430) AÇILIMIN SOSYOLOJİK BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DURUMU

Yayin Tarihi 6 Aralık, 2009 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

AÇILIMIN SOSYOLOJİK BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DURUMU

Çözülüyoruz, dönüş olmazsa dağılırız…
“Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik; kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, bazen intikam hissinin bahaneleri, istismar kaynakları ve maskeleri olmuştur”
İktidarın sözde Kürt sorunu konusundaki açılımı, bir kaç aydır değişik yönleri ile tartışılıyor. Siyasiler projenin politik yönüne, ekonomistler ekonomik tarafına ilişkin görüş ve düşüncelerini aktarıyor. Ancak konunun sosyolojik boyutu hep ıskalanıyor. Biz de, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen ile bir söyleşi yaparak, konunun sosyolojik boyutunu masaya yatırdık….

Milliyetçi insanlar ne yazık ki yetersiz kalıyor
Son günlerde ülkemizde yaşananları bir “çözülme manzarası” olarak niteleyen Prof. Sezen, ülkenin genel fotoğrafını çıkarıyor. “Türkiye’de bugünkü durumun adı, sosyolojiye göre sosyal çözülmedir. Dönüş olmazsa dağılmayla sonuçlanır” ifadelerini kullanan Prof. Sezen, durumu şöyle özetliyor: “Etnik sürtüşmeler, mezhep hassasiyetlerinin tahriki, hırsızlık, yoksulluk, soygun, giyim-kuşamdan davranışlara kadar olanca rezillik ve kepazelikler, olabildiğine temayül çeşitlenmeleri, tepkiler, yıllardır süren ve gittikçe artan, Türkiye ve devletine başkaldırışlar, aşiret hortlamaları, hainlikler ve dış düşmanlarımızla iş birlikler, nemelazımcılığın had safhaya varışı; bunun adı düpedüz sosyal çözülme sürecidir ve bu çözülmenin ortasındayız. Bu arada kahramanca mücadele eden milliyetçi insanların ve kuruluşların gayretleri, arkada iktisadi, siyasi, medyatik büyük güçler olmadığı için ne yazık ki yetersiz kalıyor. Hiç şüphem yok ki, bunların adını milli tarih altın harflerle yazacaktır.” ’Sosyal çözülme sürecinde bütün müesseselerin, çoğu zaman farkına varmadan, alışa alışa, alıştıra alıştıra laçkalaşacağını’söyleyen Prof. Sezen, “Hukukun da bu laçkalaşmanın içine dahil olabileceğini” ileri sürüyor: Zaten birçok yerde hukuk fert-toplum dengesinde toplum aleyhine, suçsuz-suçlu aday dengesinde, suçsuz aleyhine bozulmuştur. Suçlu olma ihtimali olanlar, dürüst ve namuslu olanlara karşı daha çok korunur hale gelmiştir. Esasen hukukun tabiatında vahim bir hataya düşmemek için, ne olur ne olmaz diye, bir adli felakete yol açmamak için zanlıyı, dürüst ve namuslu insandan daha çok himaye etme gibi bir karakteri vardır. Normal olan bu durum, bugün olduğu gibi yerinde ve hukuka uygun kullanılmazsa laçkalığı arttırır. Bizde son zamanlarda suçlu icat etmeyi, zanlı üretmeyi de buna eklemelidir.

Demokrasi, intikam hissinin maskesi oldu
Kürt açılımı tartışmaları ile birlikte başlayan “Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan hakları, daha çok küresellik” gibi söylemlerin kötü niyetli siyasetin, menfaatlerin, intikam hissinin bahanesi olduğunu, istismar kaynakları ve maskesi olduğunu vurgulayan Prof. Sezen, bu duruma tepkisini ise şöyle dile getiriyor:  “Bu istismarlar, hastalık haline gelmiş, laçkalığı arttırmış, suçluları ve bozguncuları korur hale getirmiştir. Daha çok özgürlüğün, daha çok demokrasinin sınırı yok ki. Bana açıkça düşmanlık eden, ülkemi ve milletimi bölmek istediğini açıkça ilan eden, her gün bunun mücadelesini yapan insanları halk seçiyor diye Meclis’e sokup, benden de alınan paralarla yüksek maaşlar ödemek demokrasi midir? Para ve mevki verip ’al beni öldür’ demeye benzemiyor mu?”

Bu kadar hain, bir günde türemedi
Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir
Prof. Dr. Yümmi Sezen, ülke manzarasını ortaya koyduktan sonra, “Çözülmenin önüne geçmek için neler yapılmalı” sorumuza ise oldukça çarpıcı ifadelerle karşılık veriyor. “Geç kalmış bir çırpınış olan ’Ne yapacağız, çözüm ne?’ demeden önce, meseleyi iyi anlamalı, tahlili doğru yapılmalıyız” diyen Sezen şöyle devam ediyor:

İhanetin yanında cehalet de var
“Meseleyi anlamadan, bilmeden neyi çözeceksiniz? Bıçak kemiğe dayandı, tahlil, süreç müreç geçti. ’Hemen zorlayıcı tedbirler almak lazım’ denebilir. Bunda haklılık payı da olabilir. Ama biz sağlam ve kalıcı yola bakmaya çalışacağız. İşin içinde iç ve dış hainlik, düşmanlık var, işbirlikçiler var, doğrudur. Ama unutmayalım ki bir cehalet de var.

Bir kısım aydın yabancılaşmıştır
Bu kadar hain ve işbirlikçi bir günde türemedi, sürece bakmak lazım. Osmanlı’daki aydın-halk ikilemini, yabancılaşmış aydın ve yerli aydın yaratılmasını, dalkavuk aydın, idealsiz aydın bolluğunu neden unutacakmışız? Problem çok görünüyor ama baş problemimiz aydın problemidir. Mustafa Kemal Atatürk, kendisiyle konuşan bir yabancı bayan gazeteciye sorar; ’Sizce tarih benim hakkımda ne yazacaktır?’ Gazeteci hemen ” Büyük bir milli kahraman “ diye cevap verir. Atatürk, ’Bilemedin’ der. ’Şöyle yazacaktır: Güzel şeyler yaptı ama etrafında dalkavuklar olmasaydı, daha iyi işler yapacaktı.’ Cahil aydınların rolü Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalanların başında aydın problemi bulunuyor. Önemli bir kısım aydının bazısı ki – etkili ve yetkili olanları – cahil (evet, hem aydın hem cahil; okumuş cahil) olmuş, bir kısmı da yabancılaşmış, hatta hainleşmiştir. Bu aydınların önemli bir kısmı, bilindiği gibi yöneticidir, akademisyendir. Biz, devlet şöyle, devlet böyle derken, bu yönetici kesimleri kastederiz.”

Türklük üst kimlik değil, milli kimliktir
Milletle kavim, milletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız
Görüşmemizin bir çok yerinde sözde aydınların cehaletine vurgu yapan Prof.Dr. Yümni Sezen, en büyük cahilliğin ise “Türk” milli kimliği konusunda gösterildiğini ifade ediyor. Sezen, Türk vurgusuna “etnik bir” anlam kazandıranların yanlışını şöyle gözler önüne seriyor:  Üzerinde durduğumuz konuda, cehaletin birinci basamağı ’millet’ meselesindedir. Milletle kavim, milletle ümmet, milletle ırk birbirine karıştırılırsa, işin içinden çıkamazsınız. Türklük üst kimliğimiz değil, milli kimliğimizdir. Üst kimliğimiz Müslümanlıktır. Üst kimlik milli kimliğimizin içine geçmiştir ama aynı zamanda onun üstündedir, çünkü başka milli kimlikteki dindaşlarımızla bizi birleştirir. Millet varsa ve söz konusuysa milli kimlik vardır ve bu etnik kimliğin üstündedir, kuşatıcıdır, merkezidir. Sosyal ve kültürel çekirdekleri ihtiva eder. Ama yine de buna üst kimlik değil, milli kimlik deriz. Bu, siyasi ve hukuki alana da yansımıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi. Ama bunun altında merkeziyeti, irade ve otoriteyi sağlayan, onu hak ettiren, kültür birliği vardır,  tarih vardır,  sosyal kader vadır.

Her etnik grup millet olamaz
Millet ve milliyet hakkında, milli kimlik hakkında günlerce konuşabilir ancak kimler millet olabilir, olmuştur, kimler millet olamaz, olamamıştır, bunun üzerinde durabiliriz. Bize gençlik yıllarımızda üniversite tahsili sırasında hocalarımız, üstatlarımız şunu öğretmişlerdir: Her etnik grup millet olamaz ve olmamıştır. Ancak bunların içinden bazıları, siyasetin baskısıyla, propaganda ve para gücüyle millet rolü oynayabilirler. Gerçek millet değillerdir ama millet rolü oynamaktadırlar. Dünyada 6 bin civarında etnik grup var. Bin tanesinin Hindistan’da olduğunu, bir müddet önce misafirimiz olan Hindistanlı bir profesörden öğrendim. Diğer toplumlarda da az veya çok etnik gruplar vardır. Ancak bir Hint kültürü, Hint kültür kimliği ve milleti vardır. Bir Türk milleti, Alman milleti, Arap milleti vb. mevcuttur.

Millet tarihte rüştünü ispatlar
Dünyada şu an olan imparatorlukları hariç tutarsak sosyal gruplar ayrışmaya değil, daima birleşmeye doğru giderler ve gitmişlerdirler. Bu süreçte egemen olan biri, diğerlerini kendi etrafında toplar ve kendi damgasını vurur. Bu tarihi bir kaderdir, tek tek irade ve arzularımıza tabi değildir. Bunu asimilasyonla da karıştırmamak gerekir. Öyle olsaydı bugün dünyada hala 6 bin etnik gruptan bahsedebilir miydik? Bir kavmin millet olabilmesi için tarihte devlet kurmuş, medeniyet oluşturmuş, rüştünü ispat etmiş, bilim, medeniyet ve insanlık seviyesinde bir şeyler katmış, her şeyi yazılı hale getirmiş olması gerekir. Türk milleti bunları fazlasıyla yerine getirmiş, bu süreci yaşamıştır. Türk milleti sayesinde çok sayıda kavim Müslüman oluştur.

Kırıp incitmeden..
Bunları dinleyen milliyetçi bir genç bana dedi ki: ’İyi de hocam, bunlar kitabi laflar, pratiği yok. Ben şimdi bir Kürt’e, Sen millet olamazsın, şartları taşımıyorsun nasıl derim.’ Dedim ki: Onu rencide etmen gerekmez. Önce sen bu şuura sahip olmalısın, sen bunu bilmelisin. Bilmezsen şaşırır kalırsın, yalpalarsın.’ Türk aydını, milliyetçilerin çoğu dahil bu şuura sahip değiller. Sahip olsalar kırıp incitmeden, hukuk çerçevesinde gereği yapılır. Senin bilgisizliğinden, senin şaşkınlığından, senin iyi niyetinden, tavırsızlığından ve duruşsuzluğundan fırsatçılar istifade ediyor, baskın çıkmaya çalışıyorlar.

Türkiye’de azınlık ırkçılığı yapılıyor!
’Ne mutlu Türküm diyene’ den rahatsız olurlarmış, kıyamet koparıyorlar… Peki bir başkası “Ben Hıristiyan’ım, ben Museviyim, ben ateistim” diyecek diye “Ben Elhamdülillah Müslüman’ım” diyemeyecek miyiz?
Prof. Dr.Yümni Sezen ile yaptığımız söyleşinin ikinci ve son bölümünü de sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşimizin birinci bölümünde Kürt açılımı çerçevesinde başlayan tartışmaların kökünü sosyal çözülmeye bağlayan Sezen, durdurulamaması durumunda sürecin ülkenin dağılması ile sonuçlanabileceğini belirtmiş ve bunu örnekleri ile gözler önüne sermişti. Bu bölümde ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Din Sosyolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezen’in çözüm önerilerini aktarıyoruz… Sözde Kürt sorunu tartışmaları ile başlayan süreçte dillendirilen ayrımcılık ve etnik kökenli taleplerin, herhangi bir halktan değil, siyasilerden geldiğini iddia eden Sezen, etnik bazı gruplar etrafında dönen tartışmalarla Türk milletinin haklarının çiğnendiğini düşünüyor.

Okumuş cahiller
“Bazı etnik gruplar, alt/yan kültür ve millet parçası olmaktan çıkıp azınlık ırkçılığı yapar olmuşlardır. Türk’e başkaldırı yılları yaşıyoruz. Türk kavmi, şimdiye kadar asla ırkçı olmamıştır” diyen Sezen, şunları kaydediyor: “Ama bugünkü gidişat onu ırkçı yapabilir diye düşünüyor ve ürküyorum. Türk olmak ayıp, Türk olmamak prim yapar hale gelmişse nasıl ürkmeyelim? ’Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözü üzerinde kıyamet koparılıyor. Bu söz ırkçılık ifade etmez. Defalarca söylendi, ’Ne mutlu Türk olana’ denmemiş, ’Türk’üm diyene’ denmiştir. Bir kan meselesi değil bir kültürel kimlik ve millet mensubu işareti terennüm edilmiştir. Ben böyle dersem biri de ’Ne mutlu Kürt’üm veya Gürcü’yüm vb. diyene’ dermiş. Benzetmek için değil de ölçüt ve kıyas için söylüyorum. Peki bir başkası ” Ben Hıristiyan’ım, ben Musevi’yim, ben ateistim “ diyecek diye ” Ben Elhamdülillah Müslüman’ım “ diyemeyecek miyiz? Kaldı ki milli kimlik böyle de değil, alt kültürdekini de benden sayar. Herkes evinde, kendi aralarında neyse nedir, bütünlük söz konusu olunca hepimiz birliğiz, kardeşiz. Esasen ayrım ve problemler, Kürt halkından veya başka bir etnik gruptan değil, düşmanlarımıza alet olanlarla, okumuş cahillerden geliyor.”

Halk iyi-kötü herşeyi alkışlamayı huy edindi
Konuyla ilgili olarak medyanın tutumunu da eleştiren Sezen, Türk basının içinde olduğu çıkmazı şöyle özetliyor:
“Bugünkü durumu destekleyen, besleyen arka plan nedir, kimdir? Başta medya geliyor. Yabancılaşmış, nemelazımcı, menfaat dünyasından başkasını görmeyen, bir kısım medya, bu kesim yukarıda bahsetmeye çalıştığımız aydın kesiminin renkli bir uzantısıdır. Bir avuç milliyetçi medya da çırpınıp duruyor. Esas kahramanlık ta bugünlerde belli olacaktır.

Halk iyi kötü her şeyi alkışlıyor
Şikayet ettiğimiz ve gerçekten de bela haline gelmiş medyanın güç olduğu odaklar nelerdir? Dış mı, para mı, siyasi rantlar mı, elbette hepsi doğrudur ama bunları geçiniz. Halkın bazı kesimleri uykuda, bazı kesimleri bu medya ya, bu aydına alkış tutmaktadır. Zaten iyi kötü her şeyi alkışlamayı bu halk huy edindi. Güzel sesliyi de alkışlıyor, bed sesliyi de. Suçluyu da suçsuzu da alkışlıyor. Kendisini öveni de, kendisine söveni de alkışlıyor. Bunu yapmayanlar da bölünüp bölünüp duruyor, çatışıp duruyor. Bir kısım halk, bu medyayı, medya da bunları destekliyor. Zinciri kırmak lazımdır.”

Siyasi kadrolar hainleri temizlemeli
“Maalesef pusuda beklemiş olup da bu kavime, bu millete onun milli ve manevi değerlerine saldıranları her geçen gün görüyoruz”
Başta iktidar olmak üzere, siyasi kadrolar, hainleri içlerinde barındırmamalıdır
Cemaat ve tarikatlar siyasi gündemi değil ahlaki gündemi tayin etmelidir
İktidar, malum medya ve bazı aydıncıklar kendilerince sorun ve yol haritaları hazırlarken Prof. Dr. Yümni Sezen, “sosyal çözülmü”nin önüne geçmek için şu adımların atılması gerektiğini vurguluyor: Başta iktidar olmak üzere, siyasi kadrolar, hain ve işbirlikçilerini içlerinde barındırmamalıdır. Kendileri bu duruma gelmişlerse halk ve sağlam kalan müesseseler ne yapıp yapıp bunlardan kurtulmalıdır. Devlete ve rejime savaş açmış olanlara fırsat verilmemelidir. Rejimde ve kuruluş felsefesinde tarihi ve güncel hatalar varsa ki vardır, bunları samimiyetle art niyetsiz, açık yüreklilikle takiyye yapmadan, düşmanlık işlerine kapılmadan dile getirmeli, düzeltmelidir. Bu hataları ve eksiklikleri istismar ederek, düşmanlıklarını kusmak için, pusuda bekleyenlere fırsat verilmemelidir. Maalesef pusuda beklemiş olup da bu kavime, bu millete, onun milli ve manevi değerlerine saldıranları her geçen gün görüyoruz. Medyanın belki de iyiliği bu noktada oluyor. İç ve dış güç odaklarına sırtlarını dayayarak saldırıp duruyorlar. Yok Türk milleti kabiliyetsizmiş, yok Türkler etnik grupların haklarını çiğniyorlarmış, Anayasa’dan Türk kavramı çıkarılmalıymış, Türkçe ile ilim yapılmazmış, Hz.Muhammed’in ve Atatürk’ün karikatürü yapılmadıkça bu memlekette demokrasiden bahsedilemezmiş… Bunlarla işbirliği yapan iktidarların Allah aşkına, bu memlekete ne hayrı dokunabilir. Toplumun kamplara bölünmesine, ayrışmasına zemin hazırlayan; inanan insanlarda, memleketini seven, milli ve manevi değerlere önem veren insanlardan, kin ve nefretten başka bir şey doğurmayan bu tavırlara, etkili ve yetkili olanlar imkan vermemelidir.

AB ve ABD ile ilişkiler normalleşmeli
Devletin, rejimin hatalarını düzeltmek, eksikliklerini gidermek için AB, ABD ile bilmem kimlerle işbirliğine gitmek vahim bir yoldur. Meseleler kendi içinde çözülmelidir. Elbette bir toplum başka toplumların fikir, felsefe ve tecrübelerinden istifade eder ve etmelidir. Ama insafla bakın bugün olanlar böyle midir? Batı dünyası ile ilgi ve ilişki, normal siyasi, iktisadi gerekirlilik düzeyine çekilmeli, niyet ve oluşumlar doğru değerlendirilmelidir. 60 yıl bir birliğe girmek için kapı önünde beklemek yerine getirilmesi hala meçhul bir iş için haysiyetini siyaset adına da olsa ayaklar altına almak sadece duygusal bir mesele değil aynı zamanda dehşet verici bir akılsızlıktır. Bir de şu var ki bir art niyeti taşıyabilmektedir. Geleceğimizi tehlikeye atacağı besbelli olan işlemlerden, özellikle arazi, mülk, para kurumu vb. satışlardan vazgeçilmelidir.

Meseleyi din gibi tek faktöre indirmemeli
Cemaat ve tarikatlar, din ihmalcilerinin, din karşıtlarının açtığı yaraların tedavisini bize pahalıya ödetmesinler. Tedavinin yan tesirleri fazla olmaya başlamıştır. Cemaat ve tarikatlar siyasi gündemi değil ahlaki gündemi tayin etmelidir. Diyorlar ki birliği beraberliği sağlayan manevi harç olan din ihmal edilirse böyle olur. Çözüm de yine buradadır. Dinin birleştirici, yapıcı gücü inkar edilemez.  Fakat meseleyi din gibi bir müessese de olsa tek faktöre indirgemek doğru ve gerçekçi değildir. Kur’an-ı Kerim, inandım diyen insanların yamukluklarının macerasıyla doludur. Ayrıca şunu belirtmelidir: Tek başına İslamiyet birleştirici ve problemleri çözücü olur ama onun sosyolojik kültürel çevresini ihmal etmeden onu bunlardan soyutlamadan meseleye bakmalıdır. Osmanlı döneminde Kürt’lerin ne dini ne kimliksel problemi vardı. Ama yabancı tahrikiyle de olsa defalarca isyana başvurdular. Bugün onların ayrımcılığını savunan Türk, Kürt veya bir başkasının çoğunlukla din kaygıları yoktur, ayrımcılık yapanların elebaşları da son zamanlar da bu ayrımcılıklarını dine dayandırmaya, Müslümanlığa sığınmaya bile başlamışlardır. 

Eğitim millileştirilmeli
İdealleri olmayan,   söyleyecek sözleri olmayan toplumların yaşama şansı zayıftır
Her alanda ciddi ve gerçekçi kanunlar çıkarılmalıdır. Liberal-kapitalist sistemin tekrar gözden geçirilmesi ve azgınlıklarından vazgeçilmesi gerekir. Popülizmden vazgeçilmeli, ’halka rağmen halk için’ ilkesi uygulanmalıdır. Bunları söyleyince karşınıza faşistlik teşhisiyle çıkarlar, bunu biliyoruz. Bu da devletin, evet bizzat devlet kurumunun (kadrolar ve ilkeler olarak) idealsizliğinden kaynaklanıyor. Mütefekkirler der ki, idealleri olmayan, dünyaya söyleyecek sözleri bulunmayan toplumların yaşama şansı zayıftır. Belki sürünerek ve taklit ederek. Balzac da ’Gorio Baba’da şöyle der: ’İşte hayatın dört yol ağzı delikanlı, seçiniz. Zaten seçmiş bulunuyorsunuz. Elli bin çeşit kazanma yolu olmadığına göre, bir kavanoz içine hapsedilmiş böcekler gibi birbirinizi yemekten başka çareniz olmayacak. Bu durumdan insan nasıl sıyrılır biliyor musunuz? Ya dehanın şahşahası ile ve fazilette yükselmekle ya ahlaksızlıkta maharet göstermekle…’ Bugünümüze ne kadar uyuyor değil mi?

Prof. Yümni SEZEN

YENİÇAĞ

Paylaş:

Yorumlar

“430) AÇILIMIN SOSYOLOJİK BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DURUMU” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. A yorum tarihi 8 Aralık, 2009 03:12

    […] […]

Yorum yap