70) AĞIT-MİZAH İLİŞKİSİ ÜZERİNE

Yayin Tarihi 1 Ekim, 2008 
Kategori KÜLTÜREL

Ağıt-Mizah İlişkisi Üzerine

image00151.jpgNe deyim de ne söyleyim,

Ölü bizim olmayınca.

Birer birer tükenir mi,

Kırkar kırkar ölmeyince.

 Halk Edebiyatı ’tür’lerinden olan ağıt, “insanoğlunun ölüm karşısında veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme, korku, telâş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, isyanlarını, talihsizliklerini düzenli-düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türküler” şeklinde tarif edilmektedir (Elçin 1986: 209). Tanımdan da anlaşılacağı gibi, ağıt söyleme/etmenin öncelikle bir ’gelenek’inin olduğu görülmektedir. Ağıt yakma geleneği, zaman içerisinde ’ağıt’ türüne ait metinlerin ’sabitlenmesini’ sağlamış olmalıdır. Bu sabitlenmede, ezgi de önemli rol oynamaktadır.

Ağıtların konusu öncelikle ’ölüm’, ikinci planda ise ’ayrılık’tır. Düğünlerde söylenen kına türküleri ile, gençleri askere uğurlarken söylenen türkülerde de ’ayrılık’ konu edilmektedir. Fakat bunları da birer ağıt olarak kabul etmek gerekecektir.

’Ölüm’ün, ’ayrılık’ın verdiği acı ve ıstırabın dile getirildiği ağıt metinlerinde ’mizahî’ bir karakter acaba mevcut mudur? Bu soru -şayet cevaplandırılabilirse- gerçekten önemli görünmektedir. Yazımızın sonuç kısmında, bu yazıda incelediğimiz metinlerin ’tür’e ait niteliklerini açık bir biçimde ortaya koyabilmek için, ’fıkra’ türü ve bu tür etrafında oluşmuş bazı kavramların tanımlanmasına ihtiyaç vardır:

Fıkralar, kısa ve özlü anlatımı olan nükteli ve güldürücü hikâyeler olup, bunlar daha ziyade ’sözlü edebiyat’ın malıdır. Fıkralar, anlatımı sırasında “kelimelerin seçimi, tasvir biçimi, diyalog çatısı, konu seçimi ve hedef belirlemesi” ve “küçük hacimli kompozisyonu” ile diğer Halk Edebiyatı türlerinden ayrılır (Yıldırım 1998: 221). ’Nükte’, “iyi düşünülmüş, ince ve örtülü mânâlar taşıyan, yarı şaka yarı ciddi sözlerin genel adı”dır ve ’nükte’de gülme, amaç değil sadece bir araçtır (Tural 1993: 119). ’Lâtife’, “hoş bir anlatımla dinleyeni o atmosferin içine sokabilen bir tahkiyeli tür” (Tural 1993: 122); ’nekre’ ise “hoşa giden gülünç, tuhaf, ince bir alay taşıyan sözler söylemek, hikâyeler anlatmak” anlamına gelmektedir. Bizler nekrede sadece sözü anlatan kişiye güleriz  (Tural 1993: 119). ’İroni’, “anlatılmak istenenin aksini söyleyerek alay etme”, ’satir’, “hüküm verirken var olan kini gösteren, birine ya da bir şeye karşı alay etmek suretiyle hücum”, ’humor’ ise “fizikî, kültürel ve psikolojik yönleriyle karmaşık bir varlık olan insanın sosyal ilişkilerinde yüklendiği fonksiyonla önem kazanmak” anlamlarına gelmektedir (Eker 2003: 65).

’Fıkra’ türü ile ’ağıt’ türü, “icrâ töresi/geleneği” bakımından karşılaştırılabilir: Bunlardan ’ağıt’ın bir icrâ geleneğinin, eski ’yuğ’ törenlerinden bugüne kadar oluştuğu görülmektedir. Bu icrâ geleneği bir anlamda ’ağıt’ türünün şekil, müzik vb. bakımlardan bazı karakteristik özelliklerinin belirginleşmesini (=sabitlenmesini) sağlamıştır. Fakat ’fıkra’ türü için böylesi bir icrâ töresinin varlığı düşünülemez; çünkü fıkralar bir sohbet esnasında daha ziyade ’örnek’ göstermek maksadıyla anlatılmaktadır. Bu yüzden fıkraların ’tür’ olarak şeklî anlamda ağıt gibi bir ’kalıplaşma’yı gerçekleştirdiğini söylemek zor olsa gerektir.

Ağıt ve fıkra türüne ait bu ön bilgilerden sonra, tespit edebildiğimiz örneklerden birisi üzerinde durabiliriz:

Çerkez [Kasım Ağa’nın] Ağıtı

Kayseri’de yaşayan Afşar Türkmenlerinden 1940’lı yıllarda Fahri Bilge tarafından derlenen ağıt ve hikâyesi şöyledir:

Yaslıpınar köyünde Kasım adlı bir Çerkez ölmüş. Ailesi, efradı ağıtçı bir Avşar kadını getirerek ağıt yakmasını istemişler. O da şunları söylemiştir:

Ne deyim de [ne] ağlayım

Ölü bizim olmayınca

Birer birer tükenir mi

Kırkar kırkar ölmeyince

Ağaçtan atına binmiş

Yönünü evine dönmüş

Kundup suyu erişmemiş (1)

Ölmüş, Kasım Ağa’m ölmüş

Hastalıktan sızılıyor

Eve kâğıt yazılıyor

Yüreğinde sızısı var

Kundup suyun arzuluyor (FB 426: 163).

Söz konusu ağıtta ölen kişi bir Çerkez beyidir. Kayseri-Pınarbaşı’nın Çerkez Akviran köyünde ölen bir Çerkez beyi için aynı ilçenin Hassa köyünden Kamer Karı’nın söz konusu ağıtı söylediği kaydedilmektedir (2). Fakat bu ağıtta dörtlük sayısı birdir. Bu ağıtın zaman içerisinde Türkmenlerin yaşadığı İç Anadolu Bölgesinde yayıldığı ve çeşitlendiği anlaşılmaktadır. Tufanbeyli (Adana) ilçesinde aynı ağıtın “zalim bir Avşar beyi”nin ardından söylendiği görülmektedir (3). Aynı ağıt, Kalecik (Ankara) ilçesinin Hançılı köyünde ise, aynı köyden Alevî inancına mensup Çivi Bibi’nin, komşu Sünnî Demirtaş köyüne ağıt yakmaya getirilmesi vesilesiyle söylenmektedir (4).

Yukarıda metnini verdiğimiz ağıt ile Kamer Karı’nın yaktığı ikinci ağıt bir Çerkez beyi için Afşar Türkmenlerinden olan kadınlar tarafından söylenmiştir. Şükrü Elçin’in “Ağıt Fıkrası” ismini verdiği ağıt ise, “zalim bir Avşar beyi”ne ağıt söylenmektedir. “Birer birer tükenir mi?” başlıklı fıkrada ise ağıt “Sünnî bir ağa”ya söylenmektedir. Ağıtçı kadının, zorla ağıt söylemeye götürüldüğü, onun da ölen kişinin iyi yanlarını ağıtında dile getirmek yerine ’olumsuz’ ve ’mizahî’ yanlarını vurguladığı görülmektedir.

Anadolu’ya 93 Harbi’nden (1877-1878) sonra Kafkaslardan gelen Müslüman ahalinin Osmanlı topraklarına yerleştirildiği bilinen bir hakikattir. Kafkaslar’da yaşadıkları bölgelere coğrafî bakımdan benzeyen yerlerden birisi Kayseri-Uzunyayla mıntıkası olmuştur. Çerkezlerin iskânı sırasında Afşar Türkmenleriyle Çerkezler arasında pek çok ’tatsızlık’ların olduğu, bunun ’türkü’lere de aksettiği bilinmektedir (5).

Yukarıdaki ağıtla, ilk çeşitlenmedeki ’ağıt’ta ’mizahî vurgu’nun belirginleşebilmesi için Çerkezlerin ’ağıt’ söylemeyi bilmemesi gerekirdi. Halbuki Afşarlar kadar yaygın ve canlı olmasa da Çerkezlerin de ölülerine ağıt söyledikleri bilinen bir hakikattir (6). Çerkezlerin (çeşitlenmelerde “zalim Avşar beyi”nin ve “Sünnî inanca mensup bir ağa”nın) birer birer ölmesiyle tükenmeyecekleri, öleceklerse “kırkar kırkar”/ “kırkı birden”/ (diğer çeşitlenmelerde “beşer beşer” ve “beşer onar”) vefat etmeleri söylenmektedir. Hiçbir ağıtta böylesi bir dilek doğrudan söylenemez; bu ifadeler ancak mizahî tarzda ifadeler olarak değerlendirilebilir. Yukarıdaki ağıt metninin diğer üç çeşitlenmesine baktığımızda, bu ilk dörtlüğün muhafaza edildiği, değişik ortamlardaki ağıt merasimlerinde bu dörtlüğün söylendiği görülecektir.

Yukarıda verilen ağıtın ikinci ve üçüncü dörtlüklerinde anlatılanlar için de şunlar söylenebilir: Her iki dörtlükte de “kundep-psı” adı verilen bir çeşit ’kışlık ayran’dan söz edilmektedir. Ölen Kasım Ağa’ya ruhunu teslim etmeden evvel bu ayranın ulaştırılamadığı, şayet ulaştırılmış olsaydı, belki de iyileşeceği mizahî bir tarzda anlatılmaktadır. Bir anlamda Kasım Ağa, bu ayrandan kendisine son nefesinde verilemediği için, gözü açık gitmiştir. Bu ifadelerden Afşar Türkmenlerinin, Çerkezlerin içtiği bu ’ayran’ ile alay ettikleri anlamı çıkmaktadır.

 ’Tür’ler Arası Geçiş Sorunu

Folklor ürünlerine ait ’tür’ler arasında geçişlerin var olduğu bilinen bir gerçektir. Bu hususta görebildiğimiz iki makaleden ilki Saim Sakaoğlu’na aittir. Bu makalede atasözleri ve bilmecelerdeki ’fıkra’msı nitelikler üzerinde durulmuş, ayrıca ’fıkra’ metinlerinde yer alan ’bilmece’ türüne ait nitelikler ele alınmıştır (bk. Sakaoğlu 1982). A. Berat Alptekin’e ait olan diğer makaledeyse, ’ağıt’ metinlerinde geçen ’masal’, ’efsane’ ve ’halk hikâyesi’ne ait unsurlar üzerinde durmuştur. Makalede, Çukurova’dan derlenen ağıt metinlerinden yola çıkılarak şöyle bir değerlendirme yapılıyor:

 ”… ağıt metinleri, şiir özelliği ile de olsa, efsane, masal ve halk hikâyesi ile de benzerlikler göstermektedir. Netice itibariyle bu tür metinlerin, örnekleri fazla olmamakla beraber, ağıtların içinde de olabileceğini belirtmek isteriz.” (Alptekin 1992: 15).

Yaşar Kemal, Ağıtlar kitabının 2. baskısına yazdığı ’önsöz’de ’ağıt’ türünün diğer türlere ’’geçiş’i hakkında şunları yazıyor:

 ”Kına ağıdına kimi yerlerde kına türküsü de diyorlar. Kimi yerde de kına ağıdı halay olmuş. [Osmaniye] Kadirli’nin Bahçe köyünde, şimdi Osmaniye ilçesine bağlandı, 1939 yılında öğretmen vekilliği yaptığımda İbrahim Poçulu Avşar Ağıdı adında, o zamana kadar hiç görmediğim çok ağır, ritmleri çok derinde olan bir halay çekmişti. Ardından da Kına Ağıdı halayını oynamıştı. Kına Ağıdı halayı bir geline kına yakılmasını, ata bindirilmesini, önce acısını, sonra da sevincini anlatıyordu. Avşar Ağıdı çok ağır, figürleri belli belirsiz bir halaydı. Çok derindeydi ritmi. Şimdiye kadar böylesine ince ritimli bir oyun görmedim. İnsanın iliklerine işleyen bir lirizmi vardı.(…) Kozanoğlu Ağıdını Orta Anadolu’da oturak havası olarak söylüyorlar. Çünkü oralarda ağıt geleneği yok.” (Kemal 1992: 42).

Bu bilgi de, önemli görüldüğü için kaydedilmeden geçilememiştir.

Ünsal Özünlü, Gülmecenin Dilleri isimli kitabında, ’metin dili’ açısından ’fıkra’ları üçe ayırıyor. Özünlü, David K. Jordan’ın “Humor or What’s Funny About Esperanto?” (WHIMSY, c. VI, 1988, Arizona State University) adlı makalesinden hareketle, Türk fıkralarını ’metin dili’ bakımından sınıflandırır ve –genellikle- fıkraların üç çeşit gülmece metni özelliği gösterdiğini kaydeder:

Birinci çeşidinde “met[n]in içeriği temel alındığı için”, metin bir dilden diğerine kolaylıkla çevrilebilir. Ana metindeki gülmece ögeleri “soyut anlamlardan çok somut anlamlara yönelik” olduğu için, her dilde karşılığı rahatlıkla bulunabilir. Bu metinler bir bakıma “yazıldığı [söylendiği] dilden bağımsız” metinlerdir (Özünlü 1999: 47). İkinci çeşidinde “yalnızca kaynak dile ilişkin dilbilimsel özellikler yoğun olarak” kullanılmaktadır. Bu tarz metinlerin başka dillerde tam olarak karşılıkları yoktur. Karşılıkları bulunsa bile anlam farkları olabilir. Bu metinler, “kaynak dile bağımlı” metinlerdir (Özünlü 1999: 48). Üçüncü çeşit metinlerde “ana metnin kaynak dildeki özellikleri yoğun olmasına karşın, kültür öğeleri daha baskın” özellikler taşıyabilir. Ana metnin kültürel özelliklerini bilmeden o metni anlamak oldukça zordur (Özünlü 1999: 49). Bu sınıflandırma açısından, yukarıda incelediğimiz metin ve çeşitlenmeleri, ikinci ve daha çok da üçüncü çeşit metin özelliği göstermektedir.

Fıkraların üçüncü ve ikinci tip metin olma özellikleri sebebiyle, bunlarda ’söz’, ’hareket’ ve ’karakter’ komiği unsurları da ön plana çıkmaktadır. Bu yüzden Anadolu-Türk sözel kültür geleneği dairesinde birtakım ’ağıt’ların -zaman içerisinde- mizahî nitelikte birer ’fıkra’ kimliğine büründüğü kanısındayız.

Prof. Dr. İsmail GÖRKEM

 KAYNAKÇA:

ALPTEKİN, Ali Berat (1992). “Masal, Halk Hikâyesi ve Efsanelerin Ağıtlarda İşlenişi”, Erciyes, c. XV, S. 178, (Ekim 1992), s. 13-15.

BAJ, Jabaghi (2000). Çerkezler, Ankara: İtalik Yay.

EKER, Gülin Öğüt (2003). “Fıkralar”, Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, cilt 3, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay., s. 63-130.

ELÇİN, Şükrü (1986). Halk Edebiyatına Giriş, (Gözden geçirilmiş ilâveli yeni baskı), Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

ELÇİN, Şükrü (1990). Türkiye Türkçesi’nde Ağıtlar; Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

FB 426: A. Arifî [Fahri Bilge], [Defter],  Kayseri 1938-1941, Millî Kütüphane İbn Sina Yazmaları, Nu.: Yz. FB. 426.

GÖRKEM, İsmail (2001). Türk Edebiyatında Ağıtlar: Çukurova Ağıtları (İnceleme-Metinler), Ankara: Akçağ Yay.

GÖRKEM, İsmail (2002). Yeni Bilgiler Işığında Dadaloğlu ve Şiirleri, Ankara: Bilge Yay.

İLKNUR, Miyase (2001). Bahçe Biziz Gül Bizdedir, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.

KALKAN, Emir (1982). “Afşarlar”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 19 (Ağustos 1982), s. 23-76.

KEMAL, Yaşar (1992). Ağıtlar, İstanbul: Toros Yay.

ÖZDEMİR, Ahmet  Z. (1985). Avşarlar ve Dadaloğlu, Ankara: Dayanışma Yay.

ÖZÜNLÜ, Ünsal (1999). Gülmecenin Dilleri, Ankara: Doruk Yayıncılık.

SAKAOĞLU, Saim (1992). “Folklor ve Halk Edebiyatı Mahsulleri Arasındaki Münasebetler”, Efsane Araştırmaları, Konya: Selçuk Üniversitesi Yay., s. 110-114.

TURAL, Sadık (1993). “Nekre ve Nükte Kavramlarının Kültür İçindeki Yeri ve Fonksiyonları”, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara: Ecdâd Yayım-Pazarlama, s. 115-122.

YILDIRIM, Dursun (1998).”Fıkra Türü”, Türk Bitiği: Araştırma / İnceleme Yazıları, Ankara: Akçağ Yay., s. 221-231.

NOT: Yazının gelişmiş bir versiyonu için şu makalemize bk. “Anadolu-Türk Ağıtlarının Mizahî Karakteri Hakkında Bir Değerlendirme”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy Armağanı), S. 2006/1, s. 153-167.

(1)- “Kundup suyu: Ayranın haftalarca bekletilerek fazla ekşitilmesi ile husule gelen bir nevi içki. Çerkezler bunu çok kullanırlarmış.” (FB 426: 163). “Kundep-psı: Kışın ayran yerine içilen, kaynatılmış yoğurdun yaz mevsiminde dört ay müddetle bekletilmesiyle yapılan kışlık yoğurt. Bir bardak kundep suyu, çok ekşi olduğu için, normal günlük ayranın 3-4 bardağına bedeldir ve kesinlikle içki değildir.” (Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 4. sınıf öğrencisi Berk Gök’ün 23 Kasım 2005 tarihinde verdiği bilgi). Bu bilgi, söz konusu içilen ’şey’in ’içki’ olmadığını ifade ediyor; durum böyle olunca, ağıt metninde var olan ’mizahî öge’ de tesirini bir hayli kaybetmiş oluyor.

(2)- “Yıllar geçtikçe Avşarlarla Çerkezler birbirlerine komşu olurlar, dost olurlar. Böylece eski hır-gürlü dönem de gerilerde kalır. / İşte tam bu sıralarda Pınarbaşı ilçesinin Çerkez Akviran köyünden tanınmış bir Çerkez Bey’i ölür. Çerkezler çok sevdikleri bu beyin anısını yaşatmak isterler. Avşarlar gibi ağıt söyleyemediklerinden bu konuda bir hayli şaşırırlar. / Sonunda bunun çaresini bulurlar: Avşarların güzel ağıt yaktıklarını bildiklerinden, komşu Hassa köyünden Kamer Karı’ya (Kamer Alkan’a) başvururlar. Ondan beylerine ağıt yakması için ricada bulunurlar. Kamer Karı ünlü bir ağıtçıdır. İlk önce Çerkezlerin bu isteklerine karşı gönülsüz davranır, sonra da istenen ağıdı söyler. Söyler ama içinden de eski kavgalı günleri bir türlü unutamadığından, bu ağıdın son kısmını böyle bağlar: Ne deyim de ne söyleyim / Ölü bizim olmayınca / Teker teker tükenir mi / Kırkı birden ölmeyince ” (Özdemir 1985: 47).

(3)-  Ağıt Fıkrası

Vaktiyle Adana’nın Tufanbeyli ilçesi civarında yaşayan zâlim bir Avşar beyi varmış. Bey ölünce yakınları tanınmış bir ağıtçıyı çağırıp ağıt yakmasını istemiş. Kadın, zâlim bey için ağıt söylemek istememiş ama sonunda ezgi ile şunları söylemiş: Ne deyiyim ne söyleyim/ Ölü bizim olmayışın (olmayınca)/ Birer birer beğ tükenmez/ Beşer beşer ölmeyişin (ölmeyince). NOT: Ağıt tamamlanınca ev halkı ağıtçıyı küfürlerle uzaklaştırmışlar.” (Hasan Kütükoğlu, Kozan). (Elçin 1990: 19).

(4)- Birer Birer Tükenir mi?

Ankara’nın Kalecik ilçesine bağlı Hançılı köyü ağıt yakma geleneğinin güçlü olduğu Türkmen bir Alevi köyüdür. Bu köyden Çivi Bibi lâkaplı yaşlı kadın en iyi ağıt yakan kişi olarak çevre köylere bile nam salmıştır. Bir gün yanıbaşlarındaki Sünni Demirtaş köyündeki cenaze evine götürürler.  Cenaze evine gelen Çivi Bibi’nin Sünni bir ağaya ağıt yakmak pek içinden gelmez. Ama çaresiz kıramayıp gelmiştir bir kez.  Çivi Bibi kendisinden herkesi ağlatacak ağıtlar bekleyen kalabalığı süzerek ağıdına başlar: Ne diyeyim ne söyleyim/ Ölü bizim olmayınca/ Birer birer tükenir mi/ Beşer onar ölmeyince. Çivi Bibi’nin ağıdındaki çivileyici sözleri anlamayan ağanın yakınları ’İşte böyle deyiver bibi’ diyerek memnuniyetlerini dile getirirler.” (İlknur 2001: 57).

(5)-  Rus istilâsı neticesinde Türkiye’ye göçer Çerkezleri devlet Avşarların yurdu olan Uzunyayla’ya iskân etti. Diyarbakır’da sürgün olan Avşar beyi Halit beyin şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Dün gece bir rüya gördüm/ Eskisinden beter derdim/ Uzunyayla baba yurdum/ Çerkez gazzık [kazık] çaktı m’ola” (Kalkan 1982: 71).

İsmi bilinmeyen bir Avşar halk şairinin şiirinden: “Devriyeler toplayak geldiler / Kolumuzu dallarından kırdılar / Yurdumuzu Çerkezlere verdiler / Soğuk sulu Uzunyayla nic’oldu” (Kalkan 1982: 76).

İsmail Görkem’in kitabında  (Görkem 2002: 224-229) yer alan Dadaloğlu şiirleri ile “nic’oldu” ayaklı farklı şairlere ait diğer şiirler (Görkem 2002: 379-382) Afşarların, genel anlamda da Türkmenlerin “iskân” ve “savaş” merkezli olarak çok acı çektiklerini anlatmaktadır. Bunun en sonuncusu da Çerkezlerin Uzunyayla’ya iskân edilmeleri ile yaşanmıştır. Bir anlamda Avşar Türkmenlerinin ’iskân’ ve ’göç’ merkezli yaşadıkları, ’Çerkez’leri konu alan metinlerde ’somutlanmış’ olmaktadır.

(6)- Mr. Bell’in, 25 Eylül 1837 tarihinde Rus kurşunlarıyla şehit olan Kırem Girey’in “eski Çerkez usulü matem merasimi” şöyledir:

 ”Bir adam eceliyle vefat ederse derhal yıkanarak, şehit ise yıkanmadan elbiseleriyle üç, dört saat içinde defnediliyor. Bu ilk cenaze merasimine en yakın komşuları katılıyor. Sonra matem merasimine katılmak üzere her taraftan birçok kimseler evine toplanıyor. Bu münasebetle yapılan merasim şudur: Cenaze meydana getirilmeyip odanın bir tarafına serilen hasır üstüne bir yatak konuyor.  Yatağın üzerine ve etrafına ölünün elbisesi konuyor. Yatağın yapıldığı yer yanındaki duvarda silâhları asılıyor. Odanın içinde ölünün ailesi, akrabasının aileleri oturuyor.  Dul kalan kadın kapı yanında ayakta duruyor. Yatağın her tarafında, akrabadan olan kızlar ya da genç kadınlar oturuyor. Odanın önündeki yeşil çayırlıkta erkekler toplanıyor. Bunlardan biri ağlayarak kapıya yaklaşınca içerdeki kadınlar da ağlamağa başlıyor. Bu adam yavaşça odaya girince ellerini gözlerinin üstüne doğru kaldırıyor. Yatağın kenarında oturan kızlar bunu kaldırıyorlar. Sonra dışarı çıkıyor. Hazır olanlar birer birer matem merasimini bu suretle yapıyorlar. / Köy ahalisinden birisi öldüğü zaman yakını olanlar da olmayanlar da, genç ve ihtiyar hepsi yüksek sesle ağıtlar okurlar. Ölünün güzel meziyetlerini sayarak bir saat kadar ağlarlar. Fakat ihtiyarlar ağlamazlar. Tanıdık ve ahbaplar herkes ölünün evine girince böyle yaparlar. Mezardan dönünceye kadar sükût âdettir.” (Baj 2000: 77-78).

Çerkezlere ait kaydedilen bu bilgiler ile Çukurova’da düzenlenen Türkmen ağıt törenlerinin karşılaştırılması da yapılabilir (bk. Görkem 2001: 93-94).

Yorumlar

“70) AĞIT-MİZAH İLİŞKİSİ ÜZERİNE” yazisina 2 Yorum yapilmis

  1. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 1 Ekim, 2008 11:30

    *EFENDİM,
    BU DEFA 120’DEN İSABET Y.BY,
    ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN.
    AMA!BU İS BURADA BİTMEZ.AYRILIK ÜZERİNE BİR AGIT BULUN:)
    *SANKİ ÖLÜM ÜZERİNE, AGIT;
    YAKILSADA TESİRİ BİRGÜNGECİYOR DA AYRILIK..İNSANIN İCİNDE TUZLU DENİZ SUYUYLA SERTLESMİS KUM GİBİ KALIYOR..
    ”EVLAT ACISINDAN KORUSUN YARADAN”
    AMA KİMSEYEDE YÜREK ESKİTEN COK UZUN AYRILIK VERMESİN..İNSANA NEFES ALDIRMIYOR!
    SAGLIKLI GÜNLER DİLERİZ.SEVDİKLERİNİZLE.

  2. tayfun çapar yorum tarihi 1 Mayıs, 2010 14:05

    çerkez beyin ağıdı kamer karının değil. toklar köyünden çetin önal ın annesi çabucağın kızı havva söylemiştir.

Yorum yap