482) ÇOK DEVLETLİ TEK MİLLET VEYA KENDİNİ TÜRK HİSSETMEK

Yayin Tarihi 9 Temmuz, 2010 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

ÇOK DEVLETLİ TEK MİLLET VEYA KENDİNİ TÜRK HİSSETMEK

bayrak_2.jpg

            Biz bu bildirimizde, halk kültürünün önemi üzerinde durarak, bazı stratejik açılımlar yapmaya çalışacağız. Türk milletinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti gibi devletlerinde “Tek Millet” kavramı ile, millî mensubiyette hissiyatın oluşması ve devamlılığı bakımından, halk kültürünün önemi gibi hususlar üzerinde duracağız. Bu arada kullandığımız terimlerin açıklanmasına da yer vermeğe çalışacağız.  Ayrıca, çalışmamızdan aynı zamanda bazı stratejik sonuçlar çıkarmayı da amaçladık.

            METİN:

            Devletleri yapan ve yaşatan milletlerdir ve devlet idarî bir mekanizmadır. Milletlerin geçmişte ve günümüzde devletleri olmuştur ve olacaktır. Türkler gibi birçok imparatorluk kurabilmiş, tarihin farklı dönem ve coğrafyalarında devletleri olmuş milletlerin günümüzde de çok sayıda devletlerinin olması ve bunların sayılarının giderek artabilmesi doğaldır. İmparatorlukların zamanla tarih olmaları konusunda olduğu gibi, mevcut devletlerin korunmalarında da kollayıcı unsur keza kültürdür. Bu noktada kültür ve onun bilhassa besleyici pınarı olan halk kültürü, iyi korunup kullanıldığı sürece, hem iç ve hem de dış kanamaların önüne geçebilen, aynı zamanda yan tesiri olmayan yegâne ilaçtır. Devlet sayısının artması; kazanan tezgâh ve doyuran kazan sayısının arttığı nispette itibarlı olur. Bu artış aynı zamanda, uluslar ailesi kapsamında dayanışmaya yeni üyeler kazandırır. Böylece aynı milletin farklı fertlerine ait işhane ve aşhaneler edinilir. Bu noktada kederde ve kıvançta birlik olabilmek için, siyasî sınırlar veya devlet merkezlerinin değişik olması sorun yaratmaz. Bu hal, milletin farklı devlet yapılanmalarına rağmen; siyasî, iktisadî, fikrî birliğinin sağlanmış olması demektir ki, bunun harcı kültür ve onun mayası da halk kültürüdür.

            Bu noktada açıklık getirilmesi gereken hususlardan birisi de isim alıştır. Rahmetli hocamız İbrahim Kafesoğlu Türk topluluklarının isim alışları üzerinde ayrıntılı durmuştur.[1][1] Bazen Şırvanşahlar gibi kurucu hanedan aile, bazen Selçuklular, Osmanlılar, Eyyubiler gibi kurucu şahıs, bazen boy, bazen de kurulan coğrafya, Türk devletlerine ad olabilmiştir.  Özbek, Kırkız, Kazak Kumuk, Nogay, Gagavuz gibi bu adlara özel isim ve Türk’e de genel isim denilebilir. Gök Türkler, Hun Türkleri, Safafî Türkleri gibi tamlamalar olabildiği gibi bazen de isimle sıfat birleşmiştir. Türkiye Türklerinin isim alışı bu şekildedir. Özbekistan Türkü tanımının Türkiye bağlamındaki karşılığı Anadolu Türküdür. Bu noktada isim alıştaki farklılıklar ve halen devletinin olması veya olmaması, Türklük genellemesinde hiçbir Türk kesime öncelik veya üstünlük kazandırmaz. Bu noktada belirleyici unsur, milliyete mensubu olmayı hissetmektir. Mensubiyet hissi biraz doğal çevreden gelirken, daha ziyade kazandırılarak verilen bir edinimdir. Doğal çevreden edinilen mensubiyet duygusu da, bir kültürlenme, kültürleşme olayıdır.

            Türkler, zamanın birinde bölünmeğe yüz tuttular ve bölündüler. Şimdilerde birleşmeğe yüz tuttular ve kültürel alan öncelikli olmak üzere birleşiyorlar. Tükler bölünmeden önce Türklüğü bütünleştiren unsur ne idi? Dil mi? Tek olan hangi Türkçe idi ki onun lehçeleri oluştu. Bu dil bir yaşamın ifade biçimi mi idi? Bu yaşamın mahiyet belirleyeni ve birleştiricisi bize göre halkın kültürü idi. Dil birliğinin üzerinde durulmasının sebebi dili konuşan halkın birliğini sağlayan unsurun bilinmesi içindir. Diyalektoloji ile nesneye faklı Türk lehçelerinden verilmiş isimleri karşılaştırabilirsiniz. Ancak belirleyici unsur o nesnelerin faklı lehçelerdeki fonksiyonudur ki, bu kültürdür. Fonksiyon birliğini belirlemekle kültür coğrafyanızı çizmiş olursunuz.

            Bu noktada Türk kültür coğrafyası, sadece ve muhakkak ana dili öz Türkçe olan halklardan oluşmamıştır. Bu coğrafya, Türk kültürünün yapıcısı ve bu kültürün varisi olan halkların demografik nispetlerince malıdır. Bu sahiplenmede sadece demografik oran değil, onların Türklüğe katkıları da başlıca belirleyicilerdendir. Ana dili farklılığına rağmen Türklüğe olan katkıları ise, “kendini milliyetine mensubiyet” ile anlatılır. “Kendini Türk hissediyorsan Türksün” dürün anlamı ve izahı budur. 

            Türk halk kültürü, Türk kültürlü halkların göbek bağıdır. Ortak medeniyet dili, ortak halk kültürü dilinden gücünü alır. Ana dili Türkçe olan halkların arasındaki dil birliğinin sağlanılmasına giden yol, beher Türk cumhuriyetinde ulusal sınırlar içerisinde dil birliğinin sağlanılmasından geçer. Bu gerçeğin işaret ettiği çözüm, ana dili kadar halk kültürü dilindeki ortaklığın aranmasındadır. 3, 5, 7 devletli tek millet olmadan evvel bunlar arasında birlik aranırken bunların beherinin millî olabilmelerinin sağlanılması gerekir.

            Türk kültürlü halkların, ana dili farklılığı gibi nedenlerden hareketle Türk kültür coğrafyasındaki önemlerinin yok sayılması, yani onların Türklüğün dışında tutulmaları, onları etnik milliyetçilik illetine iter ki, bu durumda ise, mono milliyetçilik hastalığının faturası Türklüğe çıkar. Genel Türklük tanımının kapsamına, Türk kültürlülük tanımlamasını da almak, Türk ifadesine özelde bir gölge düşürmez ve millî kimlik yapılanmasındaki töreye de aykırılık teşkil etmez.

            Kırımda, Kıbrıs’ta, Batı Trakya’da ana dili Türkçe olan bu ayrı ayrı Türk toplumların miktarları kadar Azerbaycan’da Türk kültürlü Talış, Türkiye’de de keza Türk kültürlü Nusayri vardır. Türklük sıralamasında bize göre bunlar arasında öncelilik aranılamaz., aranılmamalıdır.

            Türk dünyası için ortak dil aranırken, yukarıda da belirtildiği gibi, daha evvel yapılması gereken arayış, Türk dünyasını meydana getiren devletlerin kendi içlerinde ortak dilin gerçekleştirilmesidir. Tarihi süreç, Türk kültür coğrafyası halkları arasında ortak “halk kültürü dili”ni geliştirmiştir. Bu miras yok sayılmamalıdır.

            Birlikte yaşayan halklardan, sayıca az olanlar, birlikte yaşanılan diğer halk kesiminden, çok kere de miktarca çoğunlukta olandan bir şeyler ister. Kendisinden talepte bulunulan bir şeyler verdiğini söyler ve vermiştir de. Bu isteklerde, aynı dili konuşamamış olma hali edebiyata, “sosyal talepler” hukuki talepler” “demokratik talepler” ve bunların karşılanmaları şeklinde yansır. Yani istenilen ile verilenin sınıflandırmadaki yerleri farklıdır. Bu karmaşa çok kere bilinçli yapılır. Talepte bulunanın dilinin altındakini saklamayı seçmesi, talepte bulunana talebi bilinçli olarak farklı anlama şeklinde yansır. Bir ipte iki cambaz oynamayacağı için, giderek “Duygudaşlık” yani iyi ve kötü günü paylaşma duygusu oluşmaz. Bu noktada giderek olayların murakabesini, halkların birlikteliği adına birilerinin yapması gerekir. Zira geçen “dönem sayısı” artıkça, zamanında gerektiği halde yapılmayanların faturası kabarmaktadır. Bu izahımıza bildirimize aldığımız halk bilimi içerikli 3 ayrı eserden hareketle açıklık getirmeğe çalışacağız. Kısaca bu sosyo kültürel sorunun çözümü “Bunca zaman zarfında Türkçeyi öğretemedik” sızlanması ile mümkün değildir. Konuşma dili kadar halk kültürünün de dili vardır ve daha az önemli değildir.[1][2]

            AB emperyalizmi oryantalistleri vasıtasıyla uzun süre bu uygulamayı yapmıştır ve yapmaktadır. Thomas Bois’in çalışmaları bu münasebetle zikredilebilir.[1][3] Bizim, “Aynı milletin asırlarca birlikte yaşayan halklarıyız” deyip yakın ve uzak geçmişte yaşanan olayların üstünü örtmemiz ve halkı onun yerel psikolojisini yok sayarak tanımış olmamız mümkün değildir. Birlikte yaşayan halklar itibariyle konulan bu teşhis aile fertleri bakımından da geçerlidir. Çok kere aynı çatı altında yaşayan yakınlar, hatta aynı yastığa baş koyan eşler bile birbirlerini yeteri kadar tanımadan bir ömür sürerler veya araya sokulmuş ufak bir nifak sonucu, birlikteliklerini bitirirler. Biz halkbiliminin önemi üzerinde dururken, emperyalist tahriklere fırsat vermeme adına, “gönüllü komşuluk” un önemini anlatmak istiyor, bunun da tanışıklıkla mümkün olduğunu ve tanışıklığın ise, halkbilimi çalışmalarından geçtiğini anlatmak istiyoruz.

            “Folklorun Işığında Kürtlerin Ruhu” isimli bu eserinde Bois; Kürtlerin Ermeni ırkından olduğunu belirttikten sonra, onların fizikî yapıları, zorluklar karşısındaki tavırlarını, basit yaşamlarını anlatıp, zülüm yapmaya müsait olduklarını açıklamaktadır.[1][4] Onun, Kürtler ve Ermenileri aynı ırkın kapsamında mütalaa etmesi, şüphesiz ileriye yönelik kendince politik bir yatırımdır. Yazarın Kürtlerle ilgili teşhislerini ayrı ayrı tartışmayı düşünmüyoruz. Ancak sosyo kültürel ve sosyo psikolojik yapı itibariyle onların hiç de homojen olmadıkları söylenebilir.

            Ayrıca yazar bu eserinde Kürtlerin atasözleri, efsaneleri, masalları, halk destanları, aşk hikâyelerinden örnekler vermekte bu destancı halk ozanlarına dengbej, çirokbej, stranvan denildiğini belirtmektedir.[1][5] Biz bunların ele alınıp benzerleri ile karşılaştırılmaları ve yorumlanmaları üzerinde durmayacağız. Eserdeki çalışmamıza almadığımız atasözü örnekleri üzerinde ayrı bir çalışmamızda duracağız. Evvelce Kürtçe derlenilmiş atasözleri üzerinde bir çalışmamız olmuştu.[1][6]

            Halk ozanlarının yeri ve rolü radyo ve televizyona rağmen kültürleşimde çok farklıdır. Bunlar, temaları yerinden belirler, sazlarıyla sözleriyle derlemelerini sanatlaştırır kendileriyle birlikte sünnet düğünlerinde, gelin toylarında, ev ev, köy köy dolaştırırlar yaşatırlar. Ülkenin herhangi bir yerindeki halk âşıkları yarışması, diğer yerindeki meslektaşını öteki durumuna düşürür ise, o kültür adamı da taşıyıcılığı bölgesinde yapar, kültür yerelleştirilmek durumuna itilmiş olur.

            Yazarın verdiği halk kültürü içerikli tanıtıcı bilgiler arasında halk inançları da vardır. Bu münasebetle periler, iyilik cinleri ve kötülük cinleri, iyi ruhlar ve kötü ruhlar, kayalar, tepeler, dağlar mağaralar, ağaçlarla ilgili bilgiler de vardır.

            Türkiye’de, maalesef aydın sınıfı adına gelişmeleri takip etme durumunda olanlar, yerel fikriyatla ilgili yayınları incelerken, sadece ve sadece silahlanma, maddi kaynaklar, seçim sonuçları ile ilgilenmeği yeğlemişlerdir.

            Bois’in, Kürt halk kültürü ile yaptığı tespitler arasında “sır” “sahipli olma” gibi temaları ve su kültü, ateş kültü, gök kültü, dağ kültü ile ilgili bilgileri rahatlıkla bulabiliyoruz. Bu arada Ortak Türkçe ile yapılamayan bölgesel alan çalışmaları için, çok geçmeden şartlar daha da zorlaşabilecektir.

            Bu konuda şu açıklama, yaşamakta olduğumuz gerçeğin anlaşılması için yeterli olabilir. Doğuda doğulu bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelip, tahsil, askerlik ve memuriyet hayatını doğuda yapmış, doğuyu bildiğini sanan bir kimse olarak, Bois’in yaptığı gibi bu tür araştırmaları okuyunca, kör ve sağır bir ömür sürdüğümüzü söyleyebiliyorum. Oryantalistlerin 100 yıl önce Bazil Nikitinler çıkardıkları düşünülünce ne derece gecikmiş olduğumuz açıklanmış olur.

            Bu psikolojik savaşta Moskova da yerini almış, Sovyetler Birliği oluşmadan evvel de, Doğu Anadolu’ya yönelik halk kültürü çalışmalarını müteakip dönemlerde de sürdürmüştür. Son dönem çalışmaları kapsamında sayılabilecek olanlardan Hüseyin Alişanov’un çalışmasının, bu mahiyette önemli bir çalışma olduğu belirtilebilir.[1][7]

            Hüseyin Alişov’un eseri, farklı bir açıdan önem arz etmektedir. Bu çalışmada hangi Kürt yazar veya şairin hangi Türk yazar veya şairden ne şekilde etkilendiği ve etkilenmediği anlatılmaktadır. Bu bir etkileşim arayışıdır ve araştırılma alanı olarak bize göre önemlidir. Bu çalışmada, amaç bu olmasa da, bize göre, adeta birlikte yaşayan halkların kültürel sentezleri yoluyla millî edebiyattaki mayalanma örneklenmektedir. Bu noktada edebiyatın dili, ana dilin önüne çıkmış olmaktadır. Edebiyat dili ile, edebî dili kastetmiyoruz. Ortak edebiyat kültürünün dilinden bahsediyoruz. Mesela, Tevfik Fikret’in bir şiiri veya Namık Kemal’in bir romanı etkileşim itibariyle tartışılabilmekte ötekileşmenin önü alınabilmektedir. Günümüz itibariyle anadili Türkçe olmayan Anadolu’dan bir şairin veya romancının sanatı aydın sınıfındaki ilgililerce bilinmeyişi bize göre eksiklik olarak algılanmalı. Bu eksiklik farklı ana dilli Anadolu aydınının vatan sevgisi, sosyal sorunlar ve benzeri gibi temalarda birleşmeleri eksikliğine yol açmaktadır. Bize göre bu hal ülkemizde yaşanmaktadır.

            Başka bir örnek bize göre şu olabilir. Yerel dille üretilmiş bir türkü, ortak Türkçe ile daha geniş kitlelere ulaştırılmak istenilmiş olabilir. Ortak Türkçenin ürünü olan bir türkü yerel dille de terennüm edilebildiği olabilir. Bunun ne sakıncası var ve neden yadırgansın. Ortak dilin sahipleri de aynı toplumun fertleridir.

            Azerbaycan Sovyet’i, Sovyetler Birliği’nin genel dış politikası gereğince, Irak’la ve bu arada Irak halk kültürü ve aynı zamanda oradaki Türk halk kültürü ile de ilgilenmiştir.[1][8] Kerkük Folklor Antolojisi bu ilginin ürünlerinden birisidir. Azerbaycan Türk Folklorunun abide isimlerinden olan Gazanfer Paşayev’in bu alandaki saygın çalışmaları günümüze kadar devem etmektedir.

            Azerbaycan’daki bu alanın çalışmaları, Azerbaycan Cumhuriyetinin kurulması ile yeni bir ruh kazanmıştır. Bu alandaki lisans ve lisansüstü çalışmalar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti üniversiteleri arasında öğrenci ve öğretici seviyesinde yoğunlaşarak devam etmiştir. Bilhassa, Türkiye’de yapılan sayıları yılda 100–120 leri bulan kültür şölenlerine, bu iki Türk cumhuriyetinden bildiri ile katılımlar olmuş ve taraflar arasında ciddi yayın değişimi yapılmıştır. Bu gelişme küçümsenemeyecek bir şuurlaşma hareketidir.

            Kerkük Folkloru, hem Anadolu ve hem de Azerbaycan Türk halk kültürünün devamı mahiyetindedir. Paşayev eserinde; Destanlar, nağıllar, vasıflar, teşbihler, deyimler, hoyratlar, latifeler, maniler, çocuk folklor örnekleri, yeminler selamlamalar, sövüşler, beddualar, yağmur merasimleri, gibi alanlardan örneklemeler yapmaktadır.[1][9] Bunlar alanın anahtar kelimeleridir.

            Hüseyin İsmailov’un başkanlığını yapmakta olduğu Milli Folklor Enstitüsü Türk kültürlü halkların halkbilimi çalışmaları için diğer ilgili ülkelere örnek sayılabilecek çalışmalar sergilemektedir. Enstitünün kuruluşu ile birlikte yayına başlayan ‘Dede Gorqut’ yılda 4 defa ve ona paralel olarak yayına başlamış olan ‘Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatına Dair Tetqiqler’ ise, şimdiye kadar 26.cildini tamamlayıp yayınlayabilmiştir. Alanın bir diğer hazinesi olan ‘Azerbaycan Folklor Antologyası’ nın da XVI cildi yayınlanmıştır. Azerbaycan’ı il il ele alarak bütün halk bilimi verileri itibariyle tarayıp yayınlamayı amaçlayan bu proje, Azerbaycan vatanının ve Azerbaycan Türk milletinin kültür tarihini, sözlü kültürden de hareketle dokümanter etmektedir. Enstitünün ayrıca 40’ın üzerine neşrettiği kitap vardır. Her yıl tekrarlanan ve 2007 yılında tekrar yapılması hazırlıkları süren ‘Ortak Türk Geçmişinden Ortak Türk Geleceğine 5. Uluslararası Folklor Sempozyumu” ile Türk kültür coğrafyasının Türk kültürlü halklarının halk kültürleri, Azerbaycan’ın içinde ve dışındaki halk bilimciler tarafından tartışılmakta ve sunulan bildiriler kitap olarak da yayınlanmaktadır. Bu arada Azerbaycan televizyon kanalları, katılımcıların görüşlerini, canlı yayınla devamlı halka iletmektedir. Çok daha heyecan verici olan diğer husus ise, Azerbaycan halkbilimi verilerinin indekslenip katalogunun çıkarılması kararının alınması ve faaliyetinin başlatılmış olmasıdır. Bu hizmet Azerbaycan Türk kültür coğrafyası için yapıldıktan sonra, Slav dilli halkların kendi aralarındaki ortak halkbilimi verileri için yapmış oldukları gibi, Azerbaycan’dan başlatılan projenin de coğrafi kapsamı, Türk kültür coğrafyasını kapsayacak tarzda genişletilecektir.

            Kültürün stratejik bir obje olduğunun bilinip kabul görmesi, halk kültürü ile kültürel kimlik bağlantısının kurulabilmesi, Türk kültürlü halkların, ortak kültür coğrafyasında, kendilerine ait olana, halk biliminden hareketle sahip çıkabilmelerini görmek, çok ümit ve heyecan verici bir gelişmedir. Bu tür gelişmeleri biz, geleceğin müjdeci emareleri olarak görüyoruz.

            Türk halk kültürü; Türklüğün Güney Sibirya, Uluğ Türkistan, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar yakalarını bir araya getirirken haliyle Kıbrıs, Anadolu ve Azerbaycan yakalarını da bir araya getiriyordu. Her üç Türk kültür coğrafyası özel zenginlik örnekleri bir yana; halk mutfağı, halk musikisi, halk takvimi, halk oyunları, halk tababeti ve bunlardan beherine temel teşkil eden halk inançlarında ortaklıklar mevsimlik merasimlerde odun, ocağın kutsallığında, dağ, su, gök ile ilgili inançlarda buluşuyorlardı. Al Karısı/Al Avradı/Al Kızı her üç coğrafyada, kırık ayna uğursuzluk kabul ediliyor. Keza her üçünde de rüyada at murat ve su aydınlık anlamına geliyordu.

            Bu teşhisi Kıbrıs Türk halk kültürü araştırmacılarından                            çalışmalarından hareketle koyabiliyoruz. Kıbrıs Türk halk kültürü ağıtları[1][10] masalları[1][11], hikâyeleri ve tekerlemeler[1][12], destanları[1][13], fıkraları[1][14] halk edebiyatı[1][15] manileri[1][16], efsaneleri, [1][17]elsanatları,[1][18], adet ve inançları,[1][19] bazında çalışılmış ayrıca farklı alan çalışmaları da yapılmıştır.[1][20] Kıbrıs Türk halk kültürü çalışmaları; Yorgancıoğlu, Gökçeoğlu, Fedai, Gelen, Bozkurt, Arnavut, Mear’ın yanı sıra Kıbrıs ve Türkiye’den başka araştırmacılarca da yapılmıştır.[1][21]

            Bu noktada hassasiyet arz eden ve altı çizilmesi gereken husus, ana dili Türkçe olmayan, birlikte yaşanılan halkların halk bilimi içerikli konularını ve halkbilimcilerini öteki durumuna düşürmemektir. Bizim anlayışımıza göre, yerel halk kültürü verileri, millî halk kültürünün yapıtaşlarıdır. Onların millî kültür inşaatının inşasında yerleri, özellikleri yok sayılmaksızın korunarak belirlenebilmelidir. Onları dışlayarak yapılmaya çalışılan yapılanmalar, o malzemenin yabancı mimarlarca kaçak inşaatlarda kullanılmasına yol açar ve onlarsız millî yapılanma eksik olur. Bunun içindir ki, onların farklılıklarına saygı gösterilerek, onlarla birlikte yaşanılan diğer halklar arasındaki aynılık nispeti artırılabilmelidir. Türkçe olmadığı için konulmasına kanunla engel olunmaya kalkılan insan isimleri, isim arayıcılarını Türkçe olmayan isimlerin konulmasına iter. Giderek birlikte yaşamanın harçlarından birisi olan isim kültürü, ayrıcalık unsuru haline getirebilir. Buradan hareketle Türkçe olmayan dillerin “isim kitapları” çıkarılmaya başlanılır.[1][22]

            Bu arada, birlikte yaşayan halkların demokratik açılımları, etnik milliyetçiliği hiçbir zaman sıfıra indirmemiştir. Etnik milliyetçiliklerin çıkış sebepleri de muhakkak anti demokratik tavırların ürünü değildir. Emperyalizm ve fanatizm oldukça reziyonalizm/bölgecilik de olacaktır. Biz 1997–1998 yıllarının Erbil şehrinde insan isimlerine yansımış ayrıcalıkçı akımları tespit edip yayınlamıştık.

            Millî Mücadeleyi ve onun hâsılasını adlandırırken, inşaatın müteahhitliğini mimar ve mühendisliğini birlikte yaşayan halklardan sadece birine mal etmek gerçekçi ve adil bir izah şekli olmaz. İnşaatın kültür malzemesi birlikte yaşayan halkların ortak ürünlerini yansıttığı nispette eser millî olur. Apartmanın adının birlikte yaşayan halklardan çoğunluğu teşkil edenin adı olması, adın izahı yapılırken yanlış anlamlandırılmamalıdır.[1][23] Addaki “Türk” ismi ırkı değil kültürel bir tanımlamadır. Bu adlandırılışta kavmi bir içerik aramak hatalı olur. Bu adın yanına ikinci ve farklı bir isim konulması arayışları da aynı derece hatalı olur. İnşaatın güvenliğini birlikte yaşayan halklardan birine mal etmek külliyen yanlıştır. Cumhuriyetin kurulması, korunması ve kalkınması için dökülen kan ve ter birlikte yaşayan halklardan sadece hiçbirine ait değildir. Terörist kurşunları sonucu hayatını yitiren evlatlara yakılan ağıtların bir kısmı da teröristin ana dili ile yakılmıştır. “Türk milleti millî kültür üzerine yükselecektir.” Millî kültür kaynakları ve yapıcıları bu yurttan sağlandığı ve bu yurdun evlatlarınca sağlandığı nispet ve sürece millidir.

            Bir halkın kültürü onu sömürme adına incelenip, köklerinden koparılıyor ise, halk kültürel başkalaşıma sevk edilerek, benliğinden uzaklaştırılıyor ise, kendisini unutması sağlanıyor ise, millî fikriyatı çarpıtılıyor ise, bununla amaç millî ruhun kaynaklarını kuşatmak ve kurutmak ise, bu amaçlı politikalara karşı, mukabil stratejiler üretmek o halkın hakkıdır. Bunun içindir ki Atatürk halkların emperyalist oyunlarla iç ihtilafa düşmemeleri konusunda uyarı ve uygulamalarda bulunmuştur. Bu itibarladır ki, mazlum milletler millî stratejilerinin oluşmasında geçmiş tecrübelerinden yararlanırlarken diğer bilim dalları gibi halkbilimini kullanarak savunmalarını sağlamaları doğaldır. Bu konuda Atatürk, “Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim; bilelim ki, millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin şikârıdır.[1][24] Demektedir. En büyük eserim dediği cumhuriyeti kültür üzerine temellendirmiş olan Atatürk, Türk milliyetçiliğini, şovenizme, komünizme, faşizme ve kozmopolitliğe düşman olarak görüyordu.[1][25] Mustafa Kemal Atatürk ‘Gençliğe Hitabe” si ile sadece Türkiye Cumhuriyeti gençliğine değil Türk kültür dünyası gençliğine hitap ediyordu.

            Kültür köklerimizden kopup kendimizi unutmamamız konusundaki hassasiyet Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti millî kültürel kimlik politikalarında devam etmiştir. Bu hassasiyet Dede Korkut’un 1 300. yıl jübilesinde her iki Cumhuriyetin Cumhurbaşkanlarınca da dile getirilmiştir.

            Bu konuda Sayın Süleyman Demirel;

            “Müşterek medeniyetimizin ulu mimarlarından Ulu Dede Korkut gününde sizlere Anadolu’daki kardeşlerinizden selam getirdim. Birliğimiz her şeyden önce kültür birliğidir. Arap Fars Kültürlerinden kurtulma olayıdır. Dünya kültürüne katkıda bulunma olayıdır. Dede Korkut hepimizin tüm Türk boylarının ortak atasıdır. Büyük Türk Dünyası Dede Korkut Destanı ile onur duyuyoruz. O bizim Kimlik belgemizdir. Sizler bizler hepimiz ulu bir çınarın dallarıyız, köklerimiz birdir. Kültürümüzü araştırarak bularak geçeği ortaya koyacağız” derken, [1][26]

            Aynı gün aynı toplantıda sayın Haydar Aliyev ise, aynı anlamda Atatürk’ün görüşlerini yansıtarak şunları söyleyecektir;

            “Dede Kokut Halklarımızın 1 300 yıllık malıdır. Türk dilli halkların kültürünün azametini gösterir (…) Bu toplantıda millî medenî, tarihî hislerimizi berk ediniz. Dede korkut bizim ulu babamızdır, ulu ecdadımızdır.”[1][27]

            Bu anlayış ve yaklaşım tarzı belirtildiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de millî politikasında yer almış ve Cumhurbaşkanlarının açıklamalarında dile getirilmiştir.

            Şurası muhakkak ki Dede Korkut destan varyantları ana dili Türkçe olmayan halkların arasında da yaşamaktadır.. Bunların bulunup incelenip ortak kültüre mal edilmeleri de halkbilimin alanına girer ve yapılmalıdır. Keza Bingöl’de Bitlis’te Tunceli’de varlıklarını bildiğimiz Dede Korku hikâyeleri, halk kültürünün ürünüdürler.

            SONUÇ;

            Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti Türkiye Cumhuriyeti Türklerin bağımsız ve federe diğer devletleri gibi, bir olan Türk milletinin 3 ayrı devletidirler. Türk kültür coğrafyasının anadili Türkçe olan veya olmayan Türk kültürlü halklarında olduğu gibi, bu üç cumhuriyette fertlerin kendilerini Türk hissedebilmeleri, onların halk kültürlerindeki ortaklıklardan yola çıkılarak sağlanabilir ve canlı tutulabilir.

            Emperyalist batı diplomasisine etnik temizlik olarak yansıyan deyim, çok kere yabancı düşmanlığı olarak anlam kazanmış ve öteki durumuna düşürülen halklar adeta sürülmeğe tabi tutulmuştur. Batının emperyalist kesimi kendisine has zihniyeti öteki durumuna soktuğu kültürleri faaliyet alanından atmak için farklılaştırmak suretiyle süpürerek farklı çöplüklerinde toplamayı amaçlamaktadır. Birlikte yaşayan halklar sıranın kendilerine gelmesini beklemeden ortak değerlerine sahip çıkmasını bilmeleri tek çıkar çözüm yoludur. Emperyalizmin 200 yaşını dolduran dil misyonerliği muhtevalı ayrıştırma hareketine karşı demokratik açılımlar gerektiğine inanıyoruz. Organize yapılanmaların tehdit unsuru olmasını önlemek, organize olabilmekle ve millî hafızayı zinde tutmakla mümkündür.

Dr. YAŞAR KALAFAT


   Bu metin, Cumhuriyet Kültür ve Tanıtım Vakfı tarından düzenlenen “Türkiye KKTC Azerbaycan Tarih-Kültür ve Ekonomi Sempozyumu (27–28 Aralık 2008 Ankara) bildiri olarak verilmiştir.

[1][1] İbrahim Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Ankara, 1987

[1][2] Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarının Dili”, I. Uluslar arası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu, 20–21 Kasım 2008, Başkent Üniversitesi, Ankara

[1][3] O.P. Thomas Bois, Folklorun Işığında Kürklerin Ruhu, Beyrut, 1946

[1][4] A.g.e.

[1][5]   Eserde geçen atasözleri,

       “Dağ yoktur ki havası güzel, vadi yoktur ki suyu tatlı olmasın

       “Bir dağ ne kadar yüksek olursa olsun başka dağa muhtaçtır”

       “İnişin ne kolay olduğunu yokuşu çıkan bilir”

       “Kaya ne kadar büyük olursa olsun ağırlığı ancak bulunduğu yeredir” “Her taş yerinde ağırdır”

       “Kaya yuvarlanmaya başladıktan sonra onu durdurmak zor olur”

       “Durgun su durgunluğu nispetince ağır kokar”

http://www.yasarkalafat.info/index.php?ll=newsdetails&w=1&yid=200

Yorumlar

Yorum yap