71) CAHİL AMERİKA

Yayin Tarihi 18 Kasım, 2008 
Kategori SOSYAL

 CAHİL AMERİKA

image00130.jpg  

Pulitzer ödüllü Chris Hedges ‘İki Amerika’yı entelektüel Amerika ile cahil Amerika’yı anlattı.

İki Amerika var. Bir yanda yazı temelli, artık azınlık durumundaki  okuryazar Amerika. Karmaşıklıkların üstesinden gelebilir ve illüzyonu hakikatten ayırt etmek için gerekli entelektüel vasıtalara sahiptir. Çoğunluğu teşkil eden öteki Amerika ise temeli gerçek dışılık olan bir inanç sisteminde yaşar.
Öteki Amerika, bilgi edinmek için mâhirce manipüle edilen görüntülere bağımlıdır ve kendisini yazı temelli okuryazar kültüründen koparmıştır. Yalanları ve gerçekleri tefrik edemez. Basite indirgeyici, çocukça masallar ve klişe laflarla bilgilenir. Muğlaklık, ince ayrıntı ve kendi hakkındaki düşüncesi onu kafa karışıklığına savurur. Bu bölünme, ırk, sınıf veya cinsiyet bölünmesinden, köylü-kentli, inananlar-inanmayanlar, kırmızı eyalet-mavi eyalet bölünmesinden çok daha fazla bir şeydir ve kapanmaz bir çatlak oluşturarak ülkeyi muhasım taraflara ayırmıştır.Okuma yazma bilmeyen 42 milyon yetişkin Amerikalı var ki bunların arasında lise diplomasına sahip yüzde 20’lik bir kesim mevcut; 50 milyon Amerikalı ise dördüncü yahut beşinci sınıf düzeyinde okuma-yazma biliyorlar. Toplam nüfusun üçte biri cahil cühela yahut güç bela okur yazardır. Sayıları ise yılda 2 milyon civarında artıyor. Ne ki okuryazar denilenler bile işbu görsel temelli hayata ricat ediyorlar. Lise mezunlarının üçte biri okulu bitirdikten sonra kitabın kapağına bile dokunmuyor. Birleşik Devletlerde yaşayan ailelerin yüzde sekseni, geçen yıl bir kitap bile satın almadı.

Cahiller nadiren oy kullanır ve kullandıkları zaman da metin bilgisine dayalı karar verme yeteneğinden yoksun bir şekilde kullanırlar. İmajların rahatlatıcı diliyle konuşmasını öğrenmiş Amerikadaki siyasi seçim kampanyaları, ucuz slogan ve güven verici kişisel hikayeler karşılığında gerçek fikir ve politikalardan uzak durmaktadır. Siyasi propaganda kendisini artık ideoloji olarak gösteriyor. Siyasi seçim kampanyaları deneyim oldu. İdrak yahut özeleştiri yeteneği gerektirmiyor. Keyif ve mutluluk, yetkilendirme ve ebedi kurtuluştan mütevellit sahte dini hisleri ateşlemek üzere tasarlanıyor. Başarılı kampanyalar, değişken hisleri, dürtüleri ve ruh hallerini ki çoğu bilinçdışıdır, manipüle eden dikkatlice hazırlanmış psikolojik vasıtalardır. Bireyselliği öldüren, akılsızlığı besleyen bir vecd hali yaratırlar. Sonsuz bir şimdiki zamana iterler bizi. Artık hafıza kaybı yaşamakta olan bir ulusa gıda temin ederler. İçerik, tarih veya gerçeklik değil tarz ve öyküdür politikaya ve hayatımıza yön veren. Mutlu illüzyonları tercihe şâyan buluruz. İşe de yarar zira Amerikalı seçmenlerin çoğu -daha iyi bilmesi gerekenler de buna dâhildir- sloganlar, gülücükler, neşeli aile tabloları, hikayeleri ve adayların -öyle algılanan- samimiyeti ve çekiciliği karşılığında oylarını gözü kapalı bir şekilde sandığa fırlatırlar.

Seçim kampanyaları bir kez bittikten sonra cahiller ve yarı cahiller artık güçsüzlükleriyle başbaşa kalırlar. Çocuklarını, işini gerektiği gibi yapamayan kamu okullarından koruyamaz durumdadırlar hâla. Kendilerini haciz ve iflasa sürükleyen yırtıcı kredi sözleşmelerini, konut ipotek kağıtlarının karmaşıklığını, kredi kartı sözleşmelerini ve konut varlıklarına dayalı kredileri (equity lines of credit) hâla anlamazlar. İlaç şişelerindeki talimatlardan banka formlarını – araba kredisi, işsizlik sigortası başvuru formu ve sigorta kağıtlarını – doldurmaya kadar ufak tefek ama temel gündelik işleri yapabilmek için boğuşup dururlar. Markalara rehin olmuşlardır. Markalar imajlarla ve sloganlarla gelirler. Anladıkları zaten imajlar ve sloganlardır. Pek çoğu yemeklerini fast food’da yerler ama bu sadece ucuz olduklarından değildir zira menüden değil resimlerden sipariş verme imkanları vardır. Ve onlara hizmet eden cahil ya da yarı cahiller, tuşları semboller ve de resimlerle işaretlenmiş yazar kasalara siparişleri girerler. Bizim cesur yeni dünyamızdır bu.

Post-literati toplumunun siyasi liderlerinin ehil, samimi veya namuslu olmaya ihtiyaçları yoktur. Sadece bu niteliklere sahip görünmeleri yeterlidir. En çok ihtiyaç hissettikleri şey bir hikayedir. Hikayenin gerçek olması ise yersiz ve ilgisiz bir meseledir. Hakikatlerle hepten kavgalı olabilir, sorun değil. Hikayenin tutarlılık ve hissi cazibesi başta gelir. Politik tiyatrodaki en temel kabiliyet ve tüketici kültürü, hiledir. Hilebazlar başarılıdır. Hile ustası olmayanlar başarısız olurlar. Görüntü ve eğlence çağında, anlık hazlar çağında, arayış ya da isteklerimiz arasında namus yer almaz. Bize, her ne olmak istersek onu olabileceğimizi, yeryüzündeki en büyük ülkede yaşadığımızı, bize üstün mânevi ve fiziki nitelikler bağışlandığını, şan ve şeref dolu bir geleceğimizin önceden takdir edildiğini anlatan hikayelerle, beylik laflarla şımartılmak ve eğlendirilmek isteriz ve bu, ya Amerikalılar olarak sahip olduğumuz öznitelikler veya Tanrı’nın inayetinin bizimle birlikte olması yahut da her ikisinden dolayıdır.

Bu bayağı ve çocukça yalanları göklere çıkarma kabiliyeti, onları tekrarlama ve bu iş için vekil olarak tayin edilenlere sonsuz haber döngüleri içerisinde tekrarlatmak, bu yalanlara tartışma götürmez bir hakikat havası katar. “Yapabiliriz”, “maverik”, “değişim”, “kürtaj karşıtı”, “umut” veya “terörle savaş” gibi kelime ve ifadeleri besler dururuz. Düşünmemek insana kendisini iyi hissettirir. Yapmamız gereken tek şey, yapmak istediğimizi hayalimizde canlandırmak, kendimize inanmak ve dünyayı arzularımıza uyduran, ister Tanrısal ister ulusal, içimizdeki gizli güçleri harekete geçirmektir. Gerçeklik, ilerlememize mâni değildir.

Princeton Review, 2000 Al Gore-Bush, 1992 Clinton-Bush-Perot, 1960 Kennedy-Nixon ve 1858 Lincoln-Douglas tartışma zabıtlarını analiz etti. Bir okuyucunun konuşma metnini kavrayabileceği asgari eğitim standardını gösteren standart bir kelime dağarcığı testi kullanarak bu zabıtları inceledi. 2000 yılında yapılan tartışmalarda George W.Bush altıncı sınıf (6.7), Al Gore ise yedinci sınıf (7.6) ;1992 tartışmalarında, Bill Clinton yedinci sınıf (7.6) George W.Bush altıncı sınıf (6.8), H.Ross Perot altıncı sınıf (6.3); John F. Kennedy ve Richard Nixon, her ikisi de onuncu sınıf (10); Abraham Lincoln onbirinci (11.2) ve Stephen A.Douglas onikinci sınıf (12.0) düzeyinde konuşmuşlardı. Kısacası, bugünün siyasi söylemi, 10 yaşındaki bir çocuğun veya altıncı sınıf bir okuma düzeyine sahip kişinin idrakine hitap etmektedir. Bu düzeydeki bir idrake hitap etmektedir çünkü Amerikalıların çoğu bu düzeyde düşünür ve bu düzeyde eğlenirler. Ciddi film, tiyatro ve sanatkarâne ifadenin, gazete ve kitapların, Amerikan toplumunun sınırlarında dolaşması da bu yüzdendir. Voltaire, 18.yy’ın en meşhur adamıydı. Bugünün en meşhur “kişisi” Mickey Mouse.

Post-Literati dünyamızda fikirler ulaşılamaz olduğundan dolayı sürekli bir tembih / uyaran gerekiyor. Haberler, siyasi tartışmalar, tiyatro, sanat ve kitaplar, fikirlerin gücü üzerinden değil eğlendirme kapasiteleri üzerinden muhakame ediliyor. Kendimizi ve toplumumuzu gözden geçirmeye zorlayan kültürel ürünler seçkinci ve anlaşılmaz olarak kınanıyor. Hannah Arendt, kültürün pazar malı olmasının sefilleşmesine yol açacağı ve bu durumun toplumdaki rollerini -iyi okuyan ve kendilerini yetiştirmiş kişiler olmalarına rağmen – “Hamlet’in” “Aslan Kral” kadar eğlendirici ve belki de eğitici olduğuna kitleleri ikna etmek olarak gören entelektüel yeni bir meşhurlar sınıfı yaratacağı uyarısını yapmış ve şöyle demişti: “Mâzinin nice yazarları var ki dalgınlık ve ihmal yüzyıllardan sağ salim çıkmışlardı ancak söyleyeceklerinin eğlendirici versiyonunun sağ kurtulup kurtulmayacağı hâla açık bir sorudur.”

Yazı temelli toplumdan görsel temelli topluma doğru yaşanan değişim, toplumumuzu dönüştürdü. Nüfusun büyük kesimi, özellikle de Hıristiyan sağdakiler ve tüketici kültüründe yaşayanlar, gerçeklerden demir aldılar. Hakikati araştırma ve artan içtimai ve iktisâdi hastalıklarımızla rasyonel bir şekilde başa çıkma kapasitesinden yoksunlar. Açık seçiklik, eğlence ve nizam derdindeler. Açık seçik olma kuralını dayatmaya hazırlar bilhassa da onların konuştuğu gibi konuşmayanlara ve onların düşündüğü gibi düşünmeyenlere. Demokrasilerin tüm geleneksel vasıtaları kullanışsız; bilimsel ve tarihsel hakikatler, olgular, haberler ve rasyonel tartışmalar, onları kullanma kapasitesinden yoksun bir dünya’da kullanışsız vasıtalardır.

Barack Obama’nın önüne geçemeyeceği harab edici bir iktisâdi buhrana doğru giderken, insafsızca bir köşede duran milyonlarca Amerikalı olacak. Evleri haczedilirken, işlerini kaybederken, iflas ilan ederken ve cemiyetlerinin çöküşünü izlerken irrasyonel fantezilere daha fazla kapılacaklar. Gerçeklerden kaçışın saçma formlarını gittikçe daha fazla teklif edecek modern Pied Pipers’lar – kurumsal danışmanlarımız, şarlatan vaizlerimiz, tv haber dünyasının meşhurları, kimseye muhtaç olmama / kendi kendine yetme guruları, eğlence endüstrimiz, politikacı demagoglarımız – tarafından şaşaalı ve yıkıcı illüzyonlara sevkedilecekler.

Açık toplumumuzun esas değerleri, bir kimsenin kendi kendine düşünüp bağımsız sonuçlara ulaşması, akıl ve hissi müşterek bir şeyin yanlış olduğuna işaret ediyorken karşı görüş ifade etmek, öz eleştiri, otoriteye meydan okumak, tarihi gerçekleri anlamak, gerçekleri yalanlardan tefrik etmek, değişimi savunmak ve mânevi ve içtimai bakımdan kabul edilebilir başka görüşlerin, farklı var oluş yollarının varlığını kabul etmek yitip gidiyor. Obama, bu cehaleti ve irrasyonelliği kendine çekmek, kendi avantajına manipüle etmek için kampanya fonundaki yüz milyonlarca doları harcadı ancak bu kuvvetler, bizi bekleyen korkunç gerçeklerle bir kez sürtüşmeye başladığında onun en ölümcül intikam tanrıçası olduklarını tecrübeyle ispat edeceklerdir.

Chris Hedges

Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın

 

Yorumlar

“71) CAHİL AMERİKA” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. Ertuğrul Kapusuzoğlu yorum tarihi 18 Kasım, 2008 11:37

    Bir Türk’ün, bir yabancı, bir Avrupalı, hele hele bir Amerikalı karşısında aşağılık kompleksine kapılmasını bir türlü anlayamamışımdır.

    Üç küçük anekdot anlatmak için, Adaşım sayın Aydın’ın hoşgörüsüne sığınacağım.

    Üç beş yıl arayla okuttuğum iki öğrencim, aynı hocanın öğrencisi olarak Almanya’da karşılaşır ve dost olurlar.
    Birlikte iş yapmaya başlarlar ve başarılı da olurlar.
    Daha sonra Türkiye’ye gelirler ve hocalarını birlikte ziyaret ederler.
    Çarpıcı iddiaları şu; “Birisi benim oğlum Almanya’da milletvekili olacak” derken, diğeri; “Hayır, benim oğlum Alman cumhurbaşkanı olacak” demektedir.
    Onlara göre; fazla bir zekaları olmayan Almanya’da bunu başarmak mümkündür. Yeşiller partisi başkanı olan Sayın Cem …. bunun örneğidir.

    Yeğenimin kızı Almanya’da okul birincisi olmuş. Bunu nasıl başardığını sorduğumda; “Türkiye’de olsam okul birinciliği zor olur amca; ama Almanya’da çok kolay; çünkü bizim gibi zeki değiller.” diye cevap verdi.
    Elbette bunlar beni şaşırtan şey değiller.

    Son küçük örneğim, bir Amerika seyahatinden dönen dostumun anlattığı şey.
    Mesela kasaya on iki lira vermeniz gerekiyor. Siz bir yirmi lira bir de iki lira veriyorsunuz. Kasanın size kolayca on lira vermesi gerekir.
    Amerikalılar bu tür basit bir para üstü metodunu bir türlü anlayamıyorlar.

    Kendimizi ve kabiliyetlerimizi tanıdığımız gün pek çok şeyi halledeceğimize inananlardanım.
    Kendimizi…
    Elbette özellikle de tarihimimizi.
    Türklerin kaç defa devlet kurup yıktığı ve bir şekilde “Kavimler göçünü başlattığı dönemde, Avrupa’da Alman, İngiliz, Fransız, Hollandalı, Çek, İtalyan, şu bu gibi isimler yoktur.
    Araştırın, en eskisinin tarihi bin yıla varmaz, çoğu beş yılda kalır.
    Tarihin bir kesinliği vardır. Gelecekte var olan milletler, geçmişte var olan milletlerdir.
    Sayıyla…

Yorum yap