854) Modernleşmek İçin Yerellikten Vazgeçmek mi Gerekir?

Yayin Tarihi 16 Nisan, 2016 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

Modernleşmek İçin Yerellikten

Vazgeçmek mi Gerekir?

image001

Modernleşme, bireysel bakımdan geleneksel kabulün ve yaşama üslubunun terk edilip bunların yerine daha yeni, daha geniş kitleler tarafından benimsenmiş bir yaşama biçimini kabul etmek olarak anlaşılabilir. Toplumsal olarak da statikleşmiş, yerleşik müesseselerin yerine, daha yeni müesseselerin oluşturulması olarak da kabul edilebilir.

Modernleşme aynı zamanda karmaşık bir süreçtir. Karmaşıklıktan şu anlaşılmalıdır: Modernleşme süreci tek bir değişkene indirgenemez, tek bir eksen etrafında açıklanamaz. Modernliğin resmi, birbirinden farklı unsurları, alt parçaları içerir. Bir dizi, iç içe geçmiş değişken, modernleşme ile birlikte harekete geçer. Söz konusu karmaşıklığın önemli unsurları arasında sanayileşme, kentleşme, okur-yazar nüfus oranında ve okullaşmada artış, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının yaygınlaşması, siyasete olan ilginin artması ve tabii toplumsal hareketlilik sayılabilir. Bütün bu değişkenler, birbirlerini etkilemek suretiyle karmaşık bir modernleşme süreci oluştururlar.

Modernleşme birçok alanda yeni oluşumları harekete geçiren özelliğini Habermas şu sözlerle vurgular: ‘‘Modernleşme, birbirini tamamlayan ve etkilerini giderek arttıran süreçlerin tamamını ifade eder’’. Bu anlamda kaynakların seferber edilmesi ve kapitalleştirilmesini, üretim güçlerinin gelişmesini, emek ve çalışma verimliliğinin yükseltilmesini içerir. Keza, merkezi bir siyasi örgütün kurulmasını, ulusal kimliğin yaratılmasını gerektirir. Bunlara siyasi katılımı, kent yaşamını ve kamunun eğitimini imkân dahiline sokan hakların yaygınlaştırılmasını eklemek gerekiyor. Sözü edilen değişimlerin altında kuralların ve değerlerin laikleşmesi yatar. ‘‘Modernleşme, sistemli ve belirli bir düzenliliği, karşılıklı bağımlılığı oluşturur’’. Yukarıda sayılan değişkenlerden birinde olan hareket, şu veya bu oranda diğerleri üzerinde etkide bulunur. Bu nedenle, modernleşme süreci, bu süreci yaşayanlar tarafından oldukça türdeş bir olguymuş gibi algılanır. Değişkenler, tek bir eksene indirgenmeden, kendi aralarında etkileşir. Modernleşmeden etkilenmeyen hemen hemen hiçbir alan, hiçbir faaliyet kalmaz. Dolayısıyla süreç, kısmi bir süreç değildir, topyekûn bir süreçtir.

Modernleşme, Batı endüstri toplumlarının gelişme modelidir. Modernleşme kuramı II. Dünya Savaşı sonrasında Batı’da siyasi ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkardığı ihtiyaçlara karşılık Batılı sosyal bilimciler tarafından ortaya atıldı. Kuram, bu gelişmeler ve ihtiyaçlar çerçevesinde Batının kendi dışında kalan Batı-dışı toplumlara bakışını yansıtmaktadır. Einstandt, modernleşmeyi tarihsel olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da geliştirilmiş olan toplumsal ekonomik ve siyasal sistemlere doğru bir gelişme süreci şeklinde tanımlamaktadır. Emre Kongar’a göre ise modernleşme; Batılı toplum bilimciler tarafından oluşturulmuş olan ve gelişmekte olan bütün toplumların benzer aşamalardan geçecekleri anlayışından hareketle oluşturulmuş bir kavramdır. Modernleşme Sezgin Kızılçelik tarafından açıklandığı gibi Batı’nın Batı-dışı toplumları kendi özelliklerine göre yeniden biçimlendirmesi ve onları batıcılaştırmasıdır. Örneğin; 20. Yüzyılın en önde gelen modernleşme kuramcılarından Daniel Lerner’ın aşamalı ilerleme kuramına göre bütün az gelişmiş toplumlar Batılı toplumların geçirmiş olduğu aşamalardan geçecekler ve modern toplum yapısına kavuşacaklardır.

Modernleşme kuramları, yeryüzünün bütün toplumlarına bir modernleşme ölçütü olarak Batı’nın geçirmiş olduğu tarihsel aşamaları geçirmek gerektiği görüşünü dile getirmektedirler. Bu noktada modernleşmeden kastedilen şeylerin ne olduğunu ortaya koymak gerekir. Kentleşme, yaygın eğitim, demokrasi, kapitalizm, endüstriyalizm, uzmanlaşma, teknoloji, sanayileşme gibi. Batı tarihini incelediğimizde sanayileşmenin teknolojinin ve diğer unsurların ortaya çıkmasında Batı Dünyası, dünyanın coğrafi ve demografik dengelerini alt üst etmek pahasına, daha ilkel ve daha az gelişmiş olarak gördükleri toplumları sömürgeleştirmiş; elindeki hammaddeleri zorla gasp etmiş, onları köleleştirmiş, dahası kitleler halinde katletmiştir. Ve bugün modern medeniyet olarak reklamı yapılan her şey 19. Yüzyıl vahşi kapitalizmi ve sömürü düzeninin üzerine bina edilmiş, bir medeniyettir.

Bununla da yetinilmemiş 20. yüzyılda meydana gelen iki dünya savaşı ve milyonlarca ölümün üzerinde ideolojik gruplaşmalar da dünyayı huzursuz etmiştir. Diğer yandan, çağdaşlaşma literatürde çoğu zaman gelenekselin karşıtı olarak anlaşılmaktadır. Modernleşme geleneksel toplumdan modern toplum tipine doğru bir toplumsal değişimin süreci olarak tanımlanabilir. Tamda burada insanın aklına şöyle bir soru geliyor:

Modernleşmek için yerellikten, geleneksellikten vazgeçmek mi gerekir? Eğer Modernleşme veya Batılılaşma dediğimiz şey teknoloji, sanayileşme, kentleşme gibi olgularsa bir toplum kendi yerelliğinden vazgeçmeden teknolojiyi, sanayileşme, kentleşme gibi unsurları Batı’da olduğu gibi kullanamaz mı yoksa modernleşme derken yukarıda saydığımız unsurlardan başka değerler dünyasının da Batılılar gibi olması mı gerekir?

Toplumları incelediğimizde sadece teknolojik, sanayileşme ve kentleşme gibi durumların dışında bir de Batı’nın ortaya koyduğu değerler dünyasını kabul etmezsek modernleşmeden yoksun kalacağımız gibi bir imaj ortaya çıkıyor. Bu açıdan Japonya örneğine bakacak olursak modernliğin bütün esaslarının Japonlarda olduğunu görürüz. Ancak Japonlar ‘‘modern’’ denilen Batılıların gözünde ne kadar moderndir?! Modernleşme sürecindeki toplumlarda, modernleşmeyi sahiplenen kesimler ile geleneksel yaşam biçimini sürdüren kesimler arasında bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Bu ayrım modernliğin başlattığı, geleneksel yapıların ‘‘eskiliğine’’ karşı ‘‘yeniyi’’ temsil etmesinden de kaynaklanmaktadır. Modernleşmeyi savunan kesimler bu farkı, ‘‘çağdaş-çağdışı’’ ayırımına indirgeyerek, modernliğin tercih edilmesindeki isabeti ortaya koymaktadır. Sözü edilen bu ‘‘çağdaş-çağdışı’’ dikotomisinin temel mantığı Fabian tarafından ‘‘zaman’’ kavramıyla açıklanmaktadır.

Nilüfer Göle’nin ifadesiyle, Batı dışı toplumlarda gelenek ile modernlik arasında özel bir kopukluktan, süreksizlikten söz etmek mümkündür. Geleneksel toplum klişesinin aksine bu toplumların gelenekselliksizleştirildikleri söylenebilir. Batı dışı ortamlarda, gelenek ve modernlik birbiriyle örtüşmeyen ya da zayıf bir karşılık gösteren uyumsuz parçacıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda değer ölçüleri olmayan hiçbir toplum yoktur. Her toplumu diğer toplumlardan ayıran kültürel değerlerin olduğunu görmekteyiz. Bu noktada ülkemizde Nilüfer Göle’nin gündeme getirdiği Batı dışı modernlikler tartışmasına girmek gerekiyor. Göle’ye göre Batı dışı toplumların modernliği keşfetmeyip tükettikleri, modernliğin onlar için kendi toplumsal pratik ve muhayyilelerinin ürünü olmayıp taklit edilen, öykülenen ‘‘yabancı bir olgu’’ olduğu üzerinde durmaktadır.

Buradan şunu anlamak mümkündür: Her toplumun kendi yapısı, kendi karakteri vardır. Batının veya modern denen ülkelerin ortaya koydukları her şey iyidir, onu almak gerekir dediğiniz zaman modernleşmenin meydana getirdiği yerellik ve yeni unsurlar arasında bocalayan insanlar ortaya çıkmaktadır. Geleneksel toplumların modernleşme süreci, Batıdaki modernleşme sürecinden farklıdır. Batı modernleşmesini kendi ‘‘mecrası’’ üzerinde uzun bir süreçte gerçekleştirirken, Doğu’da ise bu süreç yapay bir görünüm almıştır. Geleneksel toplum yapısını ‘‘kötü’’ olarak değerlendiren Batılı toplumlar ve onlarla aynı hedefi paylaşan geleneksel toplumdaki bazı toplumsal kesimler, konumları farklı olmasına karşın ‘‘oryantalist’’ bakış açısını da paylaşırlar. Artık onlar ‘‘Doğu’’ içerisinde ‘‘Batıyı’’ temsil ederek ‘‘ötekilerden’’ ayrılırlar. Sonuçta, geleneksel toplumlarda modernleşme süreci, birbirine şüpheyle bakan, ‘‘Doğu yakası’’ ile ‘‘Batı yakası’’ arasındaki gerilimli bir ilişki haline gelir. Bu gerilim bir toplumsal patlama ile sonuçlanarak Doğu-Batı arasında savaşa dönüşebileceği gibi, zamana yayılarak, arada akut alevlenmelerin yaşandığı uzun soluklu sorunlu bir ilişki haline de gelebilir.

Osmanlının son dönemlerine doğru ortaya çıkan ‘‘Batılılaşma’’ hareketleri, giderek toplumun bir bölümünde Batı tipi bir yaşam tarzını ve kültürünü yerleştirmiş ve giderek diğer toplumsal kesimlere de farklılaşmaya başlamıştır. Bozulan yapının ancak Batılılaşma sayesinde düze çıkabileceği inancını paylaşan gruplar Batılılaşmayı hedefleyen reformların yapıcısı oldular veya onlara sahip çıktılar. Osmanlıda ‘‘Batı’’ bu biçimde oluşurken, geleneksel yaşam tarzına sahip olan kesimler de toplumun ‘‘Doğusunu’’ meydana getirdiler. Her iki yönden olumsuz etkilerin azaltılması ve Doğu ile Batının birlikte yaşayabileceği ve her ikisinin de kendine has doğrular ve yanlışlar barındırabildiğinin kabulü ile belki de mümkün olabilecektir. Modernlik eğer sanayileşme, teknoloji, kentleşme, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi durumlar ise hiçbir toplum bunlara hayır demez ancak bu kavramlarla birlikte kendi değer yargılarını da dayatacaklarsa o zaman birçok insan bu değerlerin dayatılmasına karşı çıkacaktır.

Öncelikle şunu peşinen kabul etmemiz gerekir ki bütün medeniyetler kültürlerden doğar. Yani medeniyetlerin hammaddesi kültürdür. Bu bağlamda kültür, milleti millet yapan fertlerin tarihi derinliklerinden bugüne getirdikleri ortak davranış ve duyuş kalıplarını ihtiva eder. Dolayısıyla, bütün milletlerin farklı değerleri olması kendine ait kültürünün, yaşayış tarzının olması doğaldır.

Modernlik kavramı, değerleriyle beraber dayatıldığından dolayı toplumlarda çatışmalara yol açmaktadır. Bu bakımdan modernlik aynı zamanda dayatmacı bir ideolojidir. Bu dayatmacı modelde Türkiye gerçeğine bakacak olursak, Batı’nın değerlerini savunanlar: ilerici, çağdaş; Batı’nın değerlerini kabul etmeyip kendi değerleriyle beraber; teknik, sanat, sanayileşme vb. olguları kullansalar bile; çağdışı, gerici, yobaz olarak nitelendirilmektedir. Tanzimat’tan bu yana modernleşmek için çabalayan Türk toplumunda kendini modern görenlerle onların yaftaladıkları ‘‘gerici-yobaz’’ çatışması sürmektedir. Bu ideolojiden kurtulabilmenin yolu toplumun kendi değer yargılarına uygun kendini kaybetmeden var olan teknoloji, sanayi, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi kavramların gerektirdiklerini dönüştürerek kullanmaktır.

ESAD ÖZKARA

Süleyman Şah Üniversitesi, İşletme

http://akademikperspektif.com/

KAYNAKÇA

GÖLE, Nilüfer, Batı Dışı Modernlik: Kavram Üzerine, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.

GÖLE, Nilüfer, Melez Desenler: İslam ve Modernlik Üzerine, İstanbul: Metis Yayınları, 2002.

KIZILÇELİK, Sezgin, Zalimler ve Mazlumlar: Küreselleşmenin İnsani Olmayan Doğası, Ankara: Anı Yayıncılık, 2004.

KONGAR, Emre, Toplumsal Değişme Kurumları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul: Bilgi Yayınları, 1979.

LERNER, Daniel, The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East, London: The Free Press of Glencoe, 1964.

Yorumlar

Yorum yap