747) Şekilci Müslümanlar

Yayin Tarihi 14 Şubat, 2015 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

ŞEKİLCİ MÜSLÜMANLAR

Müslümanlıkta şekilciliğin önemi var mıdır diye konuya girmek istiyorum.
Vardır veya yoktur demek için İslama, Kitaba bakacağız.

Hepinizin bildiği gibi birinci sure olan Alak suresi, oku ile başlar (96/Alak 1.)

İkinci sure Kalem (Nûn) süresi ise kaleme ve kalem ehlinin yazdıklarına yani ilme yeminle başlayıp, dördüncü âyette ise Peygamberimize “sen yüce bir ahlâk üzerindesin” (Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin) diyor Allah (68/Kalem 4).

Küçük düşürmek ve hakaret için asla söylemiyorum ama ne bileyim işte Arabistan fistanı, Afgan kaftanı, Hinduların sarığı, sakalı üzerindesin demiyor.

Çünkü onlar Ebu Cehil’de de vardı.

İnsanlık teşekkül (şekilcilik) ile değil, tehallük (ahlak) ile ilerler ve medeni olur.

Hz. Peygamberi tanımak isteyenler, Ebu Cehil de olmayanlara bakmalıdır.

Ebu Cehil de olan sarık, fistan gibi şeylere bakarsanız, Hz. Muhammedi tanıyamaz, şekilcilikten ileri gidemezsiniz.

İslam, şekilciliği reddeder, kimlikçiliği ön plana çıkarır. Hz. Peygamber, şekilciliği değil, kimliği ön plana çıkarmış; Mekke’de iken bir kimlik oluşturarak saçlarını ortadan ayırmış. Medine’ye varınca saçlarını ortadan ayırmayıp dağınık bırakmıştı. Yani her iki beldede farklı saç taramayı tercih etmiş ona göre bir kimlik oluşturmayı uygun görmüştü.

Demek oluyor ki bölgelere göre giyimde, kılık kıyafette farklılıklar olabiliyormuş.

Hz. Peygambere en büyük düşman olan ve münafıkların reisi olarak anılan Abdullah b. Ubey b. Selül, Uhud savaşına katılan Müslümanlardan 300 kişiyi kandırarak geri döndürecek kadar kurnaz bir münafık idi.

Peygamberimizin sohbetlerine katılır, namaza iştirak ederdi. Resulüllah’ın verdiği hutbeleri esnasında ayağa kalkar:

– ‘Bu kişiye uyun doğru söylüyor’ derdi.

Bu tavrını o kadar sık yapıyordu ki tekrarlamak için ayağa kalktığında bu hareketten bıkan bazı sahabeler eteğinden tutup aşağı çekmek zorunda kalırdı. İşte bu zat öldüğünde oğlu gelerek:

– ‘Babamın vasiyeti var, Resülüllah’ın hırkasıyla defnedilmesini istemişti’ demesi üzerine Peygamberimiz hırkasını çıkarıp vermişti.

İnanmadığı halde adeta zevahiri kurtarmak için bu vasiyeti yapan Ubey b. Selül, sünnetin mirasçısı değil, şekilciliğin mirasçısı idi.

ŞEKİLCİLİK PEŞİNDE OLANLARIN MAKSATLARI:

1- Şekilciler, kendi meşrebini, tarikatını, davasını meşrulaştırmak için şekilcilik yaparlar.

2- İçteki iman, ilim, samimiyet ve ihlâs boşluğunu bastırma amacı olarak bu yolu seçerler.

3- Halk arasında saygınlık kazanacak bir meziyetleri olmadığından, saygınlık kazanma aracı olarak şekilciliği benimserler. Onlara bu saygıyı ancak cahiller gösterir.

4- Bu tip insanlar farklılık isterler, alamet-i farika’yı elde etmek isterler; bunun içindir ki sahtekârlık yaparlar.

5- Şekilciliği ekonomik faaliyete aracı yaparlar. Yani getirisi olan bir tür Pazar. Öyle bir Pazar ki orada şekilcilik satılır. Bu yönüyle tanınmak önemli.

6- Şekilcilik, kendini tatmin aracı olarak kullanılır. Kendileri ilim irfandan ve amelden yoksun olduklarından eziklik yaşarlar. İşte bu ezikliği bastırmak için kendilerini tatmin etmek isterler.

Böylece şekilci olanlar zahmetsiz, meşakkatsiz, masrafsız mükemmeliyet isterler. Sahte gül misali. Yetiştirmek için ne zamana, ne sulamağa, ne de emeğe ihtiyaç var. Oh ne alâ.

Şekilcilik, sonucu cehalete dayalı bir dindarlık göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Emek yok, bilgi yok. Bunlar cehalet içinde olduklarının farkında değildirler.”Kendini bilemeyen, Allahı’da bilemez” ifadesi bu tipler için geçerlidir.

Kişinin dışı içiyle uyum halinde olmalıdır. Dışı içinden büyük olursa rol keser, rolcü olur, maskeli olur. O maskeyi indirmeğe kalkarsanız küplere biner, feryat eder. Çünkü menfaati elden gidiyor. Böyle insanların olduğu yerde dindarlık, gösterişçilik olur. Samimiyet olmaz, maske olur.

Peygamberimiz, giyim kuşamına dikkat eder, tarak, misvak (diş fırçası) taşırdı. Sakalına kına yakar, sürme çeker, başına yağ sürerdi. Saçını yağladığında saçındaki beyazlar kaybolurdu. Genellikle tercihi saçını uzun bırakmaktı. Öyle ki saçları omuzlara kadar uzardı ve saçlarını ortadan ayırırdı. Saçların sıfıra vurulmasını sünnet zanneden bazı zevat’ı kiram Peygamberimizin ortadan ayırdığı uzun saçlarını görselerdi ne derlerdi merak ediyorum. Zira hâlâ malüm zatlar uzun saçlı gençleri camide bile gördüklerinde tepki gösterdiklerine bizzat şahit oldum.

Kur’an da Münâfikûn (münafıklar) adında bir süre vardır. Bu sürenin 4. âyeti şöyledir:

وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ 

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?” (63/ Münâfikûn:4)

Ayet-i Kerimenin ifade ettiği gibi ağzı lâf yapan, kıran tuvalet giyinen niceleri var ki görünüşlerinin aksine içleri bomboştur. 

Sünnet, Peygamberimizin Arap olarak, baba olarak yaptıkları değil, Resulüllah olarak yaptıkları, diğer bir ifadeyle “sünnet-i hüda” denilen ibadet cinsinden yaptıklarıdır. Peygamberin her yaptığı sünnet olamaz. Peygamberin mescidinde kilim, halı gibi bir şey yoktu. Böyle kumlu bir zeminde ayakkabı ile namaz kılmak tabiî dir. Ayakkabı ile Peygamber namaz kıldı diye bizimde ayakkabı ile kılmamız veya Peygamber öyle yaptı diye çatal kaşıksız yemek yememiz sünnettir denilebilir mi?

Sarık, Arapça eserlerde “emame” diye geçer. Emame, başta olan her örtü şekline denir.

Başa örtü örtmek (emame), Arap olarak yapılan bir şeydir. Güneşten korunmak için Araplar bunu öteden beri uygularlar. O yöre ve iklim şartlarına has bir tatbikattır. Peygamber bunu yaptı diye, ihtiyaç duyulmayan bölgelerde tatbik edilmesi sünnet değildir.

Sarıkla kılınan bir rekât namaz, sarıksız kılınan şu kadar rekâttan üstün veya 70 kat daha sevaplıdır gibi sözlerin hiçbirisinin aslı yoktur, uydurma sözler olup bu hususta sahih tek bir hadis mevcut değildir.

Peygamberimiz zamanında Müslüman olanla olmayanların giysileri aralarında bir fark yoktu. Peygamberimiz kırk yaşına kadar nasıl giyindi ise, kırk yaşından sonra da aynı giyinmeğe devam etti. Peygamber olduktan sonra giysisini ve biçimini değiştirmedi.

Peygamberimiz, sıcak mevsimin hâkim olduğu Arabistan’da değil de meselâ Rusya gibi soğuk bir bölgede yaşamış olsaydı, Arabistan’da ki giysileri giymesi mümkün olur muydu?

Peygamberimizin giysi şekline sünnet denilmiş olsa, yeryüzü Müslümanlarının o şekli tatbik etmesi gerekir. Böyle olunca bu insanlar dış görünüşleriyle birbirine benzediğinden dolayı onları bir nevi öldürmüş olursunuz.

Peygamberimiz hiçbir renk’e karşı olduğunu ifade eden bir beyanatı olmamıştır.

Yeri geldi, siyah giydi, yeri geldi beyaz veya yeşil veya başka bir renk.

Yeşil giymeyi sünnet zannederseniz Peygamberimizi tanımadığınızı ortaya koymuş olursunuz.

Yeşil giymek sünnet olmuş olsaydı, Müslümanların bulunduğu ülkeler yemyeşil hale gelir, adeta spor sahasına dönüştürülürdü.

Düşünebiliyor musunuz, ayni şekil ve aynı renk giyen insan yığınları?

Böylece bu insanları öldürmüş olursunuz.

Peygamberimizin ifadesiyle:

“Allah sizin suretlerinize, biçimlerinize bakmaz, kalplerinize ve yaptıklarınıza bakar”.

Giyimde iki unsur dikkate alınmalıdır:

1- Giyilen şeffaf olmayıp teni göstermeyecek.

2- Vücut hatlarını ortaya çıkaracak şekilde dar olmayacak.

Bu iki kural erkek-kadın ayırımı yapılmadan geçerlidir.

Kadınların giysisi için mangalda kül bırakmayanlar, bir de kendi giysilerine baksınlar, ne derece bu iki kurala uyup uymadıklarına karar versinler. Bu, önem arz etmektedir.

Mevlâna’ya bir zat gelip sorar:

– Efendim, kuşak sünnet midir, sünnet ise nasıl bağlanır, kaç metredir?

Mevlâna derki:

– Neden soruyorsun?

Adam derki:

– Peygambere benzemek için gerekli elbiseyi diktirip giydim, ayaklarıma sandalet aldım. Kuşak kullanmak istiyorum, nasıl olursa sünnet olur, onu soruyorum.

Mevlâna bu adama şu tarihî cevabı verir.

– Sen bu kafa ile benzesen, benzesen Ebu Cehile benzersin, çünkü o, dış görünüşü ile Resulüllah’a benziyordu, sûret değil, sîret (gidişat) önemlidir.

Mevlâna’nın cevabı bu hususta bize her şeyi anlatıyor.

31 Mayıs 2013

Hasan Karagüzel

http://medyabar.com/koseyazilari/6094/sekilci-muslumanlar.aspx

Yorumlar

Yorum yap