388) Doğu Türkistan Sorunu ve Uluslararası İnsancıl Hukuk

Yayin Tarihi 9 Şubat, 2015 
Kategori SİYASİ

Doğu Türkistan Sorunu ve

Uluslararası İnsancıl Hukuk

image001

Tarihsel süreç içerisinde Doğu Türkistan ve Çin (1949’dan itibaren Çin Halk Cumhuriyeti, ÇHC) arasındaki ilişkilerde yaşanan kuvvet kullanım olayları ve bu çerçevede ortaya çıkan durumlar, bu iki ülke arasındaki etkileşimi farklı kılmış ve zaman zaman da uluslararası camianın gündemine getirmiştir. 2009 yılında Urumçi olaylarından sonra, son olarak, 2013 Nisan ayında meydana gelen olaylarda 27 Uygur hayatını kaybetmiştir. Uluslararası gündem ve çıkarların çeşitli olaylar etrafında toplanması, bu olayların uluslararası alanda görünürlüğünü azaltmıştır. Ancak, ÇHC’nin uygulamış olduğu politikaların hukuki olarak sınanması ve bu açıdan sonuçlarının ortaya konulması yine de önem teşkil etmektedir.

ÇHC içerisinde meydana gelen çatışmaların muhtevası, bu olaylara taraf olan aktörlerin nitelikleri, uygulanan kuvvet kullanımının ve ortaya çıkan asimetrik sonuçların uluslararası hukuk açısından konu edilmesi olaylara farklı bir açıdan bakılmasını sağlayacaktır. Uluslararası hukuk ve onun yapılageliş niteliği taşıyan uygulamaları ve kuralları açısından ele alınacak olan ÇHC ve Doğu Türkistan ilişkileri ve etkileşiminin, devletlerin kendi vatandaşlarına karşı sorumluluğu ilkesi, çatışmaların niteliği, BM Anlaşmasının VII. Bölümü, İnsani müdahale, insancıl hukuk ve buna kaynak oluşturan sözleşmeler, kavramlar kapsamında değerlendirilmesi yapılarak tartışılacaktır.

Ancak bütün bunlardan önce, Doğu Türkistan (Sincan Uygur Özerk Bölgesi)[1] ve ÇHC arasında ortaya çıkan olayların tarihsel gelişimi, tarafların durumu, tutumu ve argümanlarını ele almamız sorunun uluslararası hukuk açsından ortaya çıkan kapsam ve sonuçlarını anlama açısından yararlı olacaktır.

1. Tarihsel Süreç İçerisinden Çin Halk Cumhuriyeti-Doğu Türkistan Etkileşimi

Türkistan coğrafyasının (bugünkü merkezi Asya olarak adlandırılan bölge) doğusunun Çin ile ilk etkileşimi ve işgali 18. yy’da Amursam idaresindeki Cungurların 1755 tarihinde Çin ile ittifakı sonucu olmuştur. Bu ittifak, Çin’in Cungurların hâkimiyetine son vermesi ile sonuçlanmış ve bu dönemden sonrada Çin istilası hızlanmıştır (Şen, 2009a: 125). Bu dönem itibariyle başlayan Çin-Doğu Türkistan arasındaki işgal ve istila şeklindeki etkileşimler, Çin’in bu bölgeye yönelik hedeflerini gerçekleştirmede yeni bir tarih yazımı inancını da beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, yüzyıllardır Türkistan coğrafyası olarak adlandırılan bu bölge, 1. Çin istilasının ardından (1755–1865) ve 1884’de Çin ordusunun Doğu Türkistan işgali ile başlayan 2. Çin istilasının yaşandığı dönemde, Çin imparatorunun emri ile bu bölgeye “yeni toprak” anlamına gelen “Şin Cang” ismi verilmiştir (Karaca, 2007: 222). Bu istila döneminde oluşturulan baskı ve toprağın Çinlileştirilmesi politikaları, süreç içerisinde bağımsızlık hareketlerini de beraberinde getirmiştir.

Nitekim 1933 ve 1944 yılında çıkan isyanlarla, 10 yıl arayla iki milli devlet kurulmuştur. Ancak oluşturan bu milli devletler hem iç yönetimsel nedenlerden ve tartışmalardan hem de bölgedeki diğer büyük devletlerin, bölgede milliyetçiliği artıracağı ve Türkistan coğrafyasını birleşmesine neden olacağı düşüncesi ile yapılan müdahaleler bu devletlerin uzun soluklu olmalarını engellemiştir. Süreç içerisinde kurulan iki milli devletin, yukarıda söylenen malum nedenlerden ötürü yaşayamaması, 1949 yılında iç savaşı kazanmış olan komünistlerin üçüncü kez Doğu Türkistan’ı işgal etmesi ile sonuç bulmuştur. Bu işgal, Çin Halk Cumhuriyetinin (ÇHC) hâkimiyetinin bu güne kadar gelmesine yol açmıştır.

Tarihsel süreç içerisinde ve günümüzde, bu coğrafyanın ÇHC için neden bu kadar önemli olduğu veya neden kendi hâkimiyeti altındaki konumunun muhafazası için çaba sarf ettiğini anlama ve anlamlandırmada bu bölgenin jeo-stratejik/ekonomik/politik konumuna bakmamız yerinde olacaktır. Doğu Türkistan, sekiz Orta Asya devleti ile komşudur. Tarih boyunca özellikle 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş süresince önemli bir tampon bölge olarak kullanılmıştır. Bunlara ek olarak, ülkenin büyümesinde önemli etkileri olan; petrol rezervlerinin üçte biri ayrıca, uranyum ve önemli derecede kömür kaynaklarının yanında, bölgenin pamuk ihtiyacının yarısını karşılamakta olan Doğu Türkistan önemli altın ve bakır madenlerine de sahiptir. Diğer yandan, Doğu Türkistan ÇHC’nin Orta Asya, Kafkasya ve Avrupa ile iletişimini ve ulaşımını sağlamaktadır. Dolayısıyla bölge ulaşım, iletişim, doğal kaynaklar ve güvenlik açısından ÇHC için stratejik öneme sahiptir (Karaca 2007, 230). Bütün bu etkenlerden ötürü ÇHC, Doğu Türkistan üzerinde uzun vadede kendi benimsemiş olduğu devlet ve millet kimliğinin bu bölgeye hâkim olmasını istemektedir. Ancak ÇHC’nin bu amacı gerçekleştirme bağlamında uygulamış olduğu politikaları değerlendirmeden önce, doğu Türkistan’dan merkezi yönetime karşı direnişin dayanakları olan, Sincan Uygur Özerk Bölgesinin statüsü ve bu statü içerisinde Uygur Türklerinin haklarından söz etmek gerekmektedir.

1.1.   Sincan Uygur Özerk Bölgesinin Statüsü ve Uygur Türklerinin Hakları

Sincan Uygur Özerk Bölgesi, ÇHC içerisinde otonom bir bölge olarak kabul edilmiş, bunun birlikte Uygur Türkleri de azınlık bir millet tanımına tabi tutulmuştur. Bu tanımlama ve statünün gereği olarak 1982 ÇHC anayasasının bazı maddelerinde otonomilere ve azınlıklara bazı temel haklar verilmiştir. Örneğin; ÇHC Anayasasının 4. Maddesinde: “milliyetlerin eşitliği belirtilmiş, özerk bölgelerde azınlıkların haklarının korunması için ‘özerklik organları’ tesis edildiği” vurgulanmıştır. Yine anayasasının 59, 65, 114 ve 116. maddelerinde; “Milli Halk Kurultayı Daimi Komitesi’nde, yerel idarelerde etnik azınlıkların eşit temsili vurgulanmış ve özerk yönetimlerin bölge milliyetinin politik, ekonomik ve kültürel kimliklerini geliştirmede belirli düzenlemeler yürürlüğe koyma hakkına sahip olduğu” (116. mad.) belirtilmiştir. Ayrıca, ÇHC Anayasasının 117 ve 118. Maddelerinde; “otonom idarelerin bölgenin mali durumunu yönetme yetkisine sahip olduğu belirtilerek, bölge ile ilgili bütün gelirlerin özerk yönetim tarafından kullanılacağı ve devlet planları önderliğinde yerel ekonomik gelişmenin düzenlenebileceği” ifade edilmiştir (ÇHC Anayasası, http://english.gov.cn/2005-08/05/content_20813.htm, 30.10.2013’de erişildi; aktaran Mazlumder 2010, 23).

Ancak anayasadaki bu hakların büyük bir kısmının varlığı, uygulama aşamasında buharlaşmaktadır. Çünkü ÇHC bu anayasal azınlık ve insan haklarını gözeten maddelerin varlığını uluslararası propaganda aleti olarak kullanmakta, uygulamada ise bu maddeler için uygun zeminler sunmamaktadır. İşte bu noktada, ÇHC’nin Doğu Türkistan’ın siyasi, sosyal, ekonomik, askeri, kültürel ve dinsel anayasal haklarından kaynaklanan taleplerine yönelik geliştirdiği karşı politikalara değinmek yerinde olacaktır. Bu politikalara değinirken temel çerçevemiz, bu politikaların ulusal ve uluslararası siyasi ekonomik amaçlarının yanı sıra, bu politikaların niteliğini yukarıda bahsetmiş olduğumuz uluslararası hukuk kapsamında  değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

1.2.   Doğu Türkistan’ın Hak Taleplerine Yönelik ÇHC’nin Politikaları/Önlemleri

ÇHC’nin Doğu Türkistan’a yönelik politikası ve önlemlerinin temel özelliği sürekli, istikrarlı ve birbirini tamamlayan unsurlardan oluşmasıdır. Bu unsurların amacı ise tek bir siyasi ve ekonomik amaca hizmet etmektedir. Bu unsurların uygulayıcısının ve onun yöntemlerinin niteliğine baktığımızda ise terörizmin unsurlarını oluşturan öğeler ile benzerliği dikkat çekicidir. Her şeyden önce, politika uygulayıcısının devlet, muhatabının ise birey/toplum olması asimetrik bir etkileşimin oluşmasına neden olmaktadır. Bu asimetrik etkileşime ek olarak, politik uygulamaların sonucu da asimetrik bir etkiyi ortaya koymaktadır. Uygur Türklerinin din, vicdan, siyasi, kültürel ve ekonomik özgürlük talepleri karşısında ÇHC’nin cevabı şiddet ve dehşet çerçevesinde şekillenmektedir.

Bu bağlamda, tarihsel süreç içerisinde gerçekleşen etkileşimlere bakacak olursak, yukarıdaki unsurların nasıl gerçekleştirildiğini daha açık bir şekilde göreceğiz. Örneğin; Doğu Türkistan’ın genelinde, 1953 yılında ÇHC’ye karşı büyük bir ayaklanma olmuş ancak ‘devrim aleyhtarı unsurları yok etmek’ sloganı ile 250.000’den fazla kişi tutuklanarak çeşitli işkencelerle öldürülmüştür (Mazlumder, 2010: 16). Soğuk Savaş’ın yaşandığı dönemde, ÇHC’de bu tür ayaklanmalar devamlı kendisini göstermiştir. 1955, 1962’de binlerce insan ayaklanmalar meydana getirmiş ve sonucunda sert önlemlerle binlerce kişi işkencelere maruz bırakarak öldürülmüş ve binlercesi de ana yurtlarından koparak Kazakistan’a ilticaya mecbur bırakılmıştır (Yiğit, 2001). Yine aynı şekilde, 1969’da Ahunoğlu (Ahunov) Mecit liderliğinde bir teşkilat, ayaklanma öncesi yönetim tarafından haber alınmış ve teşkilat üyeleri idam edilmiştir. Bütün bunlara ek olarak, 1981 ve 1985’te farklı şekilde gelişen ancak amaçları ve sonuçları aynı olan gösteriler yapılmış, birçok insan o dönem itibariyle giriştikleri hak, özgürlük, adalet, meşru bir talep olan ‘kendi kaderini tayin etme hakkı’ndan edilmiştir. 1989’da dini inançlarını ve geleneklerini serbest bir şekilde yaşama, demokratik haklar talep etmek ve Müslümanlığa yapılan hakaretlerin durdurulması amacıyla gösteriler yapılmış, sonucunda göstericiler ya anında ya da daha sonra öldürülmüş, yok edilmiştir (Mazlumder, 2010: 17).

Bu noktada, ayaklanmaların ve bu ayaklanmalar karşısında ÇHC uygulamalarının ana nedenlerinin ne olduğunu belirtmek yerinde olacaktır: İlk başta, Uygurlar açısından bakacak olursak, ana yurtlarında işgal altında yaşamalarıydı. Ardından kendilerine ilk başta vaat edilen ve ÇHC anayasası ile de garanti altına alınan özgürlüklerin verilmemesidir. Diğer bir neden olarak, ÇHC’nin uyguladığı kimlik politikasıdır. Bu kimlik politikası ise temel ayaklanmaların ve protestoların en önemli nedenini, kaynağını oluşturmaktadır: Soy ve ırksal bir milliyetçilik anlayışı yerine, ortak kültürü ve değerleri ön plana çıkaran ve ardından bu kimlik anlayışı çerçevesinde azınlıklara yönelik ‘benzetme politikası’uygulamak. Bu benzetme politikası ÇHC yönetimi tarafından sistematik, süreklilik arz eden bir şekilde uygulanmaktadır. Bu terimi biraz daha açıp ve örneklendirirsek; ÇHC içerisinde yaşayan bütün etnik grup ve milletlerin tek bir pota içerisinde eritilip, hatta bazılarının yok sayılıp, bir Çin milletinin oluşturulması ancak bu oluşum sürecinde bu azınlıkların geçmişlerine yönelik olarak hiç bir izin de kalmaması, kısaca asimilasyon politikasıdır.

Özellikle 1990’lar ile birlikte Doğu Türkistan’da, ÇHC merkezi yönetimin aldığı kararlar doğrultusunda Uygurca, anayasada verilen haklara rağmen, kademe kademe eğitim dilinden çıkarılmış hatta çalışma hayatına atılmak ve iş bulmak için iyi düzeyde Çince (sınavla belirlenerek tasdik edilen) koşul haline getirilmiştir. Ayrıca, Uygurların dini ve geleneksel yapılagelişlerine karşı sınırlamalar getirilmiş, çocukların ve üniversite öğrencilerinin dini eğitim almaları yasaklanmıştır (Karaca, 2007: 231). Bu uygulamalara ek olarak, benzetme politikasının direği olan iskân politikaları uygulamaya konmuştur ve Sincan Uygur özerk bölgesine milyonlarca Han Çinlisi iskân edilmiş, doğal demografik yapı ile oynanmıştır (Karaca, 2007: 231).[2] 1953’te 300 bin olan Han Çinli sayısı, 1990’da altı milyona yükselmiştir. Diğer yandan, 1990’lardan itibaren uygulanan ‘kalkınma programı’ benzetme programının bir parçasını oluşturmaktadır. Kalkınma programı kapsamında Uygurlu birçok genç, özellikle genç kızlara yönelik olarak, ÇHC’nin başka yerlerinde istihdam edilmesi yönünde politikalar izlenmiştir. Bu durumu da bütün dünyaya, bir propaganda aracı olarak, azınlık bölgelerinin kalkındırılması olarak sunmuştur. Bütün bunların yanı sıra, bölgede insan haklarına aykırı ve baskı/yıldırma politikası olarak nükleer denemeler gerçekleştirilmiş ve sosyal yozlaşmanın tetiklemek için de ÇHC’nin doğusundan getirilen adi suçlardan hüküm giymiş mahkûmlar, Doğu Türkistan’da kurulan hapishanelere nakledilmiş, sonraki hayatlarını da burada geçirmelerini sağlayacak imkânlar sunulmuştur (Hicazi, 2010: 45 ve 67).

Bütün bu kimlik, nüfus, baskı ve şiddet politikaları, Uygurların ekonomik anlamda da köşeye sıkışmasına neden olmuştur. Yani bu politikalar; i) bölgedeki kaynakların adaletsiz bir şekilde dağıtılarak, kaynakların büyük çoğunluğunun Han Çinlilerine tahsis edilmesi, ii) işveren, yerel ve önde gelen endüstrilerin Han Çinlilerin elinde bulunması sonucunu doğurmuştur. Sonuç itibariyle, uygulanan siyasi, ekonomik, sosyal, dini, demografik baskılar ve politikalar bölgede etnik olmayan bir Sincan kimliğinin oluşmasını amaçlamış ve büyük ölçüde de amacına ulaşmıştır.

Doğu Türkistan’da ÇHC hâkimiyeti, özellikle 1990’lı yıllarda, Uygur Türklerinin ve Doğu Türkistan’ın uluslararası alanda daha görünür olmaya başlaması ile birlikte şiddetlenmiştir. Bu çerçevesinde, demografik, dini, kültürel, ekonomik, siyasi, eğitim, güvenlik ve askeri yani neredeyse her alanda Doğu Türkistan ve Uygur Türklerine karşı, ÇHC’nin yukarıda belirtilen siyasal ve ekonomik amaçları doğrultusunda büyük bir karşı harekât başlatılmıştır. İşte bu karşı harekât içerdiği nitelikler bakımında devlet terörünün örneklerinde birini oluşturmaktadır. Yine başta belirttiğimiz terör ve terörizm öğeleri çerçevesinde ÇHC’nin bu politikalarını açıklayacak olursak: ÇHC, belirli bir siyasi (ve ekonomik) amaç doğrultusunda, Doğu Türkistan ve onun uluslararası bağlantılarına geniş bir yıldırma politikası gütmektedir. Bu politika, içerisinde şiddet ve katliamları içermekte, sonuçları bakımından ise asimetrik bir etki oluşturmaktadır. ÇHC, Doğu Türkistan’da korku ve dehşet yolu ile Uygurların, anayasasının kendisine tanımış olduğu siyasi, sosyal, kültürel ve dini etkinliklerde bulunamamalarını sağlamakta, bir yılgınlık ve teslimiyet havası oluşturmaktadır.

Diğer yandan, 11 Eylül 2001, öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan ulusal ve uluslararası gelişmelerle birlikte, kavramlara yüklenen anlamlar, içerikler ve kapsamların en belirgin şekilde değişime uğradığı dönemin kırılma noktasını oluşturmuştur. Yukarıda ÇHC ile Doğu Türkistan arasında tarihsel olarak gerçekleşen etkileşimler üzerinde ayrıntılı şekilde durulmuştu. Bu bağlamda söyleyebiliriz ki, ÇHC, Doğu Türkistan’ı işgal edip hâkimiyeti altına aldığı 1949 yılından günümüze kadar, inişli çıkışlı bir ivme gösterse de, bu bölgeye ve insanlarına karşı etnik ayrımcılık ve bunun sonucu olarak asimilasyon politikası izlemiştir. Bu duruma tepki olarak ortaya çıkan başkaldırı ve hak arama mücadeleleri ÇHC merkezi yönetimi tarafından devlet ve rejimin bütünlüğünü tehdit eden ayrılıkçı, bölücü faaliyet ve talepler olarak adlandırılmış, bu şekilde de algılanması yolunda çalışmalar gerçekleştirmiştir.

Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman-Uygur Türklerine yönelik olarak, özellikle dinsel özgürlüklerin, kültürel faaliyetlerin ve dillerinin yasaklanması politikası Soğuk Savaş süresince devam etmiş, ancak dönemin bugüne göre görece kapalı yapısı yüzünden, var olan muhalif duruşlar ve hak arayışları yine aynı sert önlemlerle bastırılmıştır. Bu görece kapalılık durumu, ÇHC tek taraflı ya da tek yönlü bir propaganda yapımına uygun ortam sağlamıştır. Bu bağlamda, kanunlarla pekiştirilen bu haksız tutuklama, alı koyma ve infazlar, ÇHC tarafından “ayrılıkçılık propagandası yapanlara ve ayrılıkçılara karşı savaş” adı altında sunulmuş ve meşruluk sağlanmaya çalışılmıştır (Hicazi, 2010: 55). Uygurlara yönelik dini, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi alandaki baskılar Çin resmi makamları tarafından inkâr ya da itiraf edilse de Doğu Türkistan’daki kanunlar bu ayrımcılık ve baskı üzerine inşa edildiğinden, bölgedeki insani durum iyileşememektedir.

Nisan 2005’de, ilk kez bir uluslararası örgüt, insan hakları izleme örgütü (Human Rights Watch), ÇHC’nin Uygurlara karşı uyguladığı gizli ve açık resmi kanunların ve Çin uygulamalarının doğruluğunu araştırmak için Çinli bir insan hakları örgütü ile işbirliği kurmuş ve bölgedeki durumu belgelediği resmi bir rapor yayınlamıştır. Daha önceden deşifre edilen hükümet ve komünist parti belgeleri, yerel kanunlar, resmi gazete, bölgede gerçekleştirilen görüşmeler vb. önemli kaynaklara dayandırılan bu rapor, Uygurların dini özgürlükleri başta olmak üzere, kültürel, sosyal ve ekonomik haklarının ellerinden alındığını, Uygurların bir araya gelmelerine, problemlerini özgür bir şekilde dile getirmelerine ve özgür bir şekilde kültürel kimliklerini ifade etmelerine sert önlem ve engeller konulduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu raporda, Merkezi yönetimin, Uygurların kendi kimliklerini tanımlamada önemli bir etkeni oluşturan dinsel toplumsal yapıyı asimile veya ortadan kaldırma üzerinde konumlanan politikası net bir şekilde ortaya konmuştur. Örneğin bu konuda, Sincan Bölgesi Komünist Parti Genel Sekreteri Wang Lequan’ın şu sözleri aktarılmaktadır: “Sincan’da yetkili makamların en önemli vazifesi, dini idare etmek ve yönlendirmektir. Böylece ekonomik yapıyı, vatanın bütünlüğünü ve ulusun birliğini korumak noktasında merkezi yapıya hizmet etmiş olurlar.”(Hicazi, 2010: 59). Doğu Türkistan’daki etnik değerleri oluşturan etkenlere yönelik bahsi geçen kontrol ve idare, ÇHC tarafından toplu tutuklama, alıkoyma, ekonomik-sosyal-kültürel marjinalleşme, idam ve katliamlar gibi bir dizi araçla, korku atmosferi yaratılarak sağlanmaktadır. Sincan Bölgesi Komünist Parti Genel Sekreterinin sözlerinin içeriğinde var olan ulusun/vatanın bütünlüğü gibi kavramlar aslında ÇHC içerisindeki algıyı (ayrılıkçı/bölücü) ortaya koymakta, diğer yandan, Uygurları bütün etnik özellikleri ile bir tehdit unsuru olarak görüldüğü gerçeğini gün yüzüne net bir şekilde çıkarmaktadır.

11 Eylül öncesinde bu şekilde devam eden etkileşim ve algılamalar, ÇHC’nin bu konuda küresel anlamda hareket kabiliyetini sınırlamıştır. ÇHC’nin tek argümanı olan ve günümüz uluslararası sisteminde sığ ve görece bir anlam ifade eden “devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmama” temel ilkesi uluslararası eleştiri ve baskılar karşısında istenilen düzeyde bir tampon görevi görememiştir. İşte bu noktada, vuku bulan 11 Eylül terörist saldırıları ve akabinde başlayan küresel anlamda terörizmle savaş stratejisi ve eylemleri, ÇHC için uygun bir araçsallık oluşturmuş, Doğu Türkistan’a yönelik uyguladığı politikalar bağlamında ulusal anlamda oluşturmuş olduğu ‘meşru’ yasal yapıyı, uluslararası boyut ve terimlerle de destekleyerek hareket kabiliyetini genişletmiştir. İşte bu yönde, ÇHC tarafından bölgesel (ŞİÖ)[3], küresel ve devletlerarası ilişkilerinde terör odaklı bir politik kamu diplomasisinin oluşturulması çabasına girişilmiştir. Bu çerçevede, Doğu Türkistan’daki hak ve adalet talepleri (barışçıl ve yasal olanlar da dâhil), Afganistan’daki köktendinci hareketler ve al-kaide ile ilişkilendirilmiştir. 11 Ekim 2001’de, Çin Dışişleri Sözcüsü Sun Yuxi yaptığı basın toplantısında, “ ‘Dong Tu’[4] teröristleri sadece Çin’in Sincan bölgesinde terörizm faaliyetleri sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda yurt dışındaki terörist teşkilatlarla da temas içindedirler ve işbirliği yapmaktadırlar. Şüphesiz bunlar Çin’i tehdit etmektedir. Doğu Türkistan bağımsızlık yanlısı faaliyetleri uluslararası terörle bağlantı içindedir.” diye konuşmuştur. Bununla birlikte, aynı basın toplantısında, “Sincan’da bir grup ‘Dong Tu’ şiddet yanlıları mevcuttur. Onların terör faaliyetleri yalnızca Çin için değil, bütün bölgenin güvenliği ve istikrarı için tehdit oluşturmaktadır. Biz uluslararası toplum ile birlikte ‘Dong Tu’ teröristleri dâhil bütün terör faaliyetlerine karşı çıkacağız, dünyanın barış ve istikrarını sağlayacağız” şeklinde Doğu Türkistan bağımsızlık yanlısı ve bunun yanında hak-adalet talep eden barışçıl kesimi, toptancı bir bakış açısıyla uluslararası terörizm kategorisi içerisine sokmaktadır (Ekrem, 2002: 96).

İşte bu bağlam içerisinde politikalarını şekillendiren ÇHC’nin terörizm kavramının da bir ölçüsü yoktur. Bu terörizm kavramına göre; bireysel olarak, şiddet yoluyla korku estirenler terörist olarak tanımlamaktadır. Cinayet dâhil birçok adli suçluya terörist damgası vurulmaktadır. Aynı suçlar Çin’in iç bölgelerinde işlendiğinde ceza hukukuna göre yargılanırken, Doğu Türkistan’da işlendiğinde “terörist” suçlamasıyla ağır ceza almaktadır  (Ekrem: 2002: 97). İşte bu çerçevede, Doğu Türkistan’daki Uygur varlığı ve onun etnik bileşenleri üzerinde derin bir baskı ve korku atmosferi oluşturulmakta, geçmiş dönemlerde de var olan bu durum ulusal ve uluslararası alanda görece bir meşruluk kazanarak radikalizm, terörizm kavramları ile terörizmle mücadele altından dünya kamuoyuna sunulmaktadır.

Doğu Türkistan sorunun ve bu sorunun dış dünyaya yansıtılmasında kullanılan söylem ve kavramların süreç içerisindeki değişimi ve algılanışında kırılma noktasını oluşturan önemli olaylardan birinin 11 Eylül 2001’de, ABD’deki ikiz kulelere yönelik gerçekleştirilen terör saldırıları olduğunu söylemiştik. Bu dönemden sonra, Doğu Türkistan’da ortaya çıkan olaylara veya burada yaşayan Uygurların taleplerine yönelik bir terör ve terörist yaftalaması oluşturulmuştur. Bu bağlamda da ÇHC tarafından bu taleplere ya da gösterilere verilen cevap(lar) terörle mücadele kapsamında yani bu kavramın sağlamış olduğu araç-gereç ve yöntemlerle bastırılmıştır.

Bu çerçevede, 5 Temmuz 2009’da meydana gelen olaylar ve bu olaylara yönelik ÇHC’nin cevabı yukarıda bahsetmiş olduğumuz zeminler çerçevesinde ortaya konulması yararlı olacaktır. Urumçi olayları, Haziran 2009’da, bir fabrikada meydana gelen ve iki Uygur’un öldürülmesinden sonra Çin hükümetinin olayları yeterince araştırmaması ve gerekli cezaları uygulamaması üzerine Urumçi’de Uygurların protestosu üzerine başlamıştır. Uygur popülasyonu tarafından, bu olayları şu şekilde açıklayabiliriz; Uygurların uzun bir süredir toplumsal/ekonomik ve siyasi bazda maruz kaldıkları ayrımcılık ve baskı politikaları yüzünden, sembolik bir önem arz eden bu olay akabinde psikolojik patlama yaşamışlardır ve adalet ve eşitlik talepleri ile sokaklara dökülmüş, anayasal hakları olan protesto ve gösteri haklarını kullanmışlardır.[5] Diğer yandan, ÇHC tarafından ise bu olayın algılanışı ve bu algılamanın sonucu olarak ta alınan tedbirler şu şekilde ortaya çıkmıştır; Devlet ve devletin hâkim ulusu konumunda olan Han Çinli nüfusa yönelik gerçekleştirilen protesto gösterileri, ÇHC tarafında rejim ve statükoya karşı bir tehdit ve dolayısıyla düşman olarak algılanmıştır. Bu algılama, Sincan Uygur Özerk Bölgesi valisi Nur Bekri’nin olaylar sırasında yapmış olduğu açıklamaya da yansımış; “Düşmanın saldırgan manevralarını ezmeye kararlı bir şekilde devam edeceğiz ve suç işlemenin önüne demir yumrukla geçeceğiz.” diyerek bu algıyı somutlaştırmıştır (Şen 2009b, 110).

Urumçi Olaylarında, ilk olarak, olaylar ve sonuçları ile ilgili ÇHC resmi makamlarında yapılan açıklamalarda 197 kişinin öldüğü ve 1600’den fazla kişinin ise yaralandığı belirtilmiştir (Şen 2009b, 110). Ancak bu rakamların gerçeği yansıtmadığı, ölü ve yaralı kişilerin sayısının daha fazla olduğunu savunanların sayısı ise az değildir. Çünkü meydana gelen olayların bastırılması sırasında ölen insanların yanı sıra, daha sonradan tutuklanan kişilerden 192 kişi de idam edilmiştir. Diğer yandan, örneğin; Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiya Kadir, olayların başladığı gün 10 bin Uygur Türk’ünün ortadan kaybolduğunu iddia etmiştir (Şen 2009b, 110). Her iki taraftan ileri sürülen ya da açıklanan rakamların kesinkes doğru olduğunu belirtmek ve söylemek yanlış olur. Ancak ortada bir gerçek bulunmaktadır. Bu gerçek ise, organize bir kuvvetin ya da asimetrik bir gücün, yasal hak ve adalet taleplerine karşı, belirli bir gruba yönelik, tarihsel bir süreç içerisinde oluşmuş bir siyasal amaç doğrultusunda girişmiş olduğu eylemlerinin sonucunda yüzlerce insan şiddete maruz kalmış, öldürülmüştür. Diğer bir gerçek ve aynı zamanda sonuç ise şudur ki, ortaya çıkan durum asimetrik bir şiddete ve baskıya maruz kalan belirli bir grubun, bu şiddet ve baskı sonucu olarak ta gelecekte bir korku atmosferi içerisinde yaşamaya onları mahkûm etmiş ve etmektedir.

Bu çerçevede, Ulusal düzeyde sağlanan ve vaat edilmiş hukuki hak ve özgürlükler, uluslararası anlamda devletlerin taraf oldukları BM Anlaşmaları gereğince saygı duymaları ve vatandaşlarına sağlamaları gereken hak ve özgürlük zemininde mücadelelerini yürüten Doğu Türkistanlı Uygurlara karşı, ÇHC tarafından uygulanan politika ve eylemler, bu eylemelerin niteliği; başta belirtilen zeminlerde genel bir incelemeye tabi tutulacaktır.

2. Doğu Türkistan Sorunu ve Uluslararası Hukuk

Her şeyden önce, Doğu Türkistan sorunun uluslararası hukuk açısından incelenebilmesi için bu sorunun niteliğinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu noktada kullanılacak olan ölçüt ise sorunun uluslararası mı, yoksa uluslararası olmayan bir niteliğe sahip olup olmadığıdır. Bir devletin ülkesinde ve kendi vatandaşları arasında belirli bir alan, amaç çerçevesinde başlayan çatışma niteliği göstermesi nedeniyle bu sorunun uluslararası bir niteliğe sahip olduğunu söylemek zor görünmektedir. Ancak ‘uluslararasılaşmış’ ya da uluslararası etkiye açık anlamında kullanılan bazı kavramlar da buradaki çatışmaların kısmen karşılar niteliktedir.

Uluslararasılaşmış silahlı çatışma, doktrinde savunulan bir görüşe göre bazı silahlı çatışmalar her ne kadar devletin ülkesinde cereyan eden iç çatışma niteliği olsa da, bazı durumların mevcudiyeti söz konusu çatışmanın uluslararasılaşmasını sağlar ve dolayısıyla; eğer herhangi bir devlet içerisinde meydana gelen iç çatışma uluslararasılaşmış silahlı çatışma kimliği kazanırsa uluslararası silahlı çatışmaya uygulanan bütün kavram ve kurallar mevzu bahis iç çatışma için de uygulanır (Öğüt, 2013: 9). Ancak Doğu Türkistan sorunun yukarıda bahsedilen genel muhtevası ve ÇHC’nin tutumu incelendiğin görülmektedir ki, çatışmaların sürekli ve sistemetik olarak, ayrıca karşılıklı bir şekilde sürmüyor olması, daha çok ÇHC’nin Uygurlar aleyhine asimetrik bir güç kullanarak sindirme, asimilasyon ve karşı tepkilerde ise orantısız kuvvet kullanımı olması ve en önemlisi ÇHC’nin bu karşı tepkileri ‘muharip’ statüsünde değil de ‘terörist’ statüsünde tanımlaması Doğu Türkistan sorunun uluslararasılaşmış bir çatışma niteliğinde değerlendirmemizi zorlaştırmaktadır. Diğer yandan, Doğu Türkistan’daki sorunun en temel çıkış noktalarından biri olan Uygurların bağımsızlık (self-determinasyon) talepleri sorunun uluslararası bir boyut alması noktasında önemli bir argüman olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak 1949 Cenevre Sözleşmesi’ne Ek I Nolu Protokol de ilk (1-4) maddesinde self-determinasyon hakkı kolonyal hakimiyet, yabancı işgali ve ırkçı rejimler çerçevesinde tarif edilmektedir  (Yamaner & Öktem vd.: 180). Bu çerçevede, self-determinasyon hakkına sömürge yönetimi ve yabancı işgal altında bulunmayan ya da ırkçı rejimle mücadele vermeyen bir toplumun başvurması mümkün görünmemektedir. Doğu Türkistan’da yukarıda bahsi geçen kriterlerin klasik anlamları dışında vuku bulan olaylar ve bu çerçevede argüman haline dönüşen düşünceler, ÇHC tarafından terörizm ve radikal düşünceler ile eş tutularak bu yönde ortaya çıkacak uluslararası norm ve kuralların önüne geçmiş ve geçmektedir.

Diğer yandan, her ne kadar bu tanım ve statülerin içerisine dahil olmasa da Doğu Türkistan sorununun bazı nitelikleri, uluslararası niteliğe sahip olmayan ya da uluslararası olmayan silahlı çatışma içerisinde değerlendirilebilir. Bu kavram, 1949 Cenevre sözleşmesi, 1954 La Hey Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme ve 1977 tarihli Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunmasına ilişkin 1949 Cenevre Sözleşmesine Ek II. Protokolde geçmiştir (Öğüt, 2013: 10). Bütün bu Sözleşmelerde ortak olan 3. maddede belirtildiği üzere; uluslararası olmayan bazı silahlı çatışmalarda, insancıl amaçlı bazı sınırlamaların ve kuralların uygulanması gerektiği öngörülmüştür. Burada en dikkat çeken ve Doğu Türkitan’da çatışma süreçleri boyunca yaşananlar göz önüne alındığında şu maddelerin kati suretle ihlal edildiği ve bu açıdan ÇHC’nin sorumluluklarının bulunduğu söylenebilir. 1949 Cenevre Sözleşmesinin 3-1 maddesinde (Yamaner & Öktem vd.: 2): “Muhasamata doğrudan doğruya iştirak etmeyen kimseler, silâhlarını terkedenler ve hastalık, yaralılık, mevkufluk veya herhangi bir sebeple muharebe dışı kalanlar, ırk, renk, din ve akide, cinsiyet, doğum ve servet veya buna benzer herhangi bir kıstasa dayanan ve aleyhte görülen hiç bir tefrik yapılmadan insanî surette muamele göreceklerdir. Bu sebeple, yukarıda bahis konusu kimselere; aşağıdaki muamelelerin yapılması, nerede ve ne zaman olursa olsun, memnudur ve memnu kalacaktır:

Hayata, vücut bütünlüğüne ve şahsa tecavüz her nevi katil, sakatlanma, vahşice muamele, işkence ve eziyet,

Rehine almak,

Şahısların izzeti nefislerine tecavüz, bilhassa hakaretamiz ve haysiyet kırıcı muameleler,

Medenî milletlerce elzem olarak tanınan adli teminatı haiz nizami bir mahkeme tarafından önceden bir yargılama olmaksızın verilen mahkûmiyet kararları ile idam cezalarının infazı.”

Diğer yandan, uluslararası insancıl hukuk kapsamında ortaya çıkan yükümlülükler gereğince, ÇHC tarafından çatışma süresince ve sonrasında uygulanan yöntemlerin mahiyeti bazı tanımların yapılmasına ve sonuçlarının ortaya konulmasını gerektirmektedir. Bunlar soykırım suçu, insanlığa karşı işlenmiş suçlar ve savaş suçlarıdır. Doğu Türkistan sorunu uluslararası bir niteliği olmayan sorun olsa dahi çatışmaların açmış olduğu sonuçlar ve ÇHC’nin taraf olduğu Sözleşmeler (taraf olmasa dahi) nedeniyle çatışmalarda uyulacak kural ve sınırlamalar açısından artık teamül haline gelen kurallara uymak ve onları uygulamak zorundadır. Aksi halde, yukarıda belirtmiş olduğumuz ağır suçlamalara maruz kalabilmektedirler. Çalışmanın ilk bölümünde sınırlı bir şekilde çatışmalar tarihinde sürekli olarak yinelenen maddi-manevi şiddet olayları ışığında aşağıda verilecek olan ve Uluslararası Ceza Mahkemesinin statüsünde yer alan tamınlar dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Statüsünün, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’den alıntı yapılarak belirtilen 6. maddesinde; milli, etnik, ırka dayalı veya dini bir grubun bireyleri, o grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla öldürülür, maddi ve manevi vücut bütünlüklerine zarar verilir, grubun çoğalması engellenir, grubun yaşam şartlarına o grubun ortadan kalkmasına yol açacak şekilde müdahale edilir veya o grubun çocukları zorla başka bir gruba aktarılırsa bu hareketler soykırım suçunu oluşturur şeklinde belirtilmektedir. Yine, 7. maddesinde ise, insanlık aleyhine işlenen suçlar; adam öldürme, yok etme, köleleştirme, işkence yapma ve ırza tecavüz gibi fiiller bilinçli olarak geniş çaplı ve sistematik bir şekilde herhangi bir sivil topluluğa yöneltilirse, insanlık aleyhine suç teşkil ettiği belirtilmektedir. Son olarak, savaş suçlarının kapsamını detaylı bir şekilde dörde ayırdığı 8. Maddesinde ise son iki maddeyi uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda işlenmiş eylemler belirlenmiştir. Buna göre; çatışmalarda yer almayan kişilerin öldürülmesi,  esir alınması ve işkence yapılması; örf-adet hukukuna ilişkin ihlaller çerçevesinde, kasaba ve köylerin yağmalanması, sivil topluluklara saldırılması, dini, eğitim, sanat, tarihi yerler kapsamında olan birimlere saldırılması ve ırza tecavüz suçları belirtilmektedir (Aksar, 2005: 5).

Bütün bu tanımlar karşısında ilk bölümde bahsi geçen eylemler düşünüldüğünde ÇHC’nin çeşitli maddelerde suç teşkil eden eylemlerinin örnekleri görülebilir. Bu çerçevede, gerekli uluslararası kurum ve organların harekete geçmesi ve ‘müdahalelerin’ yapılması, başta BM olmak üzere diğer bağlı ya da bağımsız uluslararası kurumların en doğal süreci hareketini teşkil etmesi gerekir. Uluslararası müdahale, özellikle askeri bir müdahale üzerinde geçmişten günümüze yapılan uygulamalara rağmen, devletlerin egemen-eşit bağımsızlığı dolayısıyla ortaya çıkan iç işlerine karışmama ilkesi (BM Şartının 2-7 maddesi),  BM Şartının 2-4. Maddesi uyarınca kuvvet kullanımının ya da savaşların (51. maddede belirtilen meşru müdafaa dışında) yasaklanması gerekçeleri ve ortaya atılan siyasi gerekçelerle desteklenen argümanlar nedeniyle meşruiyetleri konusundaki büyük tartışmaları ortaya çıkarmış ve çıkarmaktadır (Hancılar, 2011: 119). Ancak bütün bunlara rağmen, temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması için devletlerin iç işlerine müdahale yasağı ile koruma sorumluluğu kavramının ön plana çıkarıldığı bazı argümanlarda dikkat çekicidir. 2001 yılında Kanada’nın inisiyatifi ile kurulan Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu’nun yayınlamış olduğu rapor ortaya atılan ve 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirisi’nde belirtilen ‘koruma sorumluluğu’ olarak belirtilen kavram ile egemen devletin vatandaşlarını kapsamlı öldürme, tecavüz, soykırım, açlık gibi felaketlerden koruma sorumluluğu bulunmaktadır (Öğüt, 2013: 15). Doğal olarak, bu sorumluluğunu yerine getirmeyen ve hatta bahsi geçen eylemleri uygulayan devletlere uluslararası bir müdahalenin gerekli ve zorunlu olduğu yorumu yapılabilir. Ancak yine BM şartının bu gibi eylemleri uygulama alını bırakacak bir anlaşma metnine sahip olmadığı için insani müdahale kavramı çoğu durumda, BM Konseyinin veto ettiği durumlarda gayri meşru sayılmakta, kendisine uygun bir hukuki zemin bulamamaktadır.

Sonuç

Bu kapsamda, söylenebilir ki, sorunun kaynağı ya da özü olan devletin, yani ÇHC’nin BM’nin karar alıcı mekanizmalarındaki, özellikle Konseydeki veto yetkisi, gücü ve konumu; ayrıca, bu devletin dünya siyaseti ve ekonomik reel politiğindeki güçlü konumu, bu konu hakkında BM’nin VII. Bölümü[6] kapsamında bir müdahale ya da önlemin alınmasını zorlaştırmakta, hatta imkânsız hale getirmektedir. Ayrıca, ÇHC’nin uluslararası alandaki güçlü konumun sonucu olarak, sorunun özüne yönelik kullanmış olduğu kavramlar, sorunun hukuki niteliğini kendi çıkarları lehinde belirlemesine, bu şekilde dünya kamuoyunu yönlendirmesine ve kendi açısından meşru çözümler ortaya koyması açasından avantaj sağlamaktadır. Bu da bizi ne yazık ki, şu etik sonucu çıkarmaya sevk etmektedir; hakim olan ve uygulandığı iddia edilen uluslararası hukuk sistemi, mağdur ve ezilenlerin hukuku değil, güçlü ve ezenlerin hukuku olduğudur, ayrıca kimin mağdur kimin ezilen olduğuna da kendi siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde karar vererek sistemin devamlılığı sağlanmaktadır. Ancak şu da belirtilmelidir ki, yukarıda bahsi geçen ve insancıl hukuk kurallarının konusunu oluşturan suç tanımlarının varlığı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi bağımsız yargı mekanizmaların tesisi gelecek için ümit vaat etmektedir. Ancak bu ümidin taze kalabilmesi için uluslararası sistemin ve onu temsil eden örgütlerin başta BM olmak üzere hak, hukuk ve adalet çerçevesinde revize edilmesi elzemdir. Bu durum, çalışmaya konu olan Doğu Türkistan’ın ve dünyanın başka yerlerindeki diğer toplumların hak ve adalet arayışları yolunda elde edecekleri kazamınlar için önemli bir şarttır.

ÖMER ÇAĞRI TECER

Abant İzzet Baysal Üniversitesi, S.B.E. Uluslararası İlişkiler A.B.D

http://akademikperspektif.com/

[1] Bu çalışmada, Çin içerisindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi ‘Doğu Türkistan’ olarak belirtilecek ve kullanılacaktır. Doğu Türkistan, resmi adı ile Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin beş özerk bölgesinden birisidir. Çin’in kuzey batısında yer alır. Başkenti Urimçi’dir. Nüfusu, 2009 yılı kayıtlarına göre; 21.590.000’dir. Uygurlar bu nüfusun yaklaşık %45’ini (yaklaşık 9 milyon), Han Çinlileri % 41, diğer bölümünü ise Kazak, Hui (Müslüman Çinliler), Kırgız, Moğol ve diğer gruplardır. En yüksek mülkü amiri ise Vali Nur Bekri’dir.https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/ch.html (Erişim Tarihi 22.10.13).

[2] 1949 yılında %87 olan Uygur Türkü nüfusu, 2002 yılında %53’e düşerken, 1949 yılında %7 olan Han Çinli nüfusu (Müslüman olan Hui’lerle birlikte) 2002 sonunda toplam nüfusun %45’ini teşkil etmektedir. Tabi bu durumun oluşmasında ağır baskı gören Uygur Türklerinin Orta Asya Cumhuriyetlerine göçü de etkili olmuştur (Karaca 2007, 231).

[3] Şangay İşbirliği Örgütü.

[4] “Dong Tu” kelimesi, Doğu Türkistan’ın Çince tam okunuşu olan “Dong Tu Er Qi Si Tan”ın kısaltılmasıdır. ÇHC resmi makamları tarafından bu kelimenin kullanım nedeni ise ülkede Doğu Türkistan kelimesinin yasaklanmasıdır. Yasaklanma nedeni olarak ta, ‘Doğu Türkistan’ın siyasi bir ad olduğu ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti anlamında kullanıldığı düşüncesidir (Ekrem, 2002: 96).

[5] 1982 tarihli Anayasa’nın 35. maddesi, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki vatandaşların ifade, basın-yayın, toplantı yapma, organizasyon kurma, eylem ve protesto hakları olduğu belirtmektedir. Ancak, bu özgürlükler Anayasa’nın dört faklı maddesi tarafından kısıtlanmaktadır. Anayasa’nın 38. maddesi Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki vatandaşların saygınlığını korumaya yöneliktir. Bu madde uyarınca, Çinli vatandaşların küçük düşürücü ya da yalan ifadelerle rencide edilmesi yasaklanmaktadır. Anayasa’nın 51. maddesinde vatandaşların özgürlüklerini kullanırken ulusun, toplumun ve de diğer bireylerin özgürlüklerinin zarar görmesine yönelik faaliyetleri engellenmektedir. Anayasa’nın 53. maddesi ise, tüm Çinli vatandaşların kamu düzenini ve ahlaki değerlerini tehdit edebilecek, devlet sırlarına zarar verebilecek konularda hassas olmaları gerektiğini öngörmektedir. 54. maddeye göre ise Çinli vatandaşların anavatanın güvenliği, saygınlığı ve çıkarlarını koruması zorunluluğu vardır ( ÇHC Anayasası, http://english.gov.cn/2005-08/05/content_20813.htm, 25.10.13’de erişildi; aktaran Budak ve Erdoğan 2006, 113).

[6] Uluslararası barış ve güvenliğin tehdidi kapsamında konsey,  bir ülkeye oluşturulacak bir barış gücü kapsamında müdahalede bulunma yetkisini kullanması.

image002

 

Yorumlar

“388) Doğu Türkistan Sorunu ve Uluslararası İnsancıl Hukuk” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. Gökçay Aksebzeci yorum tarihi 9 Şubat, 2015 17:37

    Çocuklarımıza, tarih derslerinde kısa da olsa işlenilmesi gerekir düşüncesindeyim. Çocuklarımız, soydaşlarımızın dünyanın hangi bölgelerinde hangi şartlarda zulüm gördüğünü bilerek yetişselerdi bu günkü kadar vurdumduymaz, kültür erozyonuna uğramış yetişmezlerdi.

    Tabii büyüklerimiz daha iyi biliyorlar 🙁

Yorum yap