306) AHİLERİN TÜRKİYE SELÇUKLU DEVRİNDEKİ ROLLERİ

Yayin Tarihi 26 Eylül, 2008 
Kategori TÜRK DÜNYASI

 

 

AHİLERİN TÜRKİYE SELÇUKLU

DEVRİNDEKİ ROLLERİ

ahi.jpg

Türkiye Selçuklu devrinin çok az sayıda ve üstelik bir hayli yetersiz olan  kaynaklarında, bugün “sivil toplum örgütü” olarak nitelendirebileceğimiz Ahîler ve bu örgütün faaliyetleri hakkında çeşitli vesilelerle söz edilmiştir. Bu kayıtlar, dikkatlice gözden geçirilirse, Ahîlerin hangi faaliyetlerde rol oynadıklarını ve rollerinin mahiyetini az da olsa bize gösterebilmektedir. Devrin kaynaklarının sağladığı bilgilere göre, bu sivil toplum örgütünün Türkiye Selçuklu devrinde oynamış oldukları rolleri burada şu başlıklar altında belirlemek ve değerlendirmek mümkündür:

Siyasî ve askerî faaliyetlerdeki rolleri,

Anadolu’ya göçebe olarak gelen Türk topluluklarının (Oğuz boyları/Türkmenler) yerleşik hayata geçmelerindeki rolleri,

Meslekî ve dinî eğitimdeki rolleri,

Geleneklerin, ahlakî ilkelerin, millî kültür değerlerinin korunması ve yaşatılmasındaki rolleri,

Sosyal düzenin, iç barışın, huzurun korunması ve devamındaki rolleri.

1-) Siyasî ve Askerî Faaliyetlerdeki Rolleri

Türkiye Selçuklu tarihinin 1092-1280 yılları arası için hiç kuşkusuz en ayrıntılı kaynağı, İbn Bîbî’nin edebî ifadelerle bezeli kroniğidir. Eserde, siyasî ve askerî faaliyetler arasında az da olsa zamanın sivil toplum örgütleri hakkında önemli kayıtlar bulunmaktadır. Burada hemen belirtelim ki, bu kayıtların bir kısmı Ahîlerle ilgilidir. Yine bu kayıtların hemen hemen hepsinde, bu teşkilâtın siyasî ve askerî alanlarda oynadıkları rollere işaret edilmiştir.

Ahîlerin hem siyasî hem askerî alanda ilk rolleri, Türkiye Selçuklu Devletinin altıncı hükümdarı Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev ile kardeşi Tokat meliki Süleyman-şâh arasında geçen iktidar mücadelesi sırasında (1196) görülmüştür. Onların bu tarihî olayda oynadıkları roller, İbn Bîbî’nin kroniğinde şu şekilde belirtilmiştir:

Sultan II. Kılıç Arslan, ölmeden az önce tahtı ve iktidarı küçük oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev’e bırakmışsa da, bir süre sonra oğullarından Tokat Meliki Süleyman-şâh, kardeşinin hükümdarlığını tanımadı; tahtı ve iktidarı kardeşi Keyhüsrev’in elinden almak için onu 1196 yılında devletin merkezi (Dârü’l-mülk) Konya’da kuşattı. Süleyman-şâh, bu kuşatmadan 4 ay gibi uzun bir süre sonuç alamadı. Sultan Keyhüsrev’in kuvvetleri ile içinde Ahîlerin de bulunduğu Konya halkı beldelerini büyük bir azim ve kararlılıkla savundular. Öyle ki, Süleyman-şâh’ın ordusu şehrin bahçelerine ve bostanlarına bile yanaştırılmadı. Fakat, kuşatmanın çok uzaması ve Konya’nın dışarıyla irtibatının kesilmesi, şehir halkını büyük bir sıkıntı içine soktu. Şehirde yiyecek ve içecek sıkıntısı baş gösterdi. Bunun üzerine toplanan Ahî reisleri, yaptıkları durum değerlendirmesinde, daha önce Keyhüsrev’e verdikleri sözlerine bağlı kalarak, sonuna kadar Sultanın yanında savaşma kararı aldılar. Zira onlar, Gıyâseddîn Keyhüsrev 1092 yılında Türkiye Selçuklu tahtına çıkarken, topluca onun yanında yer alıp, her türlü faaliyetinde kendisine destek vereceklerine dair söz vermiş idiler. Fakat, Ahî reislerinde görülen bu kararlılık ve cesaret, İğdişler[1] gibi Konya’nın diğer ileri gelenlerinde görülmüyordu. Ahî reislerinin dışında Konya’nın ileri gelenleri bir araya gelip, Melik Süleyman-şâh’a, davasından vazgeçme karşılığında yüklü bir miktarda “sefer masrafı” (na’l-bahâ)[2] ödeme teklifinde bulundular. Bu teklif, amacına ulaşmak hususunda son derece kararlı olan Süleyman-şâh tarafından kabul edilmedi. Maddî fedakârlıkta bulunarak Gıyaseddîn Keyhüsrev’in tahtını ve iktidarını kurtaramayacaklarını anlayan devlet adamları ve Konya ileri gelenleri, bu defa Sultanın hayatını kurtaracak yeni bir çözüm ürettiler. Sultan Gıyâseddîn Keyhüsrev’in de katıldığı bu yeni çözüm şekli şöyle idi: Gıyâseddîn Keyhüsrev, Türkiye Selçuklu tahtını ve Konya’yı kardeşi Süleyman-şâh’a teslim edecek. Buna karşılık Süleyman-şâh da, kardeşi Keyhüsrev’in hayatına dokunmayacak ve maiyetiyle birlikte istediği yere gitmesine izin verecekti. Bu hususta taraflar anlaşmaya varınca, devlet adamları, Konya ileri gelenleri ve Ahî reislerinin şahitliğinde bir ahitname düzenlendi ve imzalandı. Bu anlaşmadan sonra, Keyhüsrev maiyeti ile birlikte Konya’yı terk ederken, Süleyman-şâh da, ordusu ile şehre girerek, Selçuklu tahtına çıktı[3].

Ahî birliklerinin Anadolu’da ne zaman kurulduğu bilinmemektedir; fakat, yukarıda kısaca zikrettiğimiz tarihî olay açıkça göstermektedir ki, XII. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye Selçuklu Devletinin merkezi Konya’da , hem siyasî hem de askerî faaliyetlerde rol oynayan kuvvetli Ahî birlikleri bulunmakta idi. Görüldüğü gibi, bu Ahî birlikleri, siyasî ve askerî olaylarda daima meşru iktidarın yanında yer almışlar ve cesur, kararlı, güvenilir bir davranış sergilemişlerdir. Özellikle, hanedan üyeleri arasında yapılan antlaşma metinleri bile ancak onların şahitliği ile geçerlilik kazanmıştır.

Ahîlerin hiç kuşkusuz siyasî bir statüleri yoktu. Fakat devlet, resmî törenlerde, tıpkı devlet adamları gibi onlara da protokolde yer vermekteydi. Daha doğrusu, Türkiye Selçuklu sultanlarının tahta çıkma (cülus), biat, karşılama, uğurlama, kutlama ve taziye törenlerine sivil ve asker devlet erkanın yanı sıra Ahîler ve İğdişler gibi sosyal zümreler de katılmakta idiler. Bu törenlere bütün devlet erkanının katılmalarını ve yeni sultana büyük ilgi göstermelerini normal karşılamak gerekir. Çünkü onlar, yeni yönetimde de yerlerini korumak ve sağlamlaştırmak kaygısında idiler. Fakat, Ahîler ve İğdişler gibi sosyal zümrelerin böyle bir kaygıları yoktu. Öyle anlaşılıyor ki, onların bu davranışlarında, devletlerine ve hükümdarlarına sahip çıkma gibi samimî bir düşünce hâkimdi. Gerçekten de Ahîlerin ve İğdişlerin bu samimî düşüncelerini yansıtan somut örnekleri Sultan I. Alâeddîn Keykubâd’ın tahta çıkış törenlerinde görmek mümkündür: 1220 yılında devlet adamları tarafından Sivas’ta Türkiye Selçuklu tahtına çıkartılan Alâeddîn Keykubâd, Kayseri üzerinden Konya’ya getirilirken, Aksaray’dan itibaren şehrin ileri gelenleri, Ahîler ve İğdişlerden oluşan bir grup, âdeta bir muhafız alayı gibi yeni Sultana Konya sınırına kadar refakat etmiştir. Yine, içinde Ahî birliklerinin de bulunduğu Konya ileri gelenleri ise, yeni Sultanı Obruk mevkiinde karşılamışlardır. Burada, bazıları yaya, bazıları da atlı olan 1000 kişilik büyük bir Ahî grubu, şüphesiz her türlü suikast ve sabotaj ihtimaline karşı yeni sultanı ve saltanat alayının etrafını 3 fersah uzunluğunda ve genişliğinde büyük bir çember içine almıştır. Sultan ve saltanat alayı, işte bu güvenlik çemberi içinde Konya’ya getirilmiştir[4].

Ahîler, sadece sultanların karşılanmasında ve uğurlanmasında değil, yabancı elçilerin karşılanmasında ve uğurlanmasında da devlet protokolünde yer almaktaydılar. Meselâ, Sultan I. Alâeddîn Keykubâd, Abbasî Halifesi Nasır Li-dinillâh’ın 1220 yılında kendisine elçi olarak gönderdiği Şeyh Şihâbeddîn Sührevedî’yi karşılamak üzere komutanlardan, Konya kadılarından, imamlardan, şeyhlerden tasavvuf ehlinde, âyandan ve Ahîlerden oluşan kalabalık bir heyeti Zincirli mevkiine göndermiştir. Bu heyet, Halifenin elçisini bu yerde karşılayıp, onu Konya’ya getirmiştir[5].

Ahîlerin siyasî faaliyetlerdeki en etkin rolleri, Moğolların Türkiye Selçukluları üzerinde hakimiyet kurdukları “çöküş, feryat ve zillet” döneminde görülür. Bu dönemde Selçuklu tahtına genellikle henüz çocuk yaşta olan şehzadeler çıkarılmıştır. Dolayısıyla bu hükümdarlar, devlet idaresinde zayıf ve yetersiz kalmışlardır. Otorite zayıflığından yararlanan devlet adamları da, bazen iki bazen üç gruba ayrılarak, birbirleriye kıyasıya mücadeleye girişmişlerdir. Bu mücadelelerde bazı gruplar, rakiplerini bertaraf etmek için Ahîlerin silâhlı gücünden yararlanmışlardır. Daha doğrusu onlar, siyasî rakiplerini ortadan kaldırmada ve mallarını müsadere etmede Ahîleri kullanmışlardır. Ahî reisleri ise, bu tür faaliyetlere destek verirken siyasî ve ekonomik herhangi çıkar kaygısında olmamışlardır; onlar, daima meşru iktidara hizmet ettikleri düşüncesi ile hareket etmişlerdir. Eğer bu tür faaliyetlerin hedefi meşru iktidarın sahibi olan sultana yönelik ise, Ahî reisleri bu noktada durmuşlardır; “efendimizin nimetlerine nankörlük edemeyiz” diyerek, devlet adamlarının emellerine âlet olmamışlardır. Daha doğrusu, onlar, Selçuklu hanedanın aleyhine olan bir harekete bilinçli olarak ne katılmışlar ve ne de destek vermişlerdir[6].

Ahîler, Moğol hâkimiyeti döneminde de daima meşru gördükleri Selçuklu iktidarının yanında yer almışlardır. Zorunlu hallerin dışında Moğolların ne yanlarında yer almışlar ve ne de onlara destek vermişlerdir. Siyasî tercihlerini ise, bazı devlet adamlarının ve zümrelerin aksine hep bağımsızlık ve özgürlükten yana yapmışlardır. Hatta onlar, münferit de olsa, Moğolların Anadolu’da yaptıkları zulüm ve haksızlıklara cesaretle karşı çıkmışlardır. Meselâ, Konya Ahî reislerinden Ahmed Şâh, Konya halkına zulüm yapan Gazan Hanın elçisini, büyük bir cesaret göstererek, şehirden kovmuştur[7]. Halbuki, bu devirde Selçuklu devlet adamlarının hiçbirinde böyle bir cesaret örneğini görmek mümkün olmamaktaydı.

2-) Anadolu’ya Göçebe Olarak Gelen Türk Topluluklarının Yerleşik Hayata Geçmelerindeki Rolleri

Türkler Anadolu’ya gelmeden önce, özellikle Roma ve Bizans dönemlerinde, bu ülkede pek çok şehir ve kasaba vardı. Fakat, bu şehirlerin ve kasabaların hemen hemen hepsi, askerî garnizon mahiyetinde idi. Daha doğrusu, bu şehirler ve kasabalar, başlangıçta birer askerî garnizon olarak kurulmuşlardı. Bu özelliklerini de sonuna kadar korumuşlardı. Anadolu’da Roma ve Bizans dönemlerinden kalan eski şehirlerin gelişmesi ve özellikle yeni birçok yerleşim yerinin kurulması ise, Türklerin bu ülkeyi fethetmeleriyle başlamıştır.

Türkler, Anadolu’ya hem göçebe topluluklar halinde, hem de yerleşik hayata geçmiş şehirli olarak geldiler[8]. Yerleşik hayata geçmiş unsurlar, genellikle ele geçirilen eski şehirlerin hemen yanı başlarında yerleşerek, önceki hayatlarındaki mesleklerini ve faaliyetlerini sürdürmeye başladılar. Göçebe unsurlar ise, genellikle hayat tarzlarına uygun sahalara, yani yaylalara, ovalara, vadilere, otlaklara ve ovalara yerleştiler. Bunlar da, önceki hayatlarındaki geçim vasıtaları olan besiciliği devam ettirdiler.

Tarihin her devrinde, şehir hayatı ve zenginliği, göçebe Türk için daima cezbedici olmuştur. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, göçebe her Türk, fırsat ve imkân bulunca, yerleşik hayata geçmek istemiştir. Fakat, göçebe unsurun şehre yerleşmesi ve burada varlığını devam ettirebilmesi, öyle kolay bir iş değildi; onun her şeyden önce şehirde geçimini sağlayabileceği bir iş ve meslek edinmesi gerekiyordu. Daha doğrusu bu hususta ona bir rehber ve vasıta lâzımdı. İşte, Anadolu’daki göçebe unsurun yerleşik hayata geçmesinde bu tarihî görevi gönüllü olarak üstlenmiş olan Ahîlerdir[9]. Gerçekten de Ahîler, göçebe hayatı terk edip de şehre inen her gence sahip çıkmışlar, onlara bir meslek öğretip işini kurmasına yardım etmişlerdir. Böylece, Anadolu’da Türk toplumunun şehirleşmesi ve şehir kültürüne uyum sağlaması, Ahîlerin özverili destekleriyle sağlıklı ve sağlam bir şekilde gerçekleşmiştir[10].

Ahîler, sadece göçebe unsurun yerleşik hayata geçmesinde değil, yeni yerleşim yerleri ve mahallelerin kurulmasında da başlıca rol oynamışlardır[11]: Ahî babaları veya şeyhleri, genellikle şehirlerin kenarlarında veya şehirler arası yolların önemli kavşak noktalarında kendi tekke ve zaviyelerini kuruyorlardı. Bir süre sonra bu tekke ve zaviyelerin etrafında yeni yerleşenlerle birçok konut yapılıyordu. Böylece, bu yerlerde yeni birer mahalle veya köy doğmuş oluyordu. Meselâ, Zara ilçesine bağlı “Ahıç” köyü, Haymana ilçesine bağlı “Ahiboz” köyü, Keskin ilçesine bağlı “Ahılar” köyü, Yabanabad’a bağlı “Ahılar” köyü[12] ile Ankara’nın bugünkü Etimesgut (Ahî Mesud) ilçesi, böyle kurulmuş yerleşim yerleridir. Bu yerleşim yerleri, hâlâ Ahîlerin hatıralarını üzerlerinde taşımaktadırlar.

3-) Meslekî ve Dinî Eğitimdeki Rolleri

Günümüzde olduğu gibi, Ortaçağda da eğitim veren kurumlar ve kişiler, genellikle yerleşim merkezlerinde (şehirler) toplanmışlardı. Halbuki, Selçuklu devrinde Türk toplumunun çoğunluğunu oluşturan Türkmenler, henüz yerleşik hayata geçmemiş olup, konar-göçer bir hayat yaşıyordu. Bu yüzden bu kütle, eğitim alacak vasıtalardan tamamen yoksundu. Dolayısıyla bu kütle arasında eğitim almış ve okuma yazma bilenler hemen hemen hiç yoktu. Ayrıca, göçebe Türkmenlerin dinî bilgileri de pek az olup, bu da ancak inanç seviyesinde bulunuyordu. Öte yandan, bunlar, şehirlerde icra edilen mesleklere de uzak idiler. Tek bildikleri besicilik ve bununla ilgili işlerdi. İşte, göçebe Türkmenlerden şehre inip, yerleşmek isteyenlere genellikle Ahî örgütleri sahip çıkıp, örgütlerine almak suretiyle onları iki sahada eğitmekte ve yetiştirmekteydiler. Bunlardan biri “meslekî eğitim”, diğeri “dinî eğitim” idi. Burada her iki eğitimi de kısaca açıklayalım:

a-) Meslekî Eğitim

Ahî örgütüne alınan gençlerin her biri, birer meslek ustasının yanına çırak olarak verilmekteydi. Bunlar yıllarca kalfalar ile ustaların denetiminde ve gözetiminde çalışmaktaydı. Bu arada genç çıraklara, kalfalar ve ustalar tarafından mesleklerin her türlü bilgileri, incelikleri, ahlâkî ilkeleri öğretilmekteydi. Bu eğitim hem teorik hem de pratik, yani uygulamalı olarak yapılmaktaydı. Çırak olarak işe başlayan gençler, mesleğinde belirli bir kıvama gelince kalfa, en sonunda da usta olmaktaydı. Bu faaliyet bununla da kalmamaktaydı; mesleğin bütün eski ustaları, çırakları ve kalfaları toplanıp, iç dayanışmanın bir gereği olarak, yeni ustaya kendi iş yerini kurmakta yardım etmekteydiler. Böylece, vasıfsız olarak işe alınan her genç eğitilip, topluma faydalı bir insan olarak kazandırıldığı gibi, meslek ve meslek kültürlerinin de devamlılığı sağlanmış olmaktaydı. Bilindiği gibi, meslek ve meslek kültürleri, ancak ustadan çırağa, babadan oğla, nesilden nesle aktarılabildiği sürece, devamlılığı sağlanır ve gelişir; aksi takdirde söner ve ortadan kalkar.

b-) Dinî Eğitim

Ahî birliklerinin toplantı yerleri olan zaviyeler ve tekkeler, din ve halk kültürü konularında teorik ve pratik eğitim veren bir çeşit okul görevini yapmaktaydı. Akşamleyin işlerinden toplantı yerlerine dönen “genç ahî çırakları”, burada İslâm dininin temel ilkelerini öğrenmekte ve bunların topluca uygulamasını yapmaktaydılar. Çünkü bu yerlerde, her akşam topluca yenen yemekten sonra düzenli olarak Kur’an okunmakta, topluca namaz kılınmakta, ilâhîler ve halk türküleri söylenmekte, raks edilmekteydi[13]. Ayrıca, gecenin geç saatlerine kadar dinî, tasavvufî ve sosyal konularda sohbetler yapılmaktaydı[14].

İbn Battuta’nın gözlemlerine göre, Ahîlerin din anlayışları ve bu hususta verdikleri eğitim, her türlü aşırılıktan uzak ve sade idi. Genellikle hepsi Hanefi mezhebinden olup, Sünni Müslüman idi. Aralarında ne Kaderîci, ne Râfızî, ne Mutezile, ne Haricî ve ne de bid’at ehli gibi aşırı eğilimde olanlar vardı[15]. Hatta, Konya’nın Ahî reislerinden Ahmed, Mevlevîlerin cenazelerini ilâhîler eşliğinde uğurlamaları karşısında “Bu şeraitte bid’attır, câiz değildir” diyerek, bu faaliyeti engellemek istemiştir. Mevlânâ’ın oğlu Sultan Veled araya girince, Ahî Ahmed, iddiasında ısrar etmemiştir. Cenaze ilâhîler söylenerek kaldırılmıştır[16].

Öte yandan, Ahîlerin cenaze törenlerinde ise, tamamen Türk gelenekleri hâkimdi. Meselâ, Konya’nın Ahî reislerinden Ahmed Şah’ın kardeşinin cenaze töreninde 15 bin civarında ahî başı açık bir şekilde tabutun arkasından mezara kadar yürümüştür. Ahî esnafından hiç kimse kırk gün dükkanını açmamıştır[17].

4-) Geleneklerin, Ahlâkî İlkelerin, Millî Kültür Değerlerinin Korunması ve Yaşatılmasındaki Rolleri

Ahî birlikleri, “yiğitlik, mertlik, kardeşlik, dostluk, vefa, fedakârlık, yardımseverlik, cömertlik, konukseverlik, sözüne bağlılık, dürüstlük, kaliteli ve standart mal üretme” gibi Türk millî kültürünün üstün değerlerini temel almışlar ve bunları kendilerine ilke yapmışlardır. Böylece onlar, devlet teşkilâtı içindeki ve dışındaki her türlü meslekten işsizlere varıncaya kadar halkın her kesiminden insanları birliklerine alarak[18], tam bir millî kurum oluşturmuşlardır. Bunlar, millî kültür değerlerini yaşatıp, şahıslarında temsil ettikleri için gerek devlet adamlarından gerekse halktan büyük saygı ve takdir görmüşlerdir.

Ahîleri karakterize eden meziyetlerin başında hiç kuşkusuz “yiğitlik ve mertlik” gelmektedir. “Yiğit ve mert”, yani kahraman (alp) ve cesur (yüreklig) insan, İslâmiyet’ten önce Türk kültürünün ideal insan tipiydi[19]. Bu insan tipi, İslâmî dönemde de Farsça “civan-mert”, Arapça “fityan” ve “gâzî”, Türkçe “alp veya alp-eren”, “akıncı” gibi adlar altında Anadolu’da da kendisini göstererek, yaşamaya devam etmiştir.

Bilindiği gibi, Ahîlerin silâhlı gücü, “genç ahî çırakları” idi. Türkün kahramanlık ruhunu şahıslarında temsil eden “genç ahî çırakları”, daha önce belirttiğimiz gibi “ahî” unvanıyla anılan önderlerin yönetiminde, Selçuklu sultanlarının iktidar mücadelelerine katılmışlar ve rakiplerini bertaraf etmede onlara silâhlı destek vermişlerdir. Özellikle Konya ve Kayseri gibi şehirlerin savunmasında da Selçuklu askerî kuvvetleriyle birlikte yiğitçe çarpışmışlardır[20].

Ahîler; “gâzîler, alplar, alp-erenler” gibi adlarla Osmanlı Devletinin askerî gücü içinde de yer alarak, bu yeni Türk devletinin her türlü askerî faaliyetlerine katılmışlardır. Bunlar, daha sonra “akıncılar” adıyla Osmanlı Devletinin sınır boylarında yeniden teşkilâtlanarak, Türkün kahramanlık ruhunu yaşatmaya devam etmişlerdir.

Türk toplumunda beğenilen ve takdir edilen davranışlardan biri de, “yardımseverlik ve cömertlik”tir[21]. Bu güzel meziyetleri eski Türk toplumunda en iyi temsil eden zümre, Ahîlerdir. Ahîlerin bu özelliğini “cömert” kelimesinin üzerinde de görmek mümkündür. “Cömert” kelimesi, Türk toplumunun Farsça “genç, yiğit” anlamına gelen “civan” kelimesiyle “adam, insan” anlamına gelen “merd” kelimesini birleştirmek suretiyle yapmış olduğu yeni bir sözdür[22]. Bilindiği gibi, “civan” ve “merd” kelimeleri, yine birleşik kelime olarak, yani “civan-merd” şeklinde genç ahî çıraklarının adı olarak kullanılmış bir sözdür. Türk toplumu, “civan” ve “merd” kelimelerini birleştirip “cömert” kelimesini yapmakla kalmamış, bu kelimeye genç ahî çıraklarının en önemli özelliği olan “yardımsever, eli açık, koçak, selek, yani sahavet” (eski Türkçe: akı) anlamlarını da yüklemiştir. Halbuki, “civan” ve “merd” kelimelerinde bu anlamların hiçbiri bulunmamaktadır. Burada rahatça şu hükme varmak mümkündür: “Cömert ve cömertlik” kavramları, gerek yapısıyla gerekse anlamıyla dilimize Ahîlik kültürünün bir armağanı olarak girmiştir.

Tıpkı cömertlik gibi, konukseverlik de Ahîleri karakterize eden özelliklerinin başında gelmektedir. Konukseverlik, sadece Ahîlerin değil, bütünüyle Türk toplumunun en belirgin özelliğidir. “Konuk kut (uğur) getirir”, “Tanrı misafiri”, “misafir odası”, “misafir rızkıyla gelir”, “konuk ağırlamak” gibi deyimler ve sözler, hemen hemen Türklere özgüdür. Bu deyimlerin ve sözlerin bir benzerini başka milletlerin dillerinde ve sözlüklerinde görmek ve bulmak mümkün değildir.

XIV. yüzyılın birinci yarısı içinde Anadolu’nun birçok şehrini gezen Arap gezgini İbn Battuta’nın en çok dikkatini çeken husus, Ahîlerin kendisine göstermiş oldukları samimî konukseverliktir. Seyahat-nâmesinde belirttiği gibi, İbn Batuta, istisnasız her şehirde Ahî birlikleri tarafından karşılanmış, zaviyelerinde en iyi şekilde ağırlanmış ve hediyelerle uğurlanmıştır. Hatta bazı şehirlerde İbn Battuta’yı konuk etme hususunda iki ayrı Ahî birliği arasında sert bir çekişme bile yaşanmıştır[23]. İbn Battuta, her Ahî birliğinden aynı içten ilgiyi görmüştür. Ahî şeyhleri ve emirlerindeki elemanlar, misafirlik sırasında âdeta kutsal bir görev yapar gibi kendisine hizmet etmişlerdir.

5-) Sosyal Düzenin, İç Barışın, Huzurun Korunması ve Devamındaki Rolleri

Ahî birliklerinin devlet tarafından tanınmış belirli bir görevleri ve yetkileri yoktu. Buna rağmen, özellikle genç ahî çırakları, daima beldelerinin düzen, güvenlik ve huzurundan kendilerini sorumlu saymaktaydılar. Onlar, beldelerinde düzeni, güvenliği, huzuru bozan, ahlâk dışı davranış gösteren, halka zulmeden kim olursa olsun, tıpkı devlet görevlileri gibi hemen silâhlarıyla müdahale etmekten ve bu kişi veya kişileri cezalandırmaktan çekinmemekteydiler[24]. Şehir halkı da, bu yiğitçe davranışlarıyla kendilerini memnun eden genç ahî çıraklarını âdeta bir kahraman gibi görmekte ve onları sevip saymaktaydı.

Ahî birliklerinin tarihî rolleri bununla sınırlı kalmamıştır. Ahî reisleri, özellikle, XIII. yüzyılın sonralarına doğru Selçuklu yönetiminin zayıfladığı ve çöktüğü her yerde devletin görev ve sorumluluklarını üstlenmişler, düzenin ve Türk-İslâm kültürünün koruyucusu olmuşlardır. Onlar, özellikle bulundukları yörenin birer hükümdarı gibi davranmışlardır. Türk devlet geleneklerini hem yaşamışlar hem de yaşatmışlardır[25]. Böylece, toplumda meydana gelebilecek kopmaları, dağılmaları önleyerek birliği korumuşlardır. 1333 yılında Anadolu’dan geçen İbn Battuta, siyasî birliğini kaybetmiş Anadolu’da güvenlik içinde seyahat edilmesini, daha önemlisi bu ülkenin “refah, mutluluk ve şefkat ülkesi” olmasını, tamamen Ahîlerin bu rollerine bağlar[26].

S o n u ç

Görüldüğü gibi, Türkiye Selçuklu devrinde “siyasî ve askerî faaliyetler, göçebe kütlenin  yerleşik hayata geçmesi, meslekî ve dinî eğitim, Türk kültür değerlerinin korunması ve yaşatılması, iç barışın, düzenin ve güvenliğin sağlanması” gibi devlet ve toplum hayatına yön veren sahalarda Ahîlerin çok esaslı ve kalıcı rolleri olmuştur. Buna bir de Türkçe’nin edebî dil olarak devlet ve toplum hayatında yerleştirilmesinde ve kökleştirilmesindeki rolleri eklenebilir. Bilindiği gibi, hem Büyük Selçuklu sultanları hem de Türkiye Selçuklu sultanları, kendi devirlerinde siyasî üstünlüklerine denk bir kültürel üstünlük kuramamışlardı; sarayda, orduda ve kendi aralarında Türkçe konuştukları halde, resmî yazışmalarda, edebiyatta, ilimde ve tarih yazıcılığında Farsça’yı ve Arapça’yı kullanarak, Türkçe’nin gelişmesini kesintiye uğratmışlardı. Anadolu’da özellikle Türkmen beyleri ve Ahîler, kendi kültür çevrelerinde Türkçe’ye dönüş hareketi başlatmak suretiyle hem Selçuklu sultanlarının yaptıkları tarihî hatayı düzeltmişler, hem de Türklüğü ve Türk kültürüne büyük hizmette bulunmuşlardır. Böylece onlar, millî bilincin kaynağı olan millî edebiyatın doğmasında ve gelişmesinde başlıca rol oynamışlardır. Bu millî kültür inkılabının doğal sonucu olarak da Anadolu’nun Türkleşmesi ve Türk vatanı haline gelmesi hareketi son derece hızlanmıştır.

Prof. Dr. Salim KOCA

Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

(Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008)

KAYNAKÇA

1 “İğdişler”, tıpkı Ahîler gibi sosyal bir zümre olup, şehir halkının, özellikle ordunun yiyecek ve mal ihtiyacını sağlamaktaydılar. Bu zümrenin adı ilk defa Karahanlı döneminde yazılmış ünlü siyaset kitabı Kutadgu Bilig’de geçer. Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib’e göre, “her türlü yiyecek içecek maddeleri, özellikle ordunun binek atı, aygırı ile yük hayvanları”, İğdişler tarafından sağlanırdı. Dolayısıyla “kımız, süt, yağ, yoğurt, peynir, yün ile evin rahatını temin eden yaygı keçe” gibi yiyecek ve malzemeler, hep İğdişlerin eliyle üretilmekteydi. XII. yüzyılın sonlarından itibaren Türkiye Selçuklularında da görülen bu zümre, Karahanlılar’daki İğdişlerin bir benzeri ve devamı idi. Türkiye Selçuklularındaki İğdişler, mal üretmeninin yanı sıra ticarî hayat üzerinde de bir kontrol mekanizması işlevini yerine getirmekteydiler. Geniş bilgi için bkz. F. Sümer, Selçuklular Tarihinde İğdişler, TDAD, 35, (1985), 9-23; T. Baykara, Türkiye Selçuklu Devrinde Konya, Ankara, 1985, 101-104.

2 “Na’l bahâ” hakkında bilgi almak için bkz. E. Merçil, Na’l Baha ve Kullanılışına Dair Örnekler, Belleten, LX, 227, (1996), 21-32; S. Koca, Selçuklular’da Ordu ve Askerî Kültür, Ankara 2005, 227-229.

3 İbn Bîbî, el-Evâmîrü’l-‘Alâ’iyye fî’l-Umûri’l-‘Alâ’iyye, Ankara 1956, 31-35; çvr. M. Öztürk, I, Ankara 1996, 51-55.

4 İbn Bîbî, 1956: 214-216; 1996: I, 232 vd.

5 İbn Bîbî, 1956: 230; 1996: I, 249. Şeyh Sühreverdî, Halife Nasır Li-dinlllâh’ın (yeniden düzenleyip liderliğini yaptığı Fütüvvet teşkilâtının bir mensubu idi. Sühreverdî’in bu ziyareti sırasında başta Sultan I. Alâeddîn Keykubâd olmak üzere bütün Selçuklu devlet adamları Halife Nasır Li-dinillâh’ın Fütüvvet teşkilâtına girmişlerdir. (İbn Bîbî, 1956: 233; 1996: I, 251; Müneccimbaşı, Câmiü’d-Düvel, II, yay. ve çvr. A. Öngül, İzmir 2001, 59). Bilindiği gibi, Ahîlik, Fütüvvet teşkilâtının Anadolu’daki bir versiyonudur. Daha doğrusu, Anadolu’daki Ahîlik, Fütüvvet teşkilâtının tamamen millî, yani Türklere özgü bir şeklidir. Dolayısıyla Anadolu Ahîliği, Fütüvvet teşkilâtından farklı olarak Türk kültürünün ağırlıklı damgasını üzerinde taşımakta idi.

6 İbn Bîbî, 1956: 554, 555, 556, 563, 585; 1996: II, 92, 94, 99, 118.

7 Anonim Selçuk-nâme, yay. ve çvr. F..N. Uzluk, Ankara 1952, 66.

8 F. Sümer, Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi? Belleten, XXIV, 1960, 567-594.

9 M. Bayram, Ahî Evren ve Ahî Teşkilâtının Kuruluşu, Konya 1991, 133.

10 Selçuklu devrinde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de köyden şehre büyük göçler olmuştur. Eğer Cumhuriyet döneminde de tıpkı Selçuklu devrindeki Ahîler gibi kuvvetli sivil toplum örgütleri olsaydı, bugün gece-kondu dediğimiz şehrin varoşlarındaki perişan manzaralar ortaya çıkmazdı. İşin hazin tarafı, Cumhuriyet döneminde köyden şehre göç eden kütleye sahip çıkan herhangi bir kurum olmamıştır. Bu kütle bu durumda ne yapabilirdi? Devlet hizmetine giremezdi, zira eğitimi yoktu. Kendi işini kuramazdı, zira sermayesi yoktu. Bir işte çalışamazdı, zira bir mesleği yoktu. Buna rağmen bu kütle, ezile ezile, güçlüklerle boğuşa boğuşa şehirlerde tutunmasını ve varlığını korumasını bildi. Herhalde bu durum Türk’e özgü bir yetenektir. Böyle bir olay başka bir millete yaşanmış olsaydı, hiç şüphesiz korkunç sosyal facialar meydana gelirdi. 

11 Bu hususta örnekler için bkz. B. A. Gökdağ, Ahi Kelimesine Adbilimsel Yaklaşım, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu, I, Kırşehir 2005, 423-425.

12 Hakimiyet-i Milliye, 1933, No: 4165; Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, çvr. A. Yaran, Ankara 1988, 198. .

13 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, haz. İ. Parmaksızoğlu, İstanbul 1971, 8, 10, 16, 43, 44,

14 Bu anlayış ve gelenek, Anadolu köylüleri arasında “kış sohbetleri” adıyla günümüze kadar devam etmiştir.

15 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, 1971: 4.

16 Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, II, çvr. T. Yazıcı, İstanbul 1973, 224.

17 Anonim Selçuk-nâme, 1952: 65.

18 F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara 1972, 157.

19 Bu hususta bilgi için bkz. S. Koca, Türk Kültürünün Temelleri, II, Ankara 2003, 71 vd.

20 İbn Bîbî, 1956: 32, 528; 1996: I, 52; II, 73.

21 Türkler cömertliklerini, genellikle “saçı” ve “toy” geleneklerinde göstermişlerdir.

22 Türkler, tıpkı “cömert” kelimesinde olduğu gibi Farsça ve Arapça kelimeleri birleştirip yeni kelimeler yapmakta ve bu kelimelere yeni anlamlar yüklemekte son derece yetenekli idiler. Meselâ bunlardan biri de “bad-ı heva” dır. Bu Farsça terkip “hava rüzgârı” anlamına gelmektedir. Türkler bu terkibi “bedava” şekline çevirerek, ona “parasız, ücretsiz, beleş” gibi yepyeni bir anlam yüklemişlerdir.

23 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, 1971: 15. Konukseverlik, İslâm dinine girmeden önce de Türklerin başlıca özellikleri idi. İbn Fazlan, Abbasî Halifesinin elçi olarak 921 yılında Etil Bulgar Devletine giderken, yurdundan geçtiği Oğuzlardan çok samimi bir konukseverlik görmüştür ki, bu Türk topluluğu henüz Müslüman olmamış idi. İbn Fazlan, Oğuz Türklerinden gördüğü bu samimi konukseverlik ve cömertlik hakkında aynen şöyle der: Bir yabancı yurdundan geçtiği Türk’e “ben senin misafirinim” demesi yeter. Türk konuğu için kubbeli bir çadır kurar, koyunlar keser ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılar. (İbn Fazlan Seyahat-nâmesi, çvr. R. Şeşen, İstanbul 1975, 32, 33, 37).

24 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, 1971: 7.

25 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, 1971: 25.

26 İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden Seçmeler, 1971: 4-62.

Yorumlar

“306) AHİLERİN TÜRKİYE SELÇUKLU DEVRİNDEKİ ROLLERİ” yazisina 4 Yorum yapilmis

  1. salilh tekbıçak yorum tarihi 26 Eylül, 2008 01:40

    BU MÜBAREK KADİR GECESİNİN SİZE VE AİLENİZE HAYIRLAR GETİRMESİ YÜCE RABBİMDEN DİLEĞİMDİR.

    YAPMIŞ OLDUĞUNUZ BU HİZMETİ TAKİP EDİYORUM ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN BAŞARILARINIZIN DEVAMI YÜCE RABBİMDEN DİLEĞİMDİR.

  2. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 26 Eylül, 2008 14:14

    SN.Y.BEY,
    YİNE BAL DAMLATMISSINIZ,PARMAKLARINIZA SAGLIK.
    EFENDİM,
    OKUYUNCA!*******
    *NASILDA ANLASILIYOR,HERSEYİN BİRBİRİNE NE BÜYÜK ÖNEM!LERLE BAGLANDIGI!
    -AMA DOSTCA OKUNMALI!
    İCİNDE YASADIGIN TOPRAKLARA!DOSTLUK DUYGULARIYLA BAGLI OLAN HERKES!
    OKURSA;ANLIAYCAK!***ASLINDA HİCBIRSEYİN KAMPLASTIRILMAMASI GEREKTİGİNİ***
    TEK CÖZÜM BU!
    *DEDEMLER KAYSERİ/BÜNYAN-BÜRÜRNGÜZ’DEN.HALA ANNEME ANLATIRMIS,KEYKUBATLARDAN GELEN KÖKÜN NE SEKİL ALDIGINI.AMA BEN DEDEMLERİ HİC TANIYAMADIM:(
    —ARAP BABAANNEM:( ANNEMLE BABAMI AYIRMIS..NÜFUS KAYDIM ANKARADA..
    -ORADA YASAMISLAR!KARTON PİYER YAPARLARMIS..VS.
    *AMA ANNE SOYUMUNDA BULGARISTAN TÜRKLERİNDEN OLMASI.
    *BENİ HEM DİNİMİ,
    HEMDE TÜRKLÜGÜMÜ KORUMAYA KOSULLANDIRIYOR:)
    YA !AHİLİK,BÖYLEYMİS:)
    TESEKKÜRLER.
    ”MOGOLLARIN SAVASCI GÜCÜ VE AYAKTA KALABILME GÜCÜNE BAGLI!İNANCLARINDAKİ SÖZLER EPEY İLGİMİ CEKER..YOL GÖSTERİCİDİR””ONLAR AYAKTA KALABILMEYI BÖYLE BASARIRKEN..CİNLİLERE DENİZ SAVASINDA YENİLMİSLERDİ DEGİLMİ?SN.YILMAZ BEY.

  3. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 27 Eylül, 2008 22:41

    SN.Y.BEY,
    HANEFİ MEZHEBİ, SÜNNİ MÜSLÜMAN?NASIL OLUYOR!
    ‘BABAANNEMLAERİN DİNE DÜSKÜNLÜGÜ ANNEANNEMLERİNKİNDEN DAHA KOYU İMİS.ANNEANNEMLERLE YETİSTİM BEN.BİZ HANEFİYİZ.
    AMA BABAMIN DİGER HANIMDAN OLAN OGLU TAM ARAP GİBİ.YANİ BABAMIDA AZ TANIDIM,AMA O DA ÖYLE İDİ.
    **BURDAKİ HANEFİ MEZHEBİ..SÜNNİ!NASIL ONU ACIKLIYACAKSINIZ DEGILMI?

  4. Necdet Ekici yorum tarihi 8 Ekim, 2008 21:34

    Ey Türk……..
    At üstündeki yılgınlığı artık
    Kendine gel,Titre ,Kükre artık
    Atan gibi ol,Dünya bak artık
    Cevren düşman kaynıyor,gör artık
    Neden aptalsın sen,Öğren artık
    Yaşadın bunları sen gör artık
    Masallara değil,Bilime inan artık
    ATA vasyetlerini öğren,Uygula artık
    Yurt edinmek kolay değil artık
    Hele ufkunda bayrağın,Zor artık
    Ülkenin kalelerini yönetenlere bak artık
    Hiç biri TÜRK değil gör artık
    Vatanını satıyorlar,Anla artık
    Her secimde seni kandırıyorlar,Gör artık
    Kıbrısı RUMlara verdiler anla artık
    Ulus devleti bölecekler,Duy artık
    On altı ilin Kürdistan olacak anla artık
    Yedi ilinde ermenistana verildi gör artık
    Batıdaki kalan yerdede ılıman islam artık
    Atatürkün adı silinecek,Anla artık
    Amarika dostun mu,Dost mu ,Gör artık
    Bayrağın kan ağlıyor,Anla artık
    Seni kandırıyorlar,kanma,Korkma artık
    Mehmetcik lerin ölümünede alıştın artık
    Aydınlarının sesini dinle uygula artık
    Atalarının vasiyetlerine uy artık
    Titre ve özüne dön ………Artık

Yorum yap