754) KIRIM BÖLGESİNDE İLK TÜRKLEŞME FAALİYETLERİ

Yayin Tarihi 24 Mart, 2014 
Kategori TÜRK DÜNYASI

Kırım Bölgesinde İlk Türkleşme Faaliyetleri

Kıpçak Bozkırları ve bunun bir parçası olarak Kırım bölgesine ilk Türk akınları Hunlarla birlikte başlatılabilir. Ancak coğrafyanın en eski Türk fatihleri olarak Hunların bir uç beyliği durumunda bulunan İskitleri gösterebiliriz. Onlar, M.Ö. 8. asırda Güney Mogolistan ile Türkistan’daki olaylar sebebiyle, muhtemelen Hunların önünden kaçarak, bu günkü İdil-Ural sahasına gelmişler ve merkez olarak da kendilerine Kırım ve Azak çevresinde yurt tutmuşlardı. Tarihi ve Kırım çevresinde açılan kurganlardan çıkan arkeolojik belgeler bunu ortaya koyar1. İskitler hakkındaki tartışmalar halâ sürmektedir, dolayısıyla burada konuya biraz açıklık getirmek lazımdır.

Malûm olduğu üzere Grek-Yunan, Latin-Bizans eserlerinde Asya’dan veya doğudan gelen kabileleri ifade için sık sık kullanılan bir İskit etnonimi mevzubahistir2. Bunların kimliği meselesinde de bugüne kadar çok şeyler söylenmiştir. Ama Batılılar umumiyetle İskitleri İndo-Germen bir kavim olarak görürler. Esasında onların Türk olduklarına dair de fikirler mevcutsa da, bunlar azınlıktadır. Daha çok bir veya birkaç kaynak ile bazı arkeolojik malzemelerden yola çıkılarak tahminlerde bulunulmaktadır. Ama bununla beraber gözden kaçırılmaması gereken bir noktaya işaret etmek istiyoruz. Günümüzde İskitlerin yurdu olarak genellikle Azak çevresi (Maeotis), İdil-Ural bölgesi kabul edilmektedir. Buralar ise hem Türk destanlarında ki, başta Oguz Kagan Destanı gelmektedir3, hem de diğer yazılı vesikalara göre Türk hakimiyet alanı içindedir. Yani Batılıların İskitlerle birleştirdiği İran halklarının yaşadığı bir coğrafya değildir. Bizim düşüncemiz ise, İskit denilen bu kavmin Türk-Hun Devletinin batıdaki uç beyliği olmasıdır. Hun birliği zayıfladığı zaman İskitlerin ön plana çıktıkları ve Doğu Avrupa’daki halkları tehdit etmeye başlayınca, henüz Türk ismi bilinmediğinden ve Hun adı da unutulmaya yüz tuttuğu için kaynaklarda hep İskitleri görüyoruz. Bunun en büyük delillerinden biri, 11-12. asırlarda bile halâ Kafkasya, Karadeniz’in kuzeyi, Balkanlar gibi bölgelerde faaliyette bulunan Türklerin İskit adıyla anılmalarıdır. Bu durum bir yana İskitlerle, Kök Türklerin bir sınır beyliği olan Hazarları birbirlerine benzetebiliriz ki, İslam ve bazı Batı kaynaklarında bile Hazarlar için İskit denmesi ilginçtir. 

 image001

İskit Savaşçıları

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Kök Türk Kaganlığı güçlü olduğu sıralarda onların batıdaki sınırlarını Hazarlar ve Bulgarlar koruyordu. Kök Türk birliği 8. asrın ilk yarılarında dağılmaya yüz tutunca, yavaş yavaş Hazarlar ortaya çıktılar ve Kök Türklerin mirasçısı, devletin sahibi olduklarını ileri sürerek, bayrağı devraldıklarını bildirdiler. Zaten bunda da hakları vardı. Çünkü onlar da Kök Türk Devletinin yönetici ailesi Börülüler ile akrabaydılar. Bunlar bir yana, Türk-Hunların batı ucu durumundaki İskitlere ne oldu sorusu da aklımıza gelebilir. Onlar M.Ö. 4. asırda yine doğudan gelen ve Hazar çevresiyle, Don Nehri civarlarında oturan aralarında pek çok farklı halk olan ve bazen İskitlerle de karıştırılan Sarmatların taarruzlarıyla büyük bir sarsıntı yaşadılar. İskitlerin son zamanlarında sayıca kalabalık olan bu kavim, Türkistan’ın kuzey taraflarında da etkiliydiler. Böylece Kırım havalisi, belki de M.S. 4. asrın başlarına kadar onların hakimiyetinde kaldı4. Nihayet içerisinde yabancı halklardan da topluluklar bulunan İskit konfederasyonu dağıldı. Bir bölümü Avrupa’ya, bir kısmı da muhtemelen Asya’ya geri döndüler. Değişik boy teşkilatları ile il yapıları içerisine girdiler5. İskitlerin dünya tarihinde gerçekleştirdikleri tesir asla unutulmadı. Bu da adlarını dağılmalarından yüzlerce yıl sonra bile, özellikle Türk menşeli kabileler vasıtasıyla yaşatmalarına bağlanmaktadır6.

image002

Sarmatlar 

Bununla beraber daha sonra Altun Orda Devletinin parçalanmasıyla ortaya çıkan Kırım Hanlığının esas dayanak noktası Kırım yarımadası olmakla beraber, Azak Denizi çevresinden Tuna boylarına, Aşağı Don’dan Özü Nehri’ne kadar uzanan ve Kıpçak Bozkırı olarak adlandırılan geniş stepler hanlığın topraklarını meydana getiriyordu7. Bölge Hunlardan itibaren Türklere kucağını açmış; ardından Bulgar, Avar, Hazar, Kök Türk gibi Türk hanedanlarının iskan sahası haline gelmiştir.

Türk destanlarına ve özellikle de Oguznâme’ye baktığımızda bu saha ilk önce Oguz Kagan tarafından yurt tutulmuştur. Destanın Uygur Türkçesi ve Reşideddin yazmasındaki kayıtları incelediğimizde, Oguz Han’ın Kıpçak Bozkırlarına ve Doğu Avrupa topraklarına doğru akınları söz konusudur. Son zamanlarda Oguz Kagan ve büyük Hun hükümdarı Mo-tun (Börü Tonga) hakkında yapılan araştırmalar, Oguz ile Mo-tun’un aynı kişi olabileceğini göstermektedir8. Burada belki şu soruyu kendi kendimize sorabiliriz. Acaba Motun (Börü Tonga) bizzat ordunun başında Doğu Avrupa ve Kıpçak seferine çıktı mı, çıkmadı mı? Kaynaklar bize bu konuda fazla bir şey söylemiyor, ama Oguz Kagan Destanlarında, Oguz’un bizzat ordusunun önünde Kıpçak bölgesine geldiğine şahitiz. Oguznâmelerde bu hususta şunlara değinilir:

Oguz’un doğumu, gençliği, Tanrı tarafından gönderilen kızlarla evlenmesi ve çocuklarının olmasının ardından, Türk cihan hakimiyeti anlayışına bağlı bir biçimde, Türk’ün adı ve adaletini dünyanın dört-bir tarafına yayma ülküsüyle akınlara başladığı görülür. Bu seferlerden birisi de Urum (Doğu Roma) Kagan üzerineydi. Oguz’un devletinin sol yanında Urum (Roma) adında bir kagan vardı. Bu kaganın askeri ve şehirleri pek çoktu. Bu Urum Kagan, Oguz Kagan’ın emrini dinlemezdi. Onun arkasından gitmezdi. “Ben onun sözünü tutmam” diyerek, emrine bakmadı. Oguz Kagan gazaba gelerek, onun üzerine yürümek istedi. Bayrağını açarak, askeriyle ona karşı yola çıktı. 

Kırk gün sonra Muz Tag (Buz Dağ) adında bir dağın eteğine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oguz Kagan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt peyda oldu. Bu bozkurt Oguz Kagan’a seslendi ve “ey Oguz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; de senin önünde yürümek istiyorum” dedi.

Ondan sonra Oguz Kagan çadırını dürdürdü ve gitti. Gördü ki, askerin önünde gök tüylü ve gök yeleli bir erkek kurt yol göstermektedir. Kurdun ardı-sıra da ordu gitmektedir.

Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek bozkurt birkaç gün sonra durdu. Burada İtil Müren adında bir ırmak vardı. Bu İtil Müren’in kenarında bir kara dağın önünde savaş başladı. Okla, kargı ile ve kılıçla vuruştular. Askerlerin arasında çarpışma büyük, halkın arasında kaygı çok oldu. Boğuşma ve vuruşma öyle yamandı ki, İtil Müren’in suyu baştan başa kıp-kırmızıya boyandı. Oguz Kagan yendi ve Urum Kagan kaçtı. Oguz, Urum Kagan’ın imparatorluğunu ve halkını aldı. Onun ordugâhına pekçok cansız ve canlı ganimet düştü.

Urum Kagan ve onun kardeşi Uruz’un maceralarından sonra Oguz Kagan askerleriyle İtil adındaki ırmağa geldi. İtil büyük bir sudur. Oguz Kagan onu gördü ve “İtil’in suyunu nasıl geçeriz”, dedi. Asker arasında iyi bir bey vardı. Onun adı, Ulug Ordu Beg idi. O akıllı ve cesur bir erdi. Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve ağaçların üzerine yattı, geçti9. Oguz Kagan sevindi, güldü ve “sen burada bey ol, senin adın Kıpçak Beg” olsun, dedi.

Reşideddin Oguznâmesi’nde de benzer ifadelere rastlarız. Burada da yine Doğu Avrupa ve Kıpçak yürüyüşlerinde; dünyanın karanlık yüzünde10 İt-barak11 denilen, erkekleri çirkin yüzlü ve köpek gibi, kadınları ise çok güzel olan bir kavimle savaşlara girişir. Önce bunlar karşısında yenilir, fakat daha sonraki çarpışmalarda İt-barakları bozguna uğratır. Böylece Türk ülkesinin sınırları epeyce genişler. Bu arada Oguz’un adamlarından birisinin karısı hamileydi. Adam daha önce bir savaşta şehit düşmüştü. Kadının doğum yapması yaklaşmıştı. Civarda içi oyuk bir ağaç vardı. Kadın o ağacın içine girip, çocuğunu doğurdu. Bunu gören beyler, çocuğu Oguz Han’ın yanına götürüp, durumu anlattılar. Oguz kadına acıyarak, şöyle dedi: “Mademki bu kadının kocası vatan ve millet için şehit olmuş ve bu çocuğun benden başka kimsesi yoktur, şu halde bu doğan bebek de benim oğlum sayılır”. Bundan sonra herkes bu çocuğu Oguz Han’ın bir oğluymuş gibi gördüler. Oguz Han ona Kıpçak adını koydu. Kıpçak sözü Türkçede, “içi çürümüş ve oyulmuş ağaç” demektir. Kıpçakların hepsi onun soyundan gelirler. O oğlanı han kendi yanında büyüttü. Onu oğlum diyerek sevdi. Yiğit olduktan sonra Urus, Ilak (veya Ulak), Macar ve Başkurt illeri düşman idiler. Kıpçak’ın yanına bir sürü insan verip o tarafa, Ten ve İtil suyunun yakınına gönderdi. Üçyüz yıl Kıpçak oralarda hükümdarlık yaptı. Bütün Kıpçak halkı onun neslindendir. Oguz Kagan çağından, ta Çingiz Han zamanına kadar Ten, İtil ve Yayık nehirlerinin kenarlarında Kıpçak’tan başka il yoktu. Dört bin yıl boyunca oralarda oturdular. Onun için bu yerlere Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) derler. 

Oguz Kagan, İt-barak ülkesini zapt ettikten sonra iki yıl daha burada kaldı. Her yeri ve herkesi Türk töresine göre idaresi altına soktu. Seferlerini sürdüren Oguz oradan İt-barak ile İtil arasında ıssız bir ülkeye hareket etti. Onlarla savaştı ve hükümdarı orada öldürüldü. Bu memleketin düzene konması, vergilerin ve idarecilerin tespiti için üç yıl burada kaldılar. Oradan Hazar Derbent’i12 üzerine yürüdüğünden bahisler vardır. Yani Kafkasya, Azerbaycan ve İran da Türk hakimiyetine girdi13.

Bildiğimiz gibi Asya Hunları bir müddet sonra hem kendi içlerindeki iktidar kavgaları, hem de yabancı halkların baskıları yüzünden dağıldılar. Fakat onlar bu kez de Doğu Avrupa’da güçlü bir siyasi teşkilat kurdular. Hunlar, 4. yüzyılın ortalarına (355-365) geldiğimizde Kafkasya bölgesi ve Hazar çevresine hakimdiler. Oldukça hızlı bir biçimde Avrupa içlerine giren Hun-Türkler, Tuna’yı da aşıp (378), Roma imparatorluğunun arazisi olan Trakya topraklarına daldılar. Hunların 395 tarihinde, iki kol halinde, yeniden Roma imparatorluğunun sınırları içerisinde atlarını koşturdukları görülür. Türklerin birkısmı Balkanlar ve Trakya’da faaliyet gösterirken, bir bölümü de Bars-aka ve Kurt-aka adlı beylerin kumandasında Kafkasya’dan Anadolu’ya akıp, Erzurum, Karasu-Fırat vadilerinden, Malatya ve Çukurova’ya inip, oradan Antakya’ya geçtiler. Bir müddet burayı kuşattıktan sonra Suriye’ye ulaştılar ve peşinden de tekrar kuzeye yönelip, Türkiye’nin orta taraflarını da kat-ederek doğudaki (muhtemelen Kafkasya’da) ordugâhlarına döndüler14. Özellikle Attila (Ata İllig) zamanında (434-453) genişleyen sınırlar içerisinde Kırım da vardı. Dolayısıyla Avrupa Hun Kaganlığının merkezi bugünkü Macaristan bölgesi olmakla birlikte, doğu ordularının karargâhı da Kafkasya’daydı. Ancak Attila’nın (Ata İllig) ölümünün ardından, Avrupa Hun birliğinin dağılmasıyla birlikte Kırım civarları bu kez de Bulgarlara yurt oldu.

Hunların devamı şeklinde tarih sahnesine çıkan Kök Türkler de 6. asrın 80’li yıllarında Kırım civarlarına hakimdiler. Bununla ilgili olarak Bizans kaynaklarında bazı bilgilere rastlamaktayız. 570’lerde Kök Türklerden bir darbe yiyen Avar-Ak Hun bakiyeleri Bizans imparatorluğu sınırlarında bulunuyorlar ve onlarla müzakereler yapıyorlardı. Bizans elçisi Valentinos 576’da, Aral Gölü bölgesinde Türk Şad15 tarafından karşılandı. Türk Şad, Bizans’ı Kök Türklerin düşmanı olan Avarları himaye etmekle suçluyordu16. Bu sırada İstemi Yabgu da ölmüş bulunuyordu (576). Türk Şad onları babasının yerine geçen ağabeyinin yanına gönderdi ve büyük bir ihtimalle Valentinos da, onun cenaze merasimine katılmıştı. Maalesef akıbeti hakkında bir bilgiye sahip olmadığımız buradaki Türk Şad, Hazar çevresinin Türkleşmesinde önemli vazifeler görmüş bir Türk büyüğü olarak tarihe geçmiştir. Bundan bir müddet sonra Türk orduları Kırım bölgesini zaptettiler (580’ler), fakat az bir zaman sonunda buradan çekilmek zorunda kaldılar17. Herhalde buna sebep, kaganlığın içerisinde bu sırada ortaya çıkan taht mücadelesiydi.

Kök Türk hakimiyetinin sarsıntıya uğraması üzerine onların batıdaki uç beyliği durumunda bulunan Hazarlar, 8. asırda artık Kırım ve etrafına sahiptiler18. Onlar Büyük Kök Türk Devleti güçlü olduğu müddetçe, özellikle Kök Türklerin batı seferlerine iştirak etmişler; İran, Kafkasya ve Kırım bölgesindeki akınların ortasında yer almışlardı. Ancak Kök Türk Kaganlığı zayıflayıp, parçalandıktan sonra Hazarlar kendi mukadderatlarına sahip olmak istediler, fakat onların idarecileri muhtemelen halâ Börülülerden (Aşina) idi.

image003

Hazarların bir başka tarihî rolü Anadolu’nun ve Kafkasya’nın Araplaşmasını bilmeyerek de olsa, engellemeleridir. Dolayısıyla kuzeye doğru ilerleyemeyen Araplarla, Slavların (Ruslar) karşılaşmaları da gerçekleşmedi. Belki de bu mücadelelerde Ruslar galip gelip, Arap topraklarını ele geçirebilirlerdi. Bu yüzden hem Araplar, hem de Ruslar, Türklere minnettar olmalıdır. Bununla beraber Hazar Kaganlığı faal bir ticaret merkeziydi. Bizans, Arap ve Yahudi tüccarları kürk almak için akın akın İtil (İdil) ve Sarıg-el’e (Sarkel) geliyorlardı. Onlarla hrıstiyanlık, müslümanlık ve musevilik de ülkeye girip, yerleşmişti. Bizans ile yapılan ittifaklar neticesinde 830’larda Don Nehrinin sağ tarafında Sarıg-el (Sarkel) Kalesi inşa edildi. 851 ile 863 arasında Bizans’ın gönderdiği rahip Kostantin (Kril), Hazarlar tarafından çok iyi karşılandı. 868’den itibaren ve bilhassa 965’ten sonra İslâmiyet ülkenin hakim dinlerinden biri oldu. Musevilik ise çok büyük ilgi gördü. Bizans’ta Yahudilerin zulme uğramaları, pekçoğunun Hazar ülkesine göçmesine yol açtı. Doğu Avrupa’nın ilk modern devlet yapısını kuran ve bu coğrafyada uzun seneler huzurun teminatı olan Hazarlar, iç çekişmeler, Peçenekler gibi Türk boylarının saldırıları ve batıdan gelen Slav baskıları yüzünden 11. yüzyılın başlarında (1030) siyasî bir güç olmaktan çıktılar19. Ama Hazar ve Karadeniz çevresinde bu Türk boyu silinmeyecek izler bıraktılar. Bugün Kırım bölgesinin etnik teşekkülünde Hazar faktörü de küçümsenemeyecek ölçüdedir.

Bu sırada 9. asırın ikinci yarısında, 860’larda Hazarlar ve Oguz Türkleri tarafından tazyike maruz kalan Peçenekler, İdil’in batı yanlarına göçmek zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Peçenekler de bir ara Kıpçak Bozkırlarıyla birlikte Kırım’ı ele geçirdiler. Azak Denizi ve Karadeniz bozkırlarına hakim oldular. Tarihi belgeler ve arkeolojik kalıntılara baktığımızda, Peçenekler 10-11. yüzyılda İdil’den, Tuna Nehri etraflarına kadar geniş sahaya yayılmışlardı20. 

image004

11.yy’da Peçenekler’in hakimiyet alanı

11. yüzyıldan sonra Kuman-Kıpçakların faaliyet alanına girince, Kırım da bir Kıpçak yurdu olmuş ve buralarda Bizans’ın etkisi azalmıştır21. Bununla birlikte Selçuklu Türkleri de başlangıçtan itibaren Kırım’la ilgilenmişler ve Emir Hüsameddin Çoban’ın başkanlığında (1221) buraya seferler düzenlemişlerdi. Karadeniz’in kuzeyi 1240’lardan itibaren ise, Çingiz Han’ın devletinin hakimiyetine sokuldu. Onlarla gelen Kuman-Kıpçakların özellikle Altun OrdaHanlığına sahip olmaları üzerine Kırım’ın değeri de arttı22.

Netice olarak; M. önce 8. asırdan başlayarak, 13. yüzyıla kadar Türk göçleri ve yerleşimleri sayesinde, ebedi bir Türk yurdu olan Kırım; bu gün de Türk Dünyasının gelecekte parlayacak bir yıldızı konumundadır. Bulunduğu coğrafya itibarıyla Karadeniz, Kafkasya, Türkiye, Balkanlar ve Doğu Avrupa ile Rusya’yı kontrol edebilecek durumdaki bağımsız bir Kırım, bütün Karadeniz ve çevresi ülkelerini herhalde yakından ilgilendirir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi ve kültürel bağlarla yakınlığı söz konusu olan Kırım Türkleri ve Kırım Yarımadası’na karşı çok özel politikalar üretmesi gerekir.

Prof. Dr. Saadettin Gömeç

1 Daha sonra buradan yola çıkarak Balkanlar ve Güney Kafkasya ile Anadolu’ya kadar yayılmışlar, hatta Mısır’a kadar gittikleri iddia olunmuştur. Kafkasya ve Doğu Anadolu’ya inen bu İskitler, M.Ö. 7. asırda Urartuları da yıktılar. Bakınız, Şemseddin Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1340, s.14-16; Ali R. Seydi, İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934, s.20-23; Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980, s.24-25; Mirza Bala, “Kırım”, İslam Ansiklopedisi, C. 6, 5. baskı, İstanbul 1988, s.744; Wilhem Haussig, İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, Çev. Müjdat Kayayerli, Kayseri 1997, s.27; İbrahim Tellioğlu, Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon 2004, s.22-30; Ayşe Onat- Sema Orsoy- Konuralp Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004, s.2-3; Peter B. Golden, Hazar Çalışmaları, Çev. E. Çağrı Mızrak, İstanbul 2006, s.41.

2 Esasında bazı Bizans kaynaklarında İskitler için de Hun deniyor. Bakınız, Golden, a.g.e., s.41.

3 Saadettin Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara 2006, s.197-198, 209-215.

4 Seydi, a.g.e., s.20-22; Bala, a.g.m., s.744; Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara 1981, s.187-188.

5 Saadettin Gömeç, “Oguz Kagan’ın Kimliği, Oguzlar ve Oguz Kagan Destanları Üzerine Bir-İki Söz”, DTCF. Tarih Araştırmaları Dergisi, 22/35, Ankara 2004, s.116-118. Öyle sanıyoruz ki eski vatanlarına gelen bu İskitlerin bir kısmı burada Tokuz Oguz konfederasyonuna dahil oldular. Muhtemelen Tokuz Oguz kabilelerinden İsiler ya da Apa İsiler işte bu İskitlerin bakiyeleridir. Çünkü tarihte bu gibi olaylara çok sıkça rastlamaktayız. Oguzların yirmidört boy halinde teşkilatlanmaları da esasında böyledir. Çağlar içinde bu birliğe çeşitli girmeler ve çıkmalar olmuştur. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde ve diğer kaynaklardaki ip uçları bu durumu çok güzel bir şekilde izah eder. Mesela Alayuntlu, Peçenek, Eymür vs. boylar Oguzlara sonradan dahil olduğu gibi, belki de eskiden Oguz grubunun içerisinde olan tayfalardan bazıları da onlardan ayrılıp, Oguzların da bir bölümünü bünyelerine katarak, kendi il teşkilatlarını kurmuşlardır ki, buna örnek olarak da Uygurlar gösterilebilir.

6 Hatta İstemi Yabgu’nun Bizans sarayına gönderdiği mektubun bile İskit harfleriyle yazıldığına dair olan kayıtlar bile bu durumu ispatlamakla birlikte, 11-13. asırlarda Bizanslıların münasebette bulundukları Türk menşeili halklara halâ İskit demesi de bunu gösterir. Bakınız, Ögel, a.g.e., s.187-189; Mikhail Psellos, Mihail Psellos’un Khronographia’sı, Çev. Işın Demirkent, Ankara 1992, s.63; Niketas Khoniates, Historia, Çev. Fikret Işıltan, Ankara 1995, s.9-12, 64; Saadettin Gömeç, Kök Türk Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1999, s.19.

7 Akdes Nimet Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972, s.203.

8 Gömeç, a.g.m., s.113-116.

9 Çok eski çağlardan beri hem Türkler, hem de başka halklar bu şekilde büyük sulardan geçmenin yolunu biliyorlardı ki, 15. asırda Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçaklar hakkında bilgi veren seyyahların notlarında bunlar tespit olunmaktadır. Bakınız, Josaphat Barbaro, Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, Çev. Tufan Gündüz, İstanbul 2005, s.36.

10 Buralar Kuzey-batı Sibirya, Kuzey Rusya ve Kuzey İskandinav sahalarıdır. Bu coğrafya Han-nâme’de Saklap şeklinde zikredilir. İslam kaynaklarına göre Saklap, “beyaz” veya “kızıl” manasına gelir. Saklap’ın iki oğlundan biri Barak, diğeri de Kıpçak’tır. Orhan Şail Gökyay, “Hannâme”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, s.290; Mesudi, Murûc ezZeheb, Çev. Ahsen Batur, İstanbul 2004, s.71, 188-190.

11 Oguz-nâmelerde bu kavim adı zaman zaman İt-barak, bazan da Kıl-barak olarak zikrediliyor (Geniş bilgi için bakınız, Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1971, s.192). Şikarî’nin Karaman-nâmesi’nde Çımayur diye geçen ahalinin de bunlara benzemesi ilginçtir (bakınız, Şikarî, Karamanoğulları Tarihi, Konya 1946, s.134). Bununla birlikte Oguz-nâme minyatürlerinde bu halkın insanlarının kurt veyahut da köpek maskesi takmaları üzerinde durulmalıdır.

12 Kafkasya’daki bu bölge, Türk tarihindeki Temir Kapılardan birisidir. Bu sebeple “Türk Kapısı” da denmiştir.

13 Gömeç, Türk Kültürünün…, s.197-215.

14 İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, 2. baskı, İstanbul 1983, s.70; Gregory Abu’lFarac, Abu’l-Farac Tarihi, C. I, Çev. Ömer Rıza Doğrul, 2. baskı, Ankara 1987, s.142; Saadettin Gömeç “Türk Tarihinin Kahramanları: 3- Yılduz Kagan”, Orkun, Sayı 51, İstanbul 2002, s.44; Mikhail I. Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. Ahsen Batur, İstanbul 2004, s.75-76; Istvan Zimonyi, “The Nomadic Factor in Mediaeval European History”, Acta Orientalia, Vol. 58, Budapest 2005, s.35-36.

15 Türk Şad, İstemi’nin oğlu, Tardu’nun da kardeşi olmalıdır. Bakınız, Gyula Moravcsik, Türk Tarihinin Bizans Kaynakları, Çev. Hüseyin Namık Orkun, Ankara 1938, s.21; Berthold Spuler, “Geschichte Mittelasiens seit dem Auftreten der Türken”, Handbuch der Orientalistik, V/V, Leiden/Köln 1966, s.131.

16 Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Çev. Reşat Uzmen, İstanbul 1980, s.16, 32-33; Kurat, a.g.e., s.28; Kafesoğlu, a.g.e., s.96; Hamit Zübeyir Koşay, “İdil-Ural Bölgesindeki Türklerin Menşei Hakkında”, V. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara 1960, s.238. Türk Şad sözlerine şöyle devam ediyor: “Siz etrafa korku vermek için on dille konuşan Romalılar değil misiniz? Benim şu parmaklarımı ağzıma sokup-çıkarmam gibi (on parmağını ağzına sokarak). Romalılar siz, bizi aldatmak için aynı kolaylıkla on türlü dille konuşursunuz. Hilelerinizle bütün milletleri aldatmak istiyorsunuz. Onları uçurumun kenarına sürükleyip, orada bırakıyorsunuz! Ellerindeki mallarını alıyorsunuz. Onların yıkıntısından siz faydalanıyorsunuz. Sizin ve gönderdiğiniz adamların bizim gözlerimizi korkutmaktan başka bir düşünceleri yok. Bunu saklamıyorum. Çünkü yalan söylemek Türklerin âdeti değildir. Sizin imparatorunuzdan öç alacağım. Bir taraftan bana barıştan söz ederken, diğer yandan benim düşmanım olan Avarlarla ilişki kuruyor. Fakat bilmiş olunuz ki, bunlara karşı atlılarımı gönderdiğim zaman yalnız kamçı sesleri onları dağıtmaya yeterli olacaktır. Biraz karşı koymaya kalkışacak olurlarsa yok edilecekler, karınca gibi atlarımın altında ezileceklerdir. Kafkas’tan başka yol olmadığını bana söylemeniz boşunadır. Gidip, sizin ülkenizde savaşmak düşüncesinden beni çevirmek istiyorsunuz. Fakat ben Dneper, Dnestr, Tuna, Meriç nehirlerini bilmez değilim. Kölelerim Avarların Roma imparatorluğuna girmek için izledikleri yolu tanırım. Sizin güçleriniz hakkında da bilgim var. Bütün dünya, doğudan batıya kadar bana tabidir. Alan ve Utirgur halkları o kadar cesaretleriyle beraber Türklerin yenilmez ordularına karşı koyamamışlardır” (Bakınız, Joseph M. Deguignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. 2, İstanbul 1924, s.310-312; Lev N. Gumilev,Drevniye Tyurki, Moskva 1967, s.49).

17 Kırım bölgesinin zaptı, Bizans’ın ticareti açısından olumsuz sonuç doğurmakla beraber, doğu ile olan haber ağının da engellenmesi demekti. Fakat yukarıda da izah ettiğimiz üzere bu bölgede uzun süre kalamadılar, çünkü kaganlığın içerisinde birtakım karışıklıklar ortaya çıkmış ve özellikle Batı Tölösleri ayaklanmışlardı (Bakınız, P.B.Golden, “Peoples of the South Russian Steppes”, Early Inner Asia, Edited by Denis Sinor, Cambridge 1990, s.260-261).

18 Bala, a.g.m., s.744.

19 Akdes Nimet Kurat, “Peçenekler”, İslam Ansiklopedisi, C. 9, 5. baskı, İstanbul 1988, s.537; Gömeç, Kök Türk Tarihi, s.25; Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 3. baskı, Ankara 2006, s.21.

20 Kurat, a.g.m., s.537.

21 Kurat, a.g.e., s.204; Peter B. Golden, Khazar Studies, Budapest 1980, s.19; Bala, a.g.m.,s.745; Zeki Velidi Togan, “Hazarlar”, İslam Ansiklopedisi, C. 5/1, 5. baskı, İstanbul 1988, s.398-400.

22 Bala, a.g.m., s.745; Gömeç, a.g.e., s.364.

Paylaş:

Yorumlar

Yorum yap