı ve olumlu sonuç alınacak adımlar atılmalı buna o çocukları böylesi bir geleceğin içerisine doğurmamakta dahil. Nasıl bir cehennemde yaşayacaklarını düşünürseniz ne demek istediğimi anlayabilirsiniz sanıyorum. (Sağlıksız, yetersiz beslenen bireylerin çocuklarının da bu durumdan önemli ölçüde etkilendiği unutulmamalı ekonominin beslenmeyi etkilediği bir sistemde yaşıyoruz, çok yönlü, uzun dönemli olumsuz etkisi olacak durum bu. Ayrıca gdo, hibrit tohumlarla ele geçirilen tarım ve hayvancılıkta söz konusu.)

    Yeniçeriler örneğinden görebileceğiniz üzere yabancılar yönetimi ele geçirip Türkleri savunma güçlerinden tasfiye ederek kendi çıkarları için yabancı askerlerle yağma amacıyla işgaller düzenliyorlar. Ticaretin ermeni, grek gibi yabancılarca kontrol edildiğini unutmayın. Bir yandan bizim adımızı kirletirlerken bir yandan da kendilerine zenginlik sağladılar. Osmanlı’nın ve Türklerin yahudi sonrasında ki durumu iyi anlaşılmalı, günümüzde de bir benzeri bu ülkede gerçekleşmekte çünkü. Savunma, yönetim, yayın araçları, kurum ve kuruluşları kendisine düşman yabancılarca din kullanılarak ele geçirilen bir toplumu iyi bir geleceğin beklemediği açıktır sanıyorum.

    Bunun yanında geçmişte saldırılarla günümüzdeyse masa başında tarih yazımıyla ellerinden çıkmış buluş ve yaratımları, birikimleri yeryüzünde kalmış soylarından yağmalanan Arı Türklerin çok önceden, yeryüzünde ki ötekilerle kuracakları iletişimin olası sonuçlarını öngörerek ayrı bir yolda ilerlemiş olduklarını umuyorum ki Arı Türkler, atalarımız, adlarını, basitleştirilmiş olsa da dillerini taşıdığımız ırkın (gelenek, töre gibi yozlaştırılmış olduğumuzdan dolayı ilgimizin kalmadığı unsurlardan söz etmiyorum bile. bunun yanında melezleştirilerek onlardan bir iz olan yüksek öğrenebilme, algılayabilme, kavrayabilme ve üretebilme/yaratabilme yeterliliğini de (iq) geçiyorum.) arılıklarını koruyarak güvenli bir yerde (buradakilerden uzakta) gelişimlerini sürdürüp büyümüş olduklarını düşünüyor ve umuyorum. Sorunsuzca, ilkellerin kıskançlık ve yağma dürtüleriyle gerçekleştirdikleri saldırıları olmadan gelişebilecekleri bir ortamda var olmaları durumunda erişebilecekleri düzeyin oldukça ileri olacağını düşünüyorum, biliyorum örneğin yeryüzünde uzay konusunda bir ilerleme, gelişim sağlayabilecek/sağlamış birileri varsa o da Arı Türklerdir. Bunu söylememin nedeni bize yaptıklarının bedelini birileri ödettiriyordur, ödettirir diye ummamdan kaynaklanıyor ki islam dini yüzünden düşmanlarımızca yönetilecek, onlarca üretilen film ve dizilerle yozlaşacak, onların işlediği şuçların üzerimize kalmasından dolayı saldırılarla karşılaşacak, onların üzerimizde işlediği suçları bile durduramayacak ancak yine de suçlu gösterilecek, onların barbarlıkla, aşağılıkça saldırılarla Türkleri, Türk varlığını tasfiye edişini çoğunluğun algılayamadığı algılasa da çoğunluktan dolayı elinden pek bir şeyin gelmediği bir durumdayız. Eğer onlar orada bir yerde güzel varlıklarını sürdürüyorlarsa bize olanları, yaşadıklarımızı izleyerek kendilerinin güvenliği adına bazı işe yarayacak çıkarımlarda bulunabileceklerini varsayarak yaşadıklarımızın en azından onlara bu şekilde yarar sağlayabileceğini düşünüyorum, umuyorum.

  3. Extinct yorum tarihi 14 Haziran, 2016 00:47

    Geri kabul anlaşması, ab ile imzalanan mülteci anlaşması derken şimdi de yatırım reformu paketi altında demografiyi aleyhimize çevirmek için yeni adımlar atıyorlar. Ekonomik olarak Türkiye’yi olabildiğince güçsüz kılıp bundan yararlanıyorlar.
    Kripto yahudi menderesten beridir islamla kandırılanları islamla kandıranların 60 küsür yıldır üzerimizde uyguladığı soykırım çalışmasının akp adlı parti döneminde (ki bu parti ağırlıklı kürd denilenlerden oluşuyor, islamıysa kimliklerini ve amaçlarını gizlemek için kullanıyorlar) ülkenin tümüyle vergiler, dış borçla tüketim üzerine kurulu güçsüz ekonomisiyle, tümüyle kapıları ardına dek açık bırakılan sınırlarıyla epey yol katetmiş olsalar da demek ki yapacakları var. islam diniyle kandırılıp ulusunu yabancılara bırakan bir toplumun sonunun ne olacağını görüyorsunuz.

    http://www.godlikeproductions.com/forum1/message3177981/pg1

    Linkte Türkler üzerinde uygulanan soykırımın küçük bir örneğini görüyorsunuz. yahudiler osmanlı’da epey uğraştıkları soykırımımızı (ermenileri, Balkanlarda ki gibi Türkleri tümüyle yok edemeseler de en azından denedikleri ve büyük ölçüde zarar verdikleri için ödüllendirmelerine dikkat) demografiyi değiştirerek gerçekleştirmek istiyorlar ki islamla kandırılanlar celladlarına bu gücü verdiklerinden dolayı da işgalsiz yöntemle bunu yapmaktalar.

  4. Extinct yorum tarihi 15 Haziran, 2016 11:03

    Atatürk’ün yahudilerin elinde ki osmanlı bankalarından, yahudiler ve diğer yabancıların işgali altında ki devlet kurumlarından bağımsız yeni bir ulus yaratarak onların yıkıcı etkilerinden uzak bir çözümle onlar geldikten ve Osmanlı’nın tüm alanlarına sızmaya başlamalarından sonra (15yy-16yy dönemlerine geliyor bu) ilk kez Türklerin yararına bazı adımlar atılmaya başlandı, bilimsel, akılcı eğitim ki bunun yanında müziğe de önem verilmeye başlandı, üretim atılımları, milli eğitimle toplum atalarının, Türklerin tarihini gerçekten öğrenmeye başladılar ki bu geleceğe yönelik istekleri çalışmalara da yardımcı olabilirdi, olacaktı da, onlar sonrasında osmanlı’da kasıtlı yozlaştırılan Türkçe’ye, dilimize önem verilmeye başlandı.. Bunun gibi gelişime dayalı adımlarsa küresel bir örgütlenme olan uluslarası yahudiliğin onlarca ülkeyi üzerimize saldırtarak başaramadıklarını (işgalden önce Türkleri nasıl kasıtlı güçten düşürdüklerini, neredeyse yok oluşa sürüklediklerini bilmeniz önemli) kontrol ettikleri abd ve sovyetler arasında oynattıkları tiyatro sonrası Türkiye’yi kendilerinin yönetiminde olan NATO ile etki alanlarının içerisine çekerek, demokrasi dedikleri islamla eğitimden yoksun bırakılmış, saldırılarla yozlaştırılmuş, silikleştirilmiş kitleleri ellerinde bıraktıkları tek unsur olan islamla kandırıp “seçilen” onlara çalışan kripto yahudi menderesle başlayan yabancıların kontrollü tasfiyesinde geçecek dönemi başlatan, Atatürk dönemiyle birlikte bizler ve ulus üzerinde yitirdikleri gücü yeniden kazanmak için ilk adımlarını atmış oldukları sonrasında AB, gümrük anlaşması gibi yollarla güçten düşürerek kontrolü sıklaştırmalarıyla, islamın yayılışını yeniden hızlandırmalarıyla, kripto menderesten beridir islamla yönetim ve karar verip, uygulayan kurumları işgal eden yabancıların Türkiye’yi ve Türkleri aşama aşama tasfiye etmesi (geriye pazar olarak kullanılan, yeraltı-üstü kaynakları sorunsuzca yağmalanabilen, kullandırıltmayan, ekonomik açıdan vergiler ve dış borçla tüketim dışında pek bir dayanağı kalmamış, osmanlı’da olduğu gibi başta yahudi olmak üzere yabancılara borçlandırılmış, mülteci adı altında ülkeye getirilenlerle azınlığa düşürülerek aşama aşama, sinsice, ekonomik, psikolojik savaşlarla karşılık verilememesi için korkakça saldırılarak tasfiye yoluyla hem Türk varlığını küresel bir planla yok ederek (https://www.yenidenergenekon.com/1380-kirim-tatar-meclisi-asiri-orgutmus/) hem osmanlı döneminde olduğu gibi varlıklarını kendilerine yakın bir adla yağmalamak istedikleri Türkleri soykırımlarla, katliamlarla yok ederek (http://odatv.com/turkmene-dair-ana-karnindaki-ceninlerden-baska-hicbir-sey-birakmadik-0705141200.html) topraklarını da büyük çoğunluğu sonradan getirilmiş kürd adını koydukları (dillerini de ÖnTürkçe üzerine kurdular conilerle birlikte) Sümerleri ve diğer uygarlıkları yağmalayan ilkel, barbar hebrewlardan arda kalanlarla kolonize edilmesini sağlayarak bir yandan da suçlu olarak bizi göstererek başarmak için yoğun bir şekilde çalışmaktalar. (Türkiye’de işlenen suçların büyük çoğunluğunun Türkleri hedef almakta olduğunu, azınlık durumunda işlerin daha da kötüleşeceği konusunu da unutmamalı.)

    Günümüzde de bu İŞİD adlı kürd olmayanları ya katliamla yada sürgüne zorlayarak topraklarından ederek kürd adı ile yaşayanların kolonize etmelerine yardımcı olmak için kurdurulan, çalıştırılan örgütle bunu gerçekleştirmekteler. (http://odatv.com/turkmen-sehri-kerkuk-artik-pesmergede-1206141200.html) conilerin işgali sonrası ırak yönetimi ve önemli ölçüde toprağı ele geçirseler de işid’le de geri kalan işi bitiriyorlar. akp adlı conilerin yayılması için çalıştığı islamı kullanarak eğitimden kasıtlı yoksun bırakılmış kitleleri (bu kitlelerin nasıl yaratıldığını osmanlı sonrası yahudi döneminde Türklerin yaşadıklarını bilerek anlayabilirsiniz.) kandırarak ülkenin yönetimini işgal eden partinin, onların işgali altında ki kurumların (mit, genelkurmay ve diğer savunma güçleri osmanlı’da olduğu gibi Türk olmayanların kontrolü altında. Buna TÜBİTAK, üniversiteler gibi kurumlar da dahil ki bilimcileri ve bilimsel çalışmaları dışarıya kasıtlı olarak kaçmaya zorlayıp kendilerini ve uluslarını yok etmek için çalışan düşmanlarına çalışmaya yönlendirdiklerini bilmenizde yarar var.) işid’i adımızı kirleterek desteklemeleri bundandır. Osmanlı’da olduğu gibi elin yaptıklarının suçu üzerimize kalmakta, Balkanlardan Türk varlığını nasıl sessizce sildiklerini, kayıtların nasıl yok edildiği örneği dururken bu tuzağa yeniden düşüyor olmanın bedelini ne şekilde ödeyeceğiz acaba, özellikle de azınlık konumundayken?

    Bu nedenle Türkler gemiyle gelen ölümlerinin kendileri, yeryüzünde ki varlıkları için oluşturduğu tehlikeyi görmek, bilmek, anlamak ve özümsemek zorundalar.

    not: odatv gibi internet siteleriyle sizdenmiş gibi yaparak sizi vuruyorlar. Türk dizisi, filmi diye tanıttıkları ama aslında Türk olmayanlarca kasıtlı yozlaştırmak amacıyla üretilen şeylerin yanında sosyal yayınları da bu şekilde özelliklerini kimliklerini saklayarak yönlendirmek, yozlaştırmak amacıyla kullanıyorlar. Eğer onları topraklarımıza buyur etmiş olmasaydık Türk toprakları Türk kalmayı sürdürür ve günümüzde ki gibi sorunlarla uğraşıyor olmazdık. Yabancılardan ve yabancı unsurlardan bağımsız bir ulus onca verilen zarar sonrası nasıl yaratılır bilmiyorum da bunu bir şekilde gerçekleştirmek zorundayız.

Yorum yap