24) ABD İLE YAPILAN İKİLİ ANTLAŞMALAR…

Yayin Tarihi 4 Mart, 2008 
Kategori SİYASİ

ABD  İLE YAPILAN İKİLİ

ANTLAŞMALAR

 

image0014.jpg

 

 ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalandı. Borç alma ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma TBMM’de 4780 sayıyla yasalaştı. Anlaşmanın temel özelliği, adının Karşılıklı Yardım Anlaşması olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokmasıydı. Anlaşmada, ‘Koruyucu Hükümler’ olarak yer alan maddelerle, Türkiye’nin değil ABD’nin ‘haklan’ korunuyordu.

Anlaşmanın 2. maddesi şöyleydi: TC hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ye teslim edecektir.’

Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması, örneği olan bir uygulama değildir. TC hükümeti, ABD’ye hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.

ABD ile yapılan ikinci anlaşma, 27 Şubat 1946 gün ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde ABD’nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri satın alması koşuluyla Türkiye’ye borç verilmesiydi.

Türkiye 1950’ye dek ABD ile 7 Mayıs 1946 tarihli Borçların Tasfiyesi ile İlgili Anlaşma,

6 Aralık 1946 tarihli Kahire Anlaşmasına Ek Anlaşma,

12 Temmuz 1947 tarihli Askeri Yardım Anlaşması ve 27 Aralık 1949 tarihli bir başka Askeri Yardım Anlaşmasını imzaladı.

Demokrat Parti döneminde, 1954 yılında uluslararası petrol şirketlerinin adamı Max Bell’in hazırladığı ve Atatürk’ün çok önem verdiği petroldeki devlet tekelini kaldıran Petrol Yasası çıkarıldı. Bu yasanın 136. maddesi şöyleydi:

Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez.

23 Haziran 1954 yılında, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Vergi Muafiyetleri Anlaşması imzalandı. Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu.

1959 yılında millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD hükümeti olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaştırılıyor ve bu yasaya Erzurum Milletvekili Sabri Dilek, ‘Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir diye tepki gösteriyordu.

ABD ile Türkiye arasında 12 Kasım 1956 tarihinde Tarım Ürünleri Anlaşması imzalandı. 24 Eylül 1963 gün ve 11513 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, ABD Türkiye’ye 46,3 milyon dolarlık

(o zaman 1 dolar 10 liraydı) buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı. Bu ürünler azgelişmiş bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin temel ürünleriydi ve bunlar ABD gibi bir ülkenin eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu. Ama daha vahim olanı anlaşmanın 2. ve 3. maddeleriydi. 2. madde şöyleydi: Türkiye’nin yetiştirdiği ve bu anlaşmada adı geçen ya da benzer ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir.’ 3, maddenin b bendi ise, Türk ve Amerikan hükümetleri Türkiye’de Amerikan mallarına karşı talebi artırmak için birlikte hareket edeceklerdir’ diyordu.

31 Mayıs 1968 tarihinde yapılan ve 12978 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Kredi Anlaşması;  Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir anlaşmaydı ve Türkiye’nin bu borcu koşullara bağlanmıştı. Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır   işletmelerini ABD’nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.’ye devretmesini şarta bağlayan anlaşmanın 3. maddesi şöyleydi: ‘Şirketin kuruluş  sözleşmesi, tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye’deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD’nin bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.’

ABD ile yapılan ikili anlaşmalar burada konu edilenlerden çok daha fazladır ve büyük bir karışıklık içindedir. İlgili ve sorumlu Türk makamları, Amerikalılarla yapılan anlaşmaların anlam ve kapsamının ne olduğunu, ne zaman imzalandığını ve hangi koşulları taşıdıklarını bilmiyorlardı. Bu karışıklıktan Amerikalılar geniş ölçüde yararlanarak Türkiye’de diledikleri gibi hareket etmişler ve anlaşması olmayan konularda bile anlaşma varmış gibi uygulama yapmışlardı, Orgeneral Refik Tulga bu konuda 1969 yılında şu açıklamayı yapmıştı; “Genelkurmay, bir anlaşmaya dayanmadan kullanılan Sinop ve Yalova havaalanları için, Amerikalılara ‘buradan çıkın’ diyordu. Amerikalıların yanıtı ‘bize müsaadeyi hükümet verdi’ oluyordu. ‘Anlaşmayı gösterin’ dendiğinde Amerikalılar ‘anlaşma yok’ demekten başka yanıt bulamıyorlardı.”

Türkiye ile Batılılar arasında uzun süre içinde oluşturulan anlaşmalar setinin temel özelliği, Türkiye pazarını adım adım yabancı rekabete açması ve büyüme ihtiyacı içindeki ulusal tarım ve sanayinin gelişimine engel olmasıydı Bu engelleme ABD ve AB kaynaklı programlar ve bu programların dayanağı olan yabancı uzman raporlarıyla gerçekleştiriliyordu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD yardımlarına yön vermek üzere Amerikalı ekonomist Thornburg Türk ekonomisini inceledi ve Türkiye’nin “Bugünkü Ekonomik Durumunun Eleştirisi” adlı bir rapor düzenledi. Atatürk dönemi ekonomik uygulamalarını eleştirmekle başlayan rapor, Türkiye’nin ağır sanayii kurma girişimlerine karşı çıkıyor, Karabük demir-çelik tesislerinin tasfiyesini istiyor ve 125 lokomotif imal edecek kapasitede bir fabrika kurma projesini reddediyordu.  Thornburg,  Türkiye’nin lokomotif fabrikası kurmak için istediği  krediyi kastederek, Türkler böyle düşündükleri sürece dolarlarımızın ABD’de kalması daha iyi olacaktır’ diyor ve Türkiye’nin makine, uçak ve dizel motoru yapımı projelerine kesin bir biçimde karşı çıkarak, Türkiye’yi bu tür düşüncelerden vazgeçmesi yönünde adeta tehdit ediyordu: ‘Amerikalılar böyle düşünenleri iyi çalışma arkadaşı saymazlar.’ Thornburg Raporu, bugün Türkiye’ye kurtarıcı gibi getirilen Kemal Derviş’in, Dünya Bankası yetkilisi olarak 1978 yılında Türkiye için hazırladığı raporun hemen aynısıydı.

Atatürk döneminde gerçekleştirilen ekonomik atılımlar ve bu atılımları planlayan, uygulayan ve geliştiren ulusçu Kadroların tasfiyesini öngören Thornburg anlayışı, Türkiye’de sürekli bir biçimde iktidar oldu. Bu iktidarın somut ifadesi olan hükümetlerin hemen tümü, anti-Kemalist politikalar yürüttüler. Atatürk’ün Türkiye için sakıncalı gördüğü hemen her girişimi uygulamaya soktular. Thornburg Raporu’yla aynı anlayışa sahip olan ve Atatürk döneminde rafa kaldırılan 1800 sayfalık Dorr Raporu yeniden gündeme getirildi ve uygulandı. 1945’ten sonra yeniden Türkiye’ye gelen Dorr’a olağanüstü ilgi gösterildi ve kimi hükümet üyeleri Dorr’a, “Raporun kendileri için kutsal kitap olduğunu” söylediler.

1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi ve bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı; gübre ve tarım ürünleri dahil ithalata yönelindi; yoğun olarak dış borç alındı; NATO’ya girildi; Petrol Kanunu çıkarılarak petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı; KİT’lerin satılacağı açıklandı. Yasadışı ilişkiler ve karaborsayla palazlanan zenginler türedi, arazi spekülatörleri ve büyük toprak sahipleri, uluslararası şirketlerin temsilciliklerini almaya başladılar. CHP, 1947 yılında programını değiştirdi ve Demir-Çelik Kombinaları, Genel Makine Fabrikası, Elektrolitik Bakır Kombinası gibi ağır sanayi projelerinden vazgeçildiğini açıkladı. MKE’nin (Makine Kimya Endüstrisi) gerçekleştirdiği ve Danimarka dahil birçok ülkeye ihraç edilen 8 kişilik yolcu uçağı üretimine son verildi.

Türkiye, Batıya bağlanmanın yeni bir aşaması olan Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET) sürecine 20 yıllık anti-Kemalist uygulamalar döneminden sonra böyle geldi. 1959’da üyelik için AET’ye başvurduğunda, Türkiye Atatürk’ün 1938’de bıraktığı Türkiye’den çok farklı bir yerdeydi. Tam bağımsızlıktan ödün vermeyen, emperyalist bloklarla ittifak yapmayan, kendi gücüne dayanarak kalkınan ve dünyanın hiçbir ülkesine en küçük bir bağımlılığı olmayan, borçsuz ve bağlantısız Türkiye’nin yerinde; iç ve dış siyasette özgürce karar üretemeyen, açık bütçeli, sanayileşemeyen ve sürekli borçlanan bir Türkiye vardı. Ülkeyi yönetenler Batıya bağlanmaktan başka bir yolun olmadığını söylüyor, söylemleri yönünde uygulamalar yapıyor, üstelik bu uygulamaları Atatürkçülük adına yaptıklarını ileri sürüyorlardı.

Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1963 yılında AB ile imzalanan Ankara Anlaşması’na dek geçen 25 yıllık geri dönüş süreci içinde, yapılan uygulamalar ve bu uygulamaların Türkiye’yi getirdiği durum şuydu:

1– Türkiye, imzaladığı çok sayıda uluslararası ve ikili anlaşmayla yönetim inisiyatiflerini önemli oranda yitirdi ve egemenlik haklarını dışarıyla paylaşır duruma geldi, Atatürk’ün yaşamsal düzeyde önem verdiği tam bağımsızlık işleyişinden vazgeçildi ve Tanzimat Batıcılığı yeniden yerleşik devlet politikası haline geldi.

2- Ulusal sanayi yatırımları durduruldu, dış yönlendirmelere bağlı olarak ‘savaş zenginleri ve dış borca dayanılarak tüketime yönelik montaj yatırımlarına yönelindi. Dışardan alınan borçlar, teşvik kredisi adıyla, yerli ortak bularak yatırım yapan uluslararası şirketlere devredildi ve geleceğini Batıya bağlamış olan yeni bir işbirlikçi zümre yaratıldı.

3- Yabancılara hemen her alanda imtiyaz hakları tanındı. Petrol başta olmak üzere tüm stratejik madenler yabancı sermaye yatırımına açıldı. Yatırımcı kuruluşların yönetimlerine, dışarıda eğitim gören ve Batı değerlerini temsil eden kadrolar getirildi. Ulusçu ve Atatürkçü kadrolar devlet yönetiminden uzaklaştırıldı.

4- Dış ticaret ve bütçe dengeleri bozuldu. İhracatın ithalatı karşılaması oranı sürekli küçüldü ve bütçe açıkları hızla arttı. Bu olumsuz gelişmenin doğal sonucu olarak ve giderek artan bir yoğunlukta dış borçlanmaya gidildi. Milli kambiyo işleyişi zedelendi, Türk parası sürekli değer yitirdi.

5- ‘Eğitim Birliği’ ilkesi uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye her çeşit insan yetiştiren bir ülke haline getirildi. Misyoner okulları, tarikat mektepleri, paralı kolejler, imam hatip kurs ve okulları, yabancı dilde eğitim yaygınlaştırıldı. Köy enstitüleri ve köy öğretmen okulları kapatıldı, eğitimin ulusal niteliği bozuldu.

6- Bağımsız ve bağlantısız niteliğiyle tüm dünyada saygı uyandıran Atatürkçü dış siyasetten vazgeçildi. Batı politikalarının dümen suyuna gidildi. Türk ordusunun büyük bölümü NATO emrine verildi. Kore’ye asker gönderildi. Kurtuluş Savaşı ile örnek olunan ve anti-emperyalist bir mücadele içine giren ‘mazlum’ uluslar değil, büyük devletler desteklendi. Kemalist Cumhuriyetin saygınlığı yitirildi.

7- Gelişmiş ülkeler öncülüğünde kurulup geliştirilen hemen tüm uluslararası örgütlere üye olundu. Truman Doktrini, Marshall Planı, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü politikalarıyla emperyalizm Türkiye’de içsel bir olgu haline getirildi; Türkiye’nin geleceğine bu örgütler karar verir hale geldi.

8- Atatürk döneminde sıkı bir biçimde denetlenen ve ulus karşıtı hiçbir faaliyetine izin verilmeyen Fener Rum Patrikhanesi’ne ayrıcalıklı bir hoşgörü gösterildi. CIA görevlisi Athenagoros Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığına geçirilerek patrik yapıldı; Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Teoloji Yüksek Okulu adıyla, İlahiyat Fakültesi haline getirilmesine izin verdi.

9- Sınır komşularıyla, Atatürk döneminde geliştirilen dostluk ilişkileri kalıcı düşmanlıklara dönüştürüldü. Sovyetler Birliği ve Yunanistan birinci tehdit unsuru düşmanlar haline geldi. Menderes hükümeti Irak’a askeri müdahale yapmaya kalkıştı. Türkiye ‘düşmanlarla’ çevrili bir ülke haline geldi.

10- Yaygın ve etkili bir kültürel yozlaşma yaşandı. Atatürk’ün bizzat katıldığı Türk dili ve tarihi konusundaki çalışmalar geliştirilmediği gibi yapılanlar, sistemli bir karşı çıkışla ortadan kaldırıldı. Özellikle Amerikan kaynaklı ‘kültür’ ürünleri bilinçli programlarla yaygınlaştırıldı. Toplumsal değerler ve ulusal kimlik kalıcı bozulmalara uğradı. Atatürk’ün özellikle emperyalizme karşı söylemleri bile ‘suç’ olarak değerlendirildi.

KAYNAK :

image0021.jpg

ziyaretcidefteri21111126.gif

Paylaş:

Yorumlar

“24) ABD İLE YAPILAN İKİLİ ANTLAŞMALAR…” yazisina 16 Yorum yapilmis

  1. YURDATURK yorum tarihi 4 Mart, 2008 02:55

    EY DUNYA TURKLERI !!!! EY NE MUTLU TURKUM DIYEN TURK!!! EY HAKKA TAPAN YALNIZCA ALLAH’A IMAN EDENLER !!!!

    BU IKILI ANLASMA ICINDE SOZ VERIP IMZALAR ATIP GEREGINI AYNEN YAPIP BIZI ICDEN VE DISTAN SIMDI ABD YADA AB’YE GORE GORULEN ASLINDA DUNYA ASIL GERCEK EMPERYALISTLERI OLAN SIYONIST MASON ISRAIL’E TAM BAGIMLI EN ZENGIN ELITLER ‘E SATILDIGINIZI BILIYORMUSUNUZ? HER SEYTANI OYUNUN ARDINDA “ISRAIL’E TAM BAGIMLI VE “JEWISH MAGIC” KULLANIP BILZERI FITNE VE FESATLARI ILE BOLUP, BIZI BIRBIRMIZE DUSURUP YOK ETMEYE CALISANLARA KARSI ARTIK DAHA NE KADAR SESIZ KALACAKSINIZ? GORMEDEN GECECEKSINIZ? BANA NEY YAH… DIYECEKSINIZ??? BU HIC TURK’E HEMDE NE MUTLU TURKUM DIYEN TURK’E HIC YAKISIRMI? NE OLDU BIZE?

    DILIMIZI YITIRIP YUTTUK, ELIMIZI KOLUMUZU AYAGIMIZI KENDIMIZI BAGLADIK, GOZLERIMIZ ARDINA KADAR AMA UYUTULDUK SIMDIDE IMANINIZI YOBAZLASTIRANLARIN DAHA NICE SEYTANLIKLARINA GELIP YOK EDILECEKSINIZ BUNU GORMEZMISINIZ , HIC BILMEZMISINIZ?

    ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN. ICINIZDEKI SEYTANI YENEMEZSENIZ EGER DAHA NICE SEYTANLIKLARA MAGRUZ KALACAKSINIZ. DAHA NICE SEYTANLIKLAR GELECEK SIZE SIYONIST DUNYA MASONLARINDAN ICDEN VE DISTAN ENJEKTE EDILEREK KALBINIZE, RUHUNUZA !!!!

    BENDEN SOYLEMESI.

    HAKKIDIR HAKKA TAPAN TURK MILLETIMIN ISTIKLAL.

    YOKSA !!!!!

    DAHA NICE SEYTANLIKLAR, FITNE VE FESATLARLA BOLUNMELER, KUTUP KUTUP PARAMPARCA OLUP ZULMEDILIP, YOK EDILMELER OLUMLER!!!! UYANIN ARTIK EY IMANLI TURK MILLETI !!!!

    ALLAH ASKI VE YINE ALLAH RIZASI ICIN ATALARIMIZIN IZINDE YINE KAYITSIZ VE SARTSIZ TEK FIKIR, TEK YUREK VE TEK BILEK OLARAK YINE BULUSALIM. BIZIM ICIN BU EN DOGRUSUDUR, EN HAYIRLISIDIR. YINE BIZ DUNYA TURKLERINE EN YAKISACAK OLANIDIR.

    ALLAH SAHIDIMDIR KI BU EN DOGRUSUDUR.

    ARZ VE RICA EDERIM.

    Yurdakul CEKER(Izmir-1956)

    “YURDATURK”

    “ISTE O TURK.”
    “NE MUTLU TURKUM. SADECE VE YALNIZCA ALLAH’A IMAN EDENIM.” YA SIZLER?

    CEKER@MSN.COM

    YURDATURK@YAHOO.COM

    YURDATURK@GMAL.COM

    BEN BURADAYIM. YA SIZLER???

  2. YURDATURK yorum tarihi 4 Mart, 2008 03:16

    HAYDI TURK KOVUS KALK ! HAZIR OL !

    YENIDEN ERGENEKON ZAMANIDIR.

    ZAMAN SEYTANI YENMEK YENIDEN ERHGENEKONDAN SIYONIST MASONLARIN OYUNLARINA, SEYTANI SIHIRLERINE GELMEDEN 96 YILDA ATALARIMIZ GIBI HIC AMA HIC BEKLEMEDEN ARTIK BOZKURT ‘U BILE BEKLEMEDENHAK YOLUNDA BIR OLMAK ICIN UYANALIM. MERHUM ATAMIZIN, SANLI SEREF DOLU YIGIT ATALARIMIZIN BIZE VERDIGI YOL HRITLARINI HIC AMA HIC TARTISMASIZ KABUL EDEREK. TEK FIKIR, TEK BILEK VE TEK YUREK OLALIM. YINE BIZ DUNYA TURKLERINE EN DOGRUSU, ENHAYIRLISI VE YINE BIZ DUNYA TURK EVLATLARINA EN YAKISACAK OLAN “BUYUK TURK BIRLIGINI” KURUP YILDIRIMLAR HIZIYLA ICIMIZDEKI SEYTANLARI YENIP BIZE SEYTANLIK YPAN TUM EMPERYALIST SIYONIST MASON DUNYA ZENGINLERI OLAN VE RUHLARINI SEYTAN’A (S)ERVET, (S)OHRET VE (S)EHVET UGRUNA SATMIS RUHSUZ VE ALLAHSIZ SEYTANA TAPAN MASON PICLERININ SEYTANI OYUNLARINA ARTIK ASLA AMA ASLA GELMEYELIM. HATTA ONLARA TERBIYE VERIP VE ISLAH EDIP HAK YOLUNDA ZORLADA OLSA IMANA GETIRLELIM. YOKSA BIZ BUNU YAPMAZSAN TUM DUNYAYA ORNEK OLMAZSAK BIZDEN ONCEKI GELMIS GECMIS KAVIMLERIN BU SIYONIST MASONLARIN SEYTANI PLANLARINA NASIL KANIP DUSTUKLERINI VE CENAB’I ALLAHIN TAKDIRI ILE DE NASIL PEK COK YONTEMLE TEK TEK YOK EDILDIKLERINI BILMEZMISINIZ? ANLAMAZ MISINIZ? GORMEZMISNIZ? BANA INANMIYORSAN, KALBININ SESINE KULAK VER SANA SOYLENENLERI IYI DINLE!!! YOKSA BANADA SOYLEMEDI DEME!!!!

    “ALLAH TURKLERI KORUSUN. ALLAH BIRDIR. ONDAN BASKA ILAH YOKTUR. PEYGAMBER EFENDIMIZ HZ. MUHAMMED DE PEK COK DIGER PEYGAMBERLER GIBI BIR ELCIDIR. BIZE INEN SON KITAP KUR’AN-I KERIMDE TUM DINLERI VE PEYGAMBERLERI GELMIS GECMIS TUM INSANLIK TARIHINI SIZLERE IBRET OLSUN DIYE YOL GOSTERMEK VE ARTIK SEYTAN INANMAMAK ONUN OYUNLARINA KANMAMAK VE ONUN VARLIGINI ENSENIZDE HISSETMEMEK ICIN HER GEREKEN YOL VE YONTEM BIR BIR BILDIRILMISTIR. BUNU ARAPCA BILMEZSEN TURKCE OGRENMEMEN VE AYNEN YAPMAMAN ICIN HICDE MAAZERET OLACAGINI ZANNETMEYIN ALLAH C.C. YA TEKRAR DONDUGUNUZDE. RUH OLARAK BU DUNYAYA DONDUGUNUZDE YA YEYIP, ICIP SICTIGI YERDE YATAN HATTA SIZTIGI BILE YIYEN BIR HAYVAN OLARAK YINE DOGACAK BU DUNYAYA DONECEKSINIZ. YADA BIR BASKA RUH YA GUZEL KAREKTERLI ALLAH IMAN EDEN BIR INSAN. YADA IMANINI BULABILMESI ICIN YERYUZUNE INSAN DEGIL BU SEFER HAYVAN OLARAK DONDURULECEK OLAN KAYBOLMUS ZAVALLI RUHLARDAN OLACAKSINIZ. OKUYUN KUTSAL KITABLARIN HEPSINI. DINLEYIN TUM PEYGAMBERLERIN SOZLERINI ORTAK TEK SEY. ALLAH BIRDIR. ONDAN BASKA TANRI YOKTUR. OZ AMAN NEDEN SEYTAN’A IS YAPIYOR ONA UYUYORSUNUZ? SONUNUZ HIC HAYIRLI OLMAZ, HAKKINIZ DA HIC OLMAZ INSAN OLMAYA !!!!

    ONCE INSAN OL. SONRA HAKKA TAP KI ISTIKLAL SANA BU KAINATTA YERYUZU BILE CENNET OLARAK HAK OLSUN. YOKSA MUSTEHAKDIR SANA CEHENNEM ATESI VE SEYTAN VE ONUN YOLDASLARININ AKIBETLERI.

    ARZ VE RICA EDERIM.

    ALLAH SAHIDIMDIR KI BU DOGRUDUR. EGER BUNA ITIRAZINIZ VARSA LUTFEN BANA ACILEN YAZIN KARDESLERIM, SOYDASLARIM, NE MUTLU TURKUM DIYEN IMANLI OLARAK HAKKA TAPAN ALLAH’A SADECE VE YALNIZCA IMAN EDEN VE ICINDEKI SEYTANINI YENEBILEN TUM DUNYA TURK VATANDASLARIM.MUMIN DIN KADESLERIM.

  3. YURDATURK yorum tarihi 4 Mart, 2008 03:38

    TUM DISA BAGIMLI GERCEK VE ASIL VATAN HAINLERIMIZ OLAN MASON LOJALARI ACILEN VE DERHAL KAPATILMASI ICIN EL ELE.

    ” NE MUTLU TURKUM DIYENE.”

    “YA SEV. YADA TERKET.”

    ZAMAN COK YAKINDIR, SONRA UYARMADIM VE SOYLEMEDIM DE DEMEYIN !!!

    “ISTE O GUN” HAK YERINI BULACAGI GUN. TUM DUNYA TURKLERININ KAYIT VE SARTSIZ BIRLESIP ICINDEKI VE DISTN GELEN SEYTANLIKLARI YENECEGI GUNDIR ISTE ” 12/12/2012 ”

    BUNU ASLA UNUTMAYIN !!!!

    “ISTE O GUN”

    “HER KOYUN KENDI BACAGINDAN ASILACK VE TUM SEYTANLIKLAR DE-SIFRE EDILEKTIR.TUM DUNYA TURKLERI KAYITSIZ VE SARTSIZ IMANA GELEREK HAK YOLUNDA YINE BIRLESECEKTIR. EMPERYALIST SIYONIST ISRAIL’E TAM BAGIMLI MASON “JEWISH MAGIC ILE ” SEYTAN’A TAPAN PICLERINI IMANLARIYLA YENECEKTIR.”

    BIZDEN ONCEKI YOK EDILEN KAVIMLERIN YAPTIKLARI YANLISLARI ARTIK BIZLER YAPMAYACAGIZ. SEYTANI ARAMIZDAN ALIP CEHENNEME ARTIK KENDI ISTEGIMIZLE, KENDI IMANIMIZLA ALLAHIN IZNIYLE VE RIZASIYLA HEPBERABER ATACAGIZ. ZULME HAYIR, SAVASLARA HAYIR, SILAHLANMALARA HAYIR, SEYTANLIKLARA HAYIR, SIHIR, BUYU, TILSIM, GOKYUZUNDEKI YILDIZLARDAN MEDET UMMALARA VE ONLARA INANMALARA HAYIR. SAPIKLIKLARIN TUMUNE, AHLAKSIZLIGIN TUMUNE HAYIR.
    IMANSIZ LARA IMAN SEYTANLIK YOLUNU SECENLERE CANLARINI ARTIK CEHENNEME GONDERMEK BIZLERE HAKDIR. YOKSA ONLARIN ELINDE DNA’LARIMIZA KADAR GIRILIP BEYNIMIZI KONTROL EDIP ISTEDIKLERI ANDADA ISTEDIKLERI SEKILDEDE TEK TEK YADA TOPLU OLARAK YOK EDILMEK DE BIZE MUSTEHAK OLACAKTIR. YINE !!!!
    AYNI TAS AYNI HAMAM… DAG BASINI DUMAN ALMIS AMA KIME NE!!!!

    GUVENDIGIMIZ DAGLARA KARLAR YAGMIS NE CARE????

    KENDINI TANIMAYAN, BILEMIYEN DOSTUNU VE DUSMANINI ARTIK AYIT EDEMIYEN TURK NASIL OLURDA ALLAH’A IMANLI OLUR VE ICINDEKI SEYTANINI YENEBILIR??? BENCE ASLA….ALLAH HAKKIMIZDA EN HAYIRLISI NEYSE ONU VERSIN. HEMDE TEZ OLARAK. DAYANAMIYOR BENIM YUREGIM CANLARIM. DAYANAMIYOR ARTIK.AMIN.

    ACILEN UYAN !

    ACILEN UYANDIR !

    ACILEN PAYLASIN !

    ACILEN KAYITSIZ VE SARTSIZ HAK YOLUNDA VE ATALARIMIZIN IZINDE BIRLESELIM ARTIK.

    CEKER@MSN.COM

    YURDATURK@YAHOO.COM

    YURDATURK@GMAIL.COM

    BEN BURADAYIM. YA SIZLER??? ALLAHIN SELAMINI VE HAYIR DUALARINIZI ESIRGEMEYIN BENDEN.

    “VARLIGIM TUM DUNYA TURK LERI VE TUM ALLAH’A IMAN EDEN INSANOGLU UGRUNA ARMAGANDIR.”

  4. özgürce yorum tarihi 15 Mart, 2008 01:46

    Sayın kardeşim, güzel yorumlamışsın, yalnız biryerde takıldım neden MUSTAFA KEMAL ATATÜK ü yazmamışsın, birde daha öz yazarsan (MASONLUK) nedir, benim gibi saf ve temiz insanlar daha iyi anlar SAYGILARIMLA

  5. gokCINS yorum tarihi 22 Mayıs, 2008 13:45

    EGER II.DUNYA SAVASI SIRASINDA, 13UNCU VE 14UNCU HUKUMETI KURAN DONEMIN BASBAKANI SUKRU SARACOGLU, GAZI MUSTAFA KEMAL HAZRETLERININ; “CIKACAK SAVASI ALMANLAR KAYBEDECEK VE SAVASIN GALIBI SOVYET RUSYA OLACAKTIR” SOZUNE INANMIS (BILMIS) OLSAYDI; NAZI ALMANYASI ILE SOVYET RUSYA’YA KARSI GIZLI ANTLASMALAR YAPMAZ, BERLIN’E ILK GIREN SOVYET RUSYA ISE, BULDUGU BU GIZLI ANTLASMALAR ARDINDAN 19 MART 1945′ DE DONEMIN SOVYET DISISLERI BAKANI MOLOTOV’UN TURKIYE BUYUKELCISI SELIM SARPER’E, SOVYET HUKUMETININ, 17 ARALIK 1925 TARIHLI TURK-SOVYET DOSTLUK VE SALDIRMAZLIK ANTLASMASI’NI FESHETTIGINI BILDIRMEZDI.
    HEPSINDEN ONEMLISI; 1938 YILINDA HASTA YATAGINDA AFET INAN’A NOT ETTIRDIGI “DEVLETLER IKINCI DUNYA SAVASINA HAZIRLANIYOR. BIZ BU DURUMDA IKI KONUYA ONEM VERMELIYIZ: BIRINCISI, DOGU VE BATI KOMSULARIMIZ OLDUGU GIBI OTEKI DEVLETLERLE KURDUGUMUZ ANTLASMALARI GUCLENDIRMEK,IKINCISI ISE YURDUMUZUN EKONOMIK DURUMUNU GELISTIRMEK VE BU BAKIMDAN EKONOMIK PLANLARIMIZI UYGULAMAKTIR.’’ AYRICA; “BIR DUNYA SAVASI OLACAKTIR. BU SAVAS SONUCUNDA DUNYANIN DURUMU VE DENGESI BASTAN BASA DEGISECEKTIR. ISTE BU DEVRE HALINDE BASIMIZA BUYUK FELAKETLERIN GELMESI MUMKUNDUR” DEDIGINI…

    SIZCE HANGISI BUYUK FELAKET OLDU?

    AMERIKA ILE BU ANTLASMALARI YAPMAK MI?

    TURKIYE CUMHURIYETI’ NIN KURULUS ILKELERINI VE BU ILKELERI OLUSTURAN DEVLET POLITIKALARINI BIR KENARA BIRAKAN SUKRU SARACOGLU MU?

  6. Kagan KURTBOKE yorum tarihi 23 Haziran, 2008 00:44

    5 EYLUL 1795 TARİHİNDE abd devlet baskani ile Osmanli Devleti adina Cezayir Beylerbeyi Dayi Hasan Pasa arasinda imzalanan anlasma hakkinda elinde bilgi belge olan adresime gönderebilir mi?
    Saygilarimla Kagan KURTBOKE

  7. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 8 Temmuz, 2008 01:40

    EFENDİM,BİRDEN GARİP GELDİ!ANTLASMA;ASLA İHLAL EDİLMEMESİ KAYDIYLA ALINAN KARARLARDIR DEGİLMİ?TABİİ;SAVASDA NE OLUR BİLEMİYORUM.
    *YUKARIDA YAZILAN *ANTLASMA*FARKLI KONULARDA!YANİ SINIRLAR YERİNE DİGER KONULAR DEMEK İSTEDİM.BURADA KULLANILMASI DOGRUMU?BU BENİM SORUM.
    **VE GERCEKTEN HAFSALAM ALMIYOR!NİCİN BİR ATATÜRK DAHA BULAMADIK?YADA OLANLARI KORUMADIK?MUTLAKA ENGELLENECEKLERDİ..BUGÜN BİLE:( AMA BUNUN BİR YOLU OLMALIYDI!KRALLIKLARA/İNGİLTEREYE,DANİMARKA,İSVECE BAKALIM!
    —BİZİM ÜLKEMİZİN YÖNETİMİNE NİCİN BASKALARINI SOKUYORUZ?
    *NEFRET EDİYORUM POLİTİKACILARDAN::((
    BIRAKSINLAR BİZ KENDİMİZİ DAHA İYİ YÖNETİRİZ.
    *İNANIN!

  8. DEMİR CAN yorum tarihi 30 Mayıs, 2010 03:25

    kaç kişinin bu TR-ABD arasında yapılan ikili antlaşmalardan haberi varki? haberi olanlarda ne yaptıki çokmu memnunlar acaba geceleri yatınca nasıl uyuyorlar imzaları atanlar hakkın rahmetine kavuştu onlar atmış oldukları bu imzaların sayesinde hak ettikleri yerdedirler inşallah ama hala imzaların sonu gelmedi ABD^’li patronlarımızın daha rahat ettirebilmek için yılda 3 hadibilemedin 4 çağırsalar 24 kez ABD’ye gideriz hesap veririz hesap verdim diye övünür halktanda bravo aferin alırız ey TC’ nini Başbakanları.Bakanları,Patronları sizde hiç vicdan yokmu kanınız Türk kanımı değil soyunuz Türk Soyumu değil bilerekmi yapıyorsunuz bu milleti bu vatanı neden satıyorsunuz önce satanı halka şikayet edip iktidara geliyorsunuz ilk ve eniyi yaptığınız iş gidenden daha iyi satmak oluyor canım acıyor içim kanıyor ama siz ABD TALEBELERİ KEYFİ KEDER TC’nin nimetlerinden faydalanmaya hız vererek devam ediyorsunuz ALLAH BELANIZI CEZANIZI VERSİN ABD UŞAKLARI YETER YETER

  9. Cahit Alptekin yorum tarihi 15 Temmuz, 2016 12:07

    ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI
    Egemenliğine doğrudan doğruya sahip olmanın kıymetini pekiyi anlayan ve pekiyi bilen millet, bu mukaddes egemenliğine karşı baş gösterecek her tehlikeyi kahredecektir. (1923)

    Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayandığı esaslar “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız şartsız Milli Egemenlikten ibarettir. Millet bu egemenlikten en küçük bir parçasını bile feda edemeyecektir; gözünü açmıştır. ( 1923 )

    Atam, Emanetine sahip çıkamadık!

    GEÇMİŞTE YAPILMASINA ENGEL OLUNAN DEVRİMLER IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ YAZI DİZİSİ

    3. BÖLÜM: ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI

    Yazı dizimizin üçüncü bölümünde yalnızca ABD ile imzalanan eğitim antlaşmalarına değinecektik. Ancak konunun içine nüfuz ettikçe karşımıza o kadar ibret verici bir tablo çıktı ki bu durum karşısında yazımızı nitelik ve nicelik olarak genişletmeyi ve ABD ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanmış olan bütün antlaşmaları aktarmayı yararlı gördük. Tabidir ki yazı düzümüzün üçüncü bölümünün ismi de değişti ve ABD İLE İMZALANAN SÖMÜRGE ANTLAŞMALARI oldu.

    ABD, İkinci Dünya Savaşından, bir süper güç olarak çıktı. Nükleer gücü tekelinde bulunduran ABD, büyük bir zenginliğe sahipti. ABD ve Amerikan yaşam tarzı büyük bir propagandayla tüm dünyayı saran bir moda halinde idi. Bu parlak görüntünün arkasında güçsüze yaşam şansı vermeyen büyük ve acımasız bir emperyalist devlet vardı. ABD’nin politik amaçları arasında az gelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, ulusal çıkarlarına sahip çıkma ya da bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlar yoktu.

    Türkiye, ABD yörüngesine girmede en istekli ülke oldu. Daha 20-25 yıl önce emperyalizme karşı, dünyadaki ilk zaferi kazanmış olan ülkemizin yöneticilerinin bu isteği acınacak, ibretlik bir durumdu ve bir ihanetti. Atatürk’ün mirası reddediliyordu.

    1 Nisan 1939 Kapitülasyon Antlaşması:

    Türkiye, Atatürk’ten sonra yabacı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili antlaşmayı 1 Nisan 1939’da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu antlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü tanımıştır. Ayrıca, ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu. Daha Atatürk’ün vefatının üzerinden bir sene geçmemişken, Lozan’da bin bir zorlukla kaldırılan kapitülasyonlar İnönü eliyle geri gelmişti.

    23 Şubat 1945 Antlaşması:

    Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu antlaşma II. Dünya Savaşının sonlarına denk gelen 23 Şubat 1945 tarihinde TBMM’de 4780 sayılı yasa ile kabul edilmiştir. Antlaşmanın temel özelliği “Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak gözükmesine karşın, tümüyle ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabulünü içermesidir. Antlaşma, ABD’nin haklarını korumaktadır! Antlaşmanın 2. maddesinde: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ye temin edecektir” denilmekteydi. Böyle bir madde bağımsız bir ülkenin yöneticileri tarafından kabul edilmemeliydi. Türkiye, ABD’ye hizmet sunmakla görevlendirilmişti!

    27 Şubat 1946 Kredi Antlaşması:

    ABD ile imzalana ikinci antlaşma 27 Şubat 1946 tarihli Kredi Antlaşması idi. Antlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde kalmış ABD’nin savaş artığı eski malzemelerini satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesi idi ve ağır koşullar içeriyordu. Antlaşmanın birinci bölümünde: “Türkiye Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan, ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10 milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul etmiştir” deniliyor ve koşullar sıralanıyordu.

    I. ve III. alt maddelerde 10 milyon doların geri ödeme biçimi şöyle tarif ediliyordu: “Birleşik Devletler, faiz dâhil taksitlerin resmi rayiç üzerinden Türk lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk lirası ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye’de kullanılan memurların harcamalarına tahsis edilecektir” Bu antlaşmayla hem elindeki artık malzemeyi satan, hem de Türkiye’yi bu malzemelere ait yedek parçaların bağımlısı haline getiren ABD; Türkiye’de faaliyet gösteren personelinin giderlerini de Türkiye’ye karşılatmaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin ne anlama geldiği bugün daha iyi görülebilmektedir. ABD, bu maddeye dayanarak kendisine bağlı insan yetiştirmiştir!

    Antlaşmanın ikinci bölümünün birinci maddesinde ise: “ABD Dış Tasfiye Komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının dökümünü ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili temsilciler arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti, malzemeyi bulduğu yerden ve bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye’ye geçmeyecek, ABD hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir” deniliyor. 5. Maddeye göre ise: “Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu malzemeleri, parası ödenmiş olsa da, geri vermeyi kabul etmiştir” deniliyordu! Yani Türkiye, malzemeyi kırık, bozuk, işlemez nasıl bulduysa satın alacak! Ayrıca satın alınan malın mülkiyeti ABD’de kalacak! Atatürk’ün vefatından sadece 9 yıl sonra devletimizi dilenci konumuna düşüren omurgasızları “rahmetle” anıyorum!

    12 Temmuz 1947 Antlaşması (Truman Doktrini):

    ABD Başkanı Truman, Türkiye için şunları söylemekteydi: “Yunanistan’ın komşusu olan Türkiye dahi dikkatimizi gerektirmektedir. Türkiye’nin bağımsız ve iktisaden sıhhatli bir devlet olarak bekası, barışa bağlı bütün dünya milletleri için Yunanistan’dan daha az ehemmiyetli olmadığı aşikârdır.”

    Truman, konuşmasında ayrıca Kongreden bu iki ülkeye yapılacak mali yardım ve verilecek araç gerecin nasıl kullanıldığını gözetleyip denetlenmesi ve Türk ve Yunan personelinin Amerika’da eğitilmesi amacı ile yetki isteyecekti.

    Türkiye’deki Amerikancılar bu durumdan oldukça memnu olacaklardı. Başbakan Recep Peker, ABD basınına: “Başkan Truman, tam geçekçi ve tam insani bir görüşten mülhem olmuştur” diyordu.

    22 Mayıs 1947’de General L.E. Oliver başkanlığına 20 kişilik bir askeri yardım kurulu Türkiye’ye geldi. Bu kurulun onuruna Ankara palas’ta kokteyl verildi. Daha sonra bu kurul üyeleri, Atatürk’ün Emperyalistleri kovduğu, ülke içinde inceleme gezilerine çıkmışlardı. 24 Mayıs 1947’de Kara Kuvvetleri subay üniformaları, Amerikan subaylarının ki örnek alınarak değiştirildi. (2009 kışında benzeri bir hadise yine oldu.C.A.) 5 Ekim 1947’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak başkanlığında general, amiral ve subaylardan oluşan bir kurul ABD’ye gitmişti.[1]

    Truman Doktrini, 12 Temmuz 1947’de Hasan Saka ve ABD Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson arasında imzalan antlaşma ile yürürlüğe girdi.

    Antlaşmanın başlangıç bölümünde gerekçe, şöyle belirtilmekteydi:

    “Türkiye hükümeti; Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomik istikrarını muhafazaya devam maksadıyla, Birleşik Devletler Hükümetinin yardımını istediğinden ve Birleşik Devletler Kongresi, 22 Mayıs 1947’de tasdik edilen kanun ile Birleşik Devletler Başkanına, Türkiye’ye her iki memleketin egemen ve bağımsızlığına ve güvenliğine uygun şartlar dairesinde böyle bir yardımda bulunmak yetkisi verdiğinden…”

    1. Maddede yardımın Amerikan Yardım Kanunu gereğince yapılacağı ve Türkiye’nin de bu antlaşmada belirtilen koşullar içinde bunu kullanacağı belirtiliyordu.

    2. Maddede, Türkiye’nin doğrudan doğruya içişlerine karımak demek olan bir hüküm yer almaktaydı. Buna göre: Türkiye’de yardımın kullanılmasını denetleyecek, koşullarını belirleyecek ve Amerikalılardan oluşacak bir kurulun görev yapacağı, kurul başkanına “Misyon Şefi denileceği, Türk hükümetinin bu kurula her türlü kolaylığı sağlayacağı belirtiliyordu.

    3. Maddenin 1. fırkasında: “Birleşik Devletler basın ve radyo temsilcilerine, bu yardımın kullanılışını serbestçe incelemeleri ve bu incelemelerini tam olarak bildirmeleri müsaade edilecektir” deniliyor ve bu suretle ABD basınına “DENETLEYİCİ” işlevi veriliyordu.

    2. Fırkasında ise: “Türkiye Hükümeti, bu yardımın amacı, içeriği, genişliği, miktarı ve ilerleyişi hakkında Türkiye’de tam ve devamlı yayın yapacaktır” deniliyor ve Türkiye Cumhuriyetinden, halkına ve dünyaya ABD propagandası yapması isteniyordu. Hükümet de bunu kabul ediyordu.

    En önemli madde olduğunu belirtebileceğimiz 4. Maddede ise: “ Türk Hükümeti, yapılan yardımı, tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır… Türkiye Hükümeti, Birleşik Devletler Hükümetinin onayı olmadan, bu neviden hiçbir madde ve bilginin mülkiyet ve zilyetliğini devredemeyeceği gibi, aynı onay olmadan Türk Hükümetinin Subay, memur veya ajan sıfatını haiz bulunmayan bir kimseye açıklanmasına ve maddeler ve bilgilerin verildikleri gayeden başka bir gayede kullanılmasına müsaade etmeyecektir” denilmekteydi. Bu maddenin ne anlama geldiği, 1964 Kıbrıs olaylarında ve ABD Başkanı Lyndon Johnson’un 3 Haziran 1964 tarihli mektubuyla anlaşılacaktı. 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri Soykırıma uğratmaya başlamışlardı. Türkiye ise ABD’den aracı olmasını istemiş, ancak ABD, Rumlardan yana görüntü verince, garantörlük haklarını kullanıp adaya müdahaleye hazırlanmıştı. Bu sırada 3 Haziran 1964 tarihli Başkan Johnson’un mektubu geldi. Bu kaba mektupta ABD’nin Türkiye ile Yunanistan arasında çatışma istenmediği, Türkiye bir Sovyet saldırısına hedef olursa yardım edilmeyebileceği belirtiliyordu. Mektubun son kısmında ise: “Türkiye ile mevcut Temmuz 1947 antlaşmasının 4. maddesi gereğince, askeri yardımın, veriliş amacında ayrı amaçlarla kullanılması için ABD’nin onayının alınması gerekmektedir… Mevcut koşullar altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede ABD tarafından sağlanmış olan askeri malzemenin kullanılmasına ABD izin vermemektedir” deniliyordu. Türkiye’ye, o malzemeler kendi çıkarını korusun diye değil, ABD çıkarlarını Sovyetlere karşı korusun diye verilmişti. ABD, Türkiye’yi Sovyetlere karşı bir “ön karakolu”, “fedaisi” olarak görüyordu.

    Bu bir ittifak antlaşması değil, sömürge antlaşmasıydı. Türkiye, ABD varlığına kapılarını açıyordu. Amerikalılar, ülke yönetiminde söz sahibi oluyor, ABD propagandasını Türk Hükümeti üstleniyordu.

    Truman Doktrini, Yunanistan ve Türkiye’ye yardım amacıyla düşünülmemişti. ABD Emperyalizminin o günün koşullarına uygun olarak meydana gelen bir yansıması idi. Orta Doğu’da İngiliz Emperyalizmini yerini ABD Emperyalizmi almıştı. Gerçekten de 1956 tarihli Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Raporunda şöyle deniliyordu: “ABD yardımı, bir hükümet girişimi olarak, başkalarının çıkarı için yapılan bir şey değildir. ABD, ne sadaka veren bir kuruluştur, ne de Amerikan halkının cömert ruhunun dışarıya akmasıdır… Teknik yardım, ABD’nin dış politikasını yürütmek ve ulusal çıkarlarını dışarıda geliştirmek için mevcut araçlardan bir tanesidir” deniliyordu. Dış yardım bir dış siyaset aracı idi ve dış yardımı alan ülke, yardımı yapanın denetimine giriyordu. Yardımı yapan ülkenin istekleri yerine getirilmediğinde bu yardım kesilir. Yardıma bağlı hale gelmiş ülke için bu durum sakıncalı gözükür ve yardımın kesilmemesi için her istenilen yapılırdı. Trajikomik bir olaydır ki 12 Temmuz 1947 Antlaşması İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı sırasında imzalanmıştı. Johnson Mektubu geldiğinde de İnönü, Başbakandı.

    ABD, 12 Temmuz 1947 Antlaşmasında eksik(!)gördüğü konuları Türk hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Türk hükümetince hemen kabul edilen nota ABD personeline diğer NATO ülkelerinde sahip olmadıkları ayrıcalıklar tanıyordu. TBMM’nin gündemine bile getirilmeyen kabul edilen bu nota’nın ikinci maddesinde: “Türkiye’ye giren ve çıkan ABD askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemeyecektir” hükmü yer almaktaydı. O yıllarda Türkiye’de değişik yerlerde 30 binden fazla ABD askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye’de iş yapacak olan ABD’li müteahhit ve çalışanlarına kadar genişlediği göz önünde bulundurulduğunda durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

    Truman Doktrini ile başlayan süreç, Türkiye’yi sömürge haline sokan antlaşmalar dizisinin bir başlangıcı idi. Türkiye, askeri yönden, iç ve dış siyaset yönünden ABD Emperyalizminin dilediği gibi yönettiği bir ülke haline gelecekti. 1923–1938 arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün kazandırdığı bağımsızlık yok olacaktı. Yol açılmıştı…

    Sömürgeleşmenin İkinci Adımı Marshall Yardımı:

    ABD, Türkiye’yi bir hammadde deposun ve sanayi ürünleri için bir açık Pazar olarak görmektedir. Bunu en iyi ifade eden belgelerden birisi ABD Savunma Bakanı General Marshall’ın konuşması ve planıdır.

    Marshall’a göre: ”Toprağı zengin ve iklimi müsait olan Türkiye, tabii kaynaklar bakımından da aynı derecede zengindir. Türkiye’nin daima, mamul eşya ihtiyacını temin ettiği Avrupa ve Birleşik Devletler ile olan ticaretinin kesilmiş olmasına rağmen, şimdi Marshall Planı sayesinde tekrar açılmış ve genişlemiştir.”

    Türkiye’nin Marshall Planından yararlanması için “Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Arasında Ekonomik İşbirliği Antlaşması” 4 Temmuz 1948’de imzalandı ve bu antlaşma TBMM’de 8 Temmuz 1948’de 5253 sayılı yasa ile onaylandı.

    2. Maddenin son kısmında: “T.C. Hükümeti, özel ve Ticari teşebbüsler arasında, resmi ticari teşebbüsler arasında, rekabeti kısıtlama, piyasalara katılımı sınırlama veya inhisarcı kontrolleri teşvik edici uluslar arası ticarete tesir eden ticari usul ve tertiplere- işbu usul veya tertipler netice itibarıyla müşterek Avrupa Kalkınma Programının tahakkukuna müdahale eyledikleri takdirine- mani olmak üzere uygun gördüğü tedbirleri ittihaz edecek ve diğer katılan memleketler ile işbirliği yapacaktır” deniliyor ve devletçilik ilkesine sınır getiriliyordu. Bu maddeye göre Türkiye, Tasarrufunda bulunulan bütün kaynaklarının müşahedesi ve araştırılmasına olanak da tanıyordu.

    Antlaşmanın 7. maddesinde tıpkı 12 Temmuz 1947 Antlaşmasında olduğu gibi Türk Hükümeti, ABD’nin ve antlaşmanın propagandasını yapmakla görevlendiriliyordu.

    8. Maddenin 1. fırkasında: “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ABD Hükümetinin bu antlaşma gereğince deruhte ettiği vecibeleri T.C. dâhilinde ifa edecek olan bir özel ekonomik işbirliği misyonunu kabul etmeye muvafakat eder” denilmekteydi. Takip eden ve Türk bağımsızlığını sınırlayan fırkada: “T.C. Hükümeti, T.C. nezdindeki ABD Büyük Elçisinin gereği veçhiyle ihbarı üzerine, Özel Misyon ve Özel Misyon Personeli ve Avrupa’daki Birleşik Devletler Heyet Temsilcisini, T.C. nezdindeki ABD Büyük Elçiliğine ve bu elçiliğin mümasil rütbeli personeline bahşedilen imtiyazlardan ve muafiyetlerden faydalanma itibarıyla, mezkûr Büyükelçiliğin bir cüzü sayacaktır. Bundan başka, T.C. Hükümeti ABD Kongresinin Harici İktisadi İşbirliği Müşterek Komitesi üyelerine ve memurlarına uygun güzel muamele yapılacak ve onlara vazifelerini iyi yapabilmeleri için lazım gelen kolaylıklar sağlanacaktır” denilmekteydi.

    8. Maddenin 3. fırkasında ise: “T.C. Hükümeti doğrudan doğruya ve Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatındaki temsilcileri vasıtası ile Özel Misyon’a Avrupa’daki Birleşik Devletler Özel Temsilcisi ile maiyetine ve Müşterek Komite üyeleri ile memurlarına tam işbirliği sağlayacaktır. Bu kabil işbirliği, bu antlaşma gereğince yapılan yardımın ne suretle kullanıldığı dahil olmak üzere bu Antlaşmanın uygulamasını gözlem ve araştırma için lazım gelen bütün bilgilerin ve kolaylıkların sağlanmasını temin etmektir” deniliyordu.

    Böylece ABD, Türkiye’nin bütün ekonomik kaynaklarını saptamak ve denetlemek hakkını elde etmişti. Ayrıca bu işe görevli ABD personeline diplomatik ayrıcalık ve dokunulmazlık tanınmıştı.

    Bütün bu ibretlik duruma rağmen Peyami Safa, Fuat Köprülü ve Başbakanlığa yeni atanan Şemsettin Günaltay’ın antlaşmayı öve öve bitirememeleri, hatta yer yer yetersiz bile bulmaları bizim midemizi bulandırmıştır!

    Gördüğümüz gibi, ABD ile yapılan her antlaşma Türkiye’nin bağımlılığını arttırmaktaydı. II. Dünya Savaşı sonunda 245 Milyon Dolarlık döviz ve altın stoku olan Türkiye, kendi olanaklarıyla yatırım yapabilecekken, üç kuruşa ABD güdümüne sokulmuştu. ABD, Türkiye’yi bir açık pazar, bir hammadde kaynağı olarak yapılandırıyordu.

    27 Aralık 1949 ABD ile Eğitim Komisyonu Antlaşması:

    Bugünün çocukları, yarın oy kullanan yani seçme ve seçilme hakkına sahip vatandaşlar olacaklar, bunların bir kısmı devlet yönetiminde önemli noktalara, belki de en üst noktalara geleceklerdir. Onları nasıl eğitirseniz, onlarda nasıl bir kafa yapısı oluşturursanız onlar öyle vatandaşlar, öyle yöneticiler olacaklardır. Bu nedenle Atatürk, eğitime çok önem vermiş ve onurlu, şuurlu, vatansever kuşakların yetiştirilmesine özen göstermiştir. Atatürk’ün yetiştirilmesine önem verdiği Türk Gençliğine ilk darbe Köy Enstitülerine yapılan kıyım ve yıkım ile indirilmişti. Köy Enstitüleri yıkılırken ABD’ye öğrenci gönderme furyası başlamıştı. Atatürk döneminde de yabancı ülkelere öğrenci gönderiliyordu, ancak gönderimde ülke ihtiyaçları göz önünde tutuluyor ve illa şu ülkeye öğrenci göndereceğiz diye saplantıya girilmiyordu.

    ABD, Türkiye’de yerleştikçe ve denetimi ele geçirdikçe kendi ideolojisini benimsemiş, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ yolunu tutmuştu. Bu amaçla 27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Antlaşma imzalandı. Bu antlaşma, ABD’nin eğitime önce ortak edilmesini, sonra da belirleyici olmasını sağlayacak bir antlaşmaydı.

    Antlaşmanın 1. Maddesine göre: Türkiye’de bir Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kuruluyordu. Komisyon’un giderleri Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktı. Komisyon’un amacı: “eğitim programının idaresini kolaylaştırmak” olacaktı. ABD vatandaşlarınca yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de biz ödeyecektik. Aynı ödeme durumu ABD’de eğitim görecek Türk öğrencileri de kapsamaktaydı.

    Ayrıntıya girecek olursak, kurulacak Komisyonun yetkileri 1. maddenin 1. fırkasında ve 2. maddenin 1. fırkasında şöyle belirtilmişti: “Türkiye’deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletlerdeki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafı ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dâhil olmak üzere finanse etmek… Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın atanması ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafından tespit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır.”

    Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanının karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, antlaşmanın giriş bölümünde belirtilmektedir: “T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan antlaşmanın birinci bölümünde belirtilen kaynakla.” Bu kaynak ise ABD’nin Türkiye’ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C. Merkez Bankasına, Türk Hükümetince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu antlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı bir hale getirmektedir. ABD ile yapılan ikili antlaşmalar birbirini tamamlayıcı nitelik taşımaktadır. Eğitimle ilgili antlaşmanın kaynağı, Borç Verme Antlaşması’nın bir maddesi ile karşılanmaktadır.

    Antlaşmanın en önemli maddesi 5. Maddedir. Bu madde, Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonun kuruluş şemasını vermektedir. Buna göre: “ Komisyon, Dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir” denilmekteydi. Amerikalı üyeleri ABD Dışişleri Bakanı atayacaktı. Komisyon doğrudan doğruya ABD Dışişleri Bakanlığına bağlıydı ve onun denetiminde olacaktı. Komisyon ‘Türk Milli’ Eğitiminin programlarını düzenleyecekti. ABD’lilerin Türk eğitim sistemi içinde nerede nasıl görev yapacağına komisyon karar verecekti. 5. Maddeyi okuyunca, insanın aklına Atatürk’ün şu sözleri geliyor: “Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” Sadece 10 sene içerisinde bu sözün ne anlama geldiği unutulmuştu!

    TBMM’de yasa ile onaylanan antlaşmanın gerekçesi ise aynen şöyledir: “ Amerika Hükümeti, harpten sonra ordusu elinde kalan fazla malzemelerin satışı için çeşitli devletlerde antlaşmalar yapmış ve gerek bu devletleri mezkûr satışların hâsılatını dolar olarak ödemek külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile ile AMERİKAN KÜLTÜRÜNÜ YAYMAK GAYESİYLE, antlaşmalarla ortaya çıkan alacaklarının bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür antlaşmalarını imzalamıştır.”

    Gerekçede, bu girişimi Amerikan Senato üyelerinden Fulbright başlattığından bu tür antlaşmalara Fulbright Antlaşmaları denildiği belirtiliyordu.

    Dışişleri komisyonunun E. 1/1731, K. 14 sayılı ve 9 Mart 1950 günkü raporunda da, Antlaşmanın amacının “Türk ve Amerikan Kültürlerini birbirlerine tanıtıp yaklaştırmak” olduğu belirtilecekti.

    Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını etkin bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, Ilımlı İslam Projesi doğrultusunda imam-hatip okulu açılmasından Yüksek İslam Enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar veren “MİLLİ EİĞİTİMİ GELİŞTİRME KOMİSYONU” adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook’un yanında “Milli Eğitim Bakanlığı Başdanışmanı” olarak da Howard Reed bulunmaktaydı. İnsanın aklına İslam Öncesi Türk tarihinde sık sık karşımıza çıkan Bağımsızlığını kaybetmiş Türk Kağanlıklarındaki Çinli danışmanlar geliyor.

    Türk Milli Eğitimini ABD’nin yönetmesi 1949’dan günümüze kadar devam eden bir olgudur. Köy Enstitülerinin kapatılması, Yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesi, vakıf üniversiteleri, anaokulundan başlayan yabancı dilde eğitim, Atatürk’ün eğitimde birlik ilkesinin işlevsizleştirilmesi hep bu ABD yönetiminin ve işbirlikçilerinin icraatlarıdır.

    Demokrat Parti Dönemi

    Demokrat Parti – ABD ilişkilerinin niteliğini anlayabilmek için Türkiye’nin katıldığı ilk NATO toplantısının ertesinde Adnan Menderes’in yaptığı açıklamaya ve ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles’in cevabına bakmak gerekir. Gerçekten de Menderes, Türk – Amerikan ilişkileri için “ölümsüz dostluk” derken, ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles cevaben: “Amerika’nın dostu yok, çıkarı vardır” diyordu. Gerçekten de bu cevap milli çıkarı en önde tutan, gerçekçi devlet yöneticilerinin vereceği bir cevaptı.

    12 Kasım 1956 Tarım Ürünleri Antlaşması:

    10228 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren bu antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46.3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, sığır eti, konserve, donyağı ve soya yağı satacaktı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin ürettiği bu temel ürünler, ABD gibi gelişmiş bir ülkenin, eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu. Antlaşmanın 2. Maddesinde: “Türkiye’nin yetiştirdiği ve bu antlaşmada adı geçen ya da benzeri ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir” deniliyordu. Bağımsızlıkla ne kadar bağdaşıyor değil mi?

    3. Maddenin C bendinde ise: “Türk ve Amerikan Hükümetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir” deniliyordu.

    Antlaşmanın imzalanmasından altı yıl sonra 21 Şubat 1963’te ABD Ankara Büyükelçisi, Türk Hükümetine bir nota verdi. Bu notada antlaşmanın 2. ve 3. maddelerine dayanılarak hükümetten şunlar isteniyordu: “T.C. Hükümeti,1 Kasım 1962–31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki devrede zeytinyağı ihracatını 10 bin metrik tonu aşmayacak biçimde sınırlayacaktır. Türkiye eğer bu miktardan fazla zeytinyağı ihraç edecek olursa ABD’den fazlalık kadar yağ ithal edecektir.” Bu nota dönemin Ticaret Bakanı Muhlis Ete tarafından hemen kabul edildi.

    5 Mart 1959 ABD’ye Askeri Müdahale Yetkisi Veren Antlaşma:

    Demokrat Parti döneminde imzalanan sayısı ve niteliği bilinmeyen antlaşmalardan en önemlisi, metni tam olarak açıklanmamış olan 5 Mart 1959 Antlaşmasıdır. Antlaşmada çok ciddi yükümlülükler altına giriliyor, ABD’ye Türkiye’ye askeri müdahale yetkisi veriliyordu. ABD’ye “Türkiye’nin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak her türlü tehdidi çok ciddi bir biçimde araştırmak” görevi veriliyor, takip eden altı maddede ise: ABD’nin ”doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı, dolaylı saldırı hallerinde” Türkiye’ye müdahale etmesi kabul ediliyordu. Dolaysız Saldırı, dolaylı saldırı, tecavüz ve özellikle sivil saldırı gibi kavramların ne anlama geldiği açıkça tanımlanmamış, bunlar ABD’nin yorumuna bırakılmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 4 Nisan 1960’ta bu gerçeği kabul edecek ve yaptığı açıklamada “bu konudaki takdir hakkının Amerikalılara ait olduğunu” söyleyecektir.

    1954 Petrol Yasası:

    1954 yılında, yabancı petrol şirketlerinin adamı olduğu söylenen Max Ball’e hazırlatılan ve Atatürk’ün çok önem verdiği petroldeki devlet tekelini kaldıran “Petrol Yasası” aynı yıl TBMM’de kabul edildi. Yasanın sonradan değiştirilen 136. maddesinde; “Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez” deniliyordu. Ana muhalefetin lideri İsmet İnönü, Petrol Yasası için “Bu bir kapitülasyon kanunudur” demiş, ama ileride başbakan olduğunda bu yasa için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Zaten yukarıda imzaladığı antlaşmalara ve Yazı dizimizde değindiğimiz Köy Enstitüleri ile Toprak Reformu hakkında yaptıklarına bakıldığında ondan başka bir şey beklenemezdi!

    Diğer Antlaşmalar:

    23 Haziran 1954 yılında, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Vergi Muafiyetleri Anlaşması imzalandı. Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu. 1959 yılında millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD hükümeti olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaştırılıyor ve bu yasaya Erzurum Milletvekili Sabri Dilek, ‘Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir diye tepki gösteriyordu.

    31 Mayıs 1968 tarihinde yapılan ve 12978 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Kredi Anlaşması; Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir anlaşmaydı ve Türkiye’nin bu borcu koşullara bağlanmıştı.

    Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini ABD’nin denetimi altındaki Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş.’ye devretmesini şarta bağlayan anlaşmanın 3. maddesi şöyleydi: ‘Şirketin kuruluş sözleşmesi, tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye’deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD’nin bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.’

    YAZIMIZI SAYIN METİN AYDOĞAN’IN “YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE” ADLI ESERİNDEN AYNEN AKTARDIĞIMIZ BU BÜYÜKÇE KISIMLA SONUÇLANDIRIYORUZ:

    “1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi ve bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye, yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı; gübre ve tarım ürünleri dâhil ithalata yönelindi; yoğun olarak dış borç alındı; NATO’ya girildi; Petrol Kanunu çıkarılarak petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı; KİT’lerin satılacağı açıklandı. Yasadışı ilişkiler ve karaborsayla palazlanan zenginler türedi, arazi vurguncuları ve büyük toprak sahipleri, uluslararası şirketlerin temsilciliklerini almaya başladılar. CHP, 1947 yılında programını değiştirdi ve Demir-Çelik Kombinaları, Genel Makine Fabrikası, Elektrolitik Bakır Kombinası gibi ağır sanayi projelerinden vazgeçildiğini açıkladı. MKE’nin (Makine Kimya Endüstrisi) gerçekleştirdiği ve Danimarka dahil birçok ülkeye ihraç edilen 8 kişilik yolcu uçağı üretimine son verildi.

    Türkiye, Batıya bağlanmanın yeni bir aşaması olan Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET) sürecine 20 yıllık anti-Kemalist uygulamalar döneminden sonra böyle geldi. 1959’da üyelik için AET’ye başvurduğunda, Türkiye Atatürk’ün 1938’de bıraktığı Türkiye’den çok farklı bir yerdeydi. Tam bağımsızlıktan ödün vermeyen, emperyalist bloklarla ittifak yapmayan, kendi gücüne dayanarak kalkınan ve dünyanın hiçbir ülkesine en küçük bir bağımlılığı olmayan, borçsuz ve bağlantısız Türkiye’nin yerinde; iç ve dış siyasette özgürce karar üretemeyen, açık bütçeli, sanayileşemeyen ve sürekli borçlanan bir Türkiye vardı. Ülkeyi yönetenler Batıya bağlanmaktan başka bir yolun olmadığını söylüyor, söylemleri yönünde uygulamalar yapıyor, üstelik bu uygulamaları Atatürkçülük adına yaptıklarını ileri sürüyorlardı.

    Atatürk’ün ölümüyle başlayan ve 1963 yılında AB ile imzalanan Ankara Anlaşması’na dek geçen 25 yıllık geri dönüş süreci içinde, yapılan uygulamalar ve bu uygulamaların Türkiye’yi getirdiği durum şuydu:

    1- Türkiye, imzaladığı çok sayıda uluslararası ve ikili anlaşmayla yönetim inisiyatiflerini önemli oranda yitirdi ve egemenlik haklarını dışarıyla paylaşır duruma geldi, Atatürk’ün yaşamsal düzeyde önem verdiği tam bağımsızlık işleyişinden vazgeçildi ve Tanzimat Batıcılığı yeniden yerleşik devlet politikası haline geldi.

    2- Ulusal sanayi yatırımları durduruldu, dış yönlendirmelere bağlı olarak ‘savaş zenginleri ve dış borca dayanılarak tüketime yönelik montaj yatırımlarına yönelindi. Dışarıdan alınan borçlar, teşvik kredisi adıyla, yerli ortak bularak yatırım yapan uluslararası şirketlere devredildi ve geleceğini Batıya bağlamış olan yeni bir işbirlikçi zümre yaratıldı.

    3- Yabancılara hemen her alanda imtiyaz hakları tanındı. Petrol başta olmak üzere tüm stratejik madenler yabancı sermaye yatırımına açıldı. Yatırımcı kuruluşların yönetimlerine, dışarıda eğitim gören ve Batı değerlerini temsil eden kadrolar getirildi. Ulusçu ve Atatürkçü kadrolar devlet yönetiminden uzaklaştırıldı.

    4- Dış ticaret ve bütçe dengeleri bozuldu. İhracatın ithalatı karşılaması oranı sürekli küçüldü ve bütçe açıkları hızla arttı. Bu olumsuz gelişmenin doğal sonucu olarak ve giderek artan bir yoğunlukta dış borçlanmaya gidildi. Milli kambiyo işleyişi zedelendi, Türk parası sürekli değer yitirdi.

    5- ‘Eğitim Birliği’ ilkesi uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye her çeşit insan yetiştiren bir ülke haline getirildi. Misyoner okulları, tarikat mektepleri, paralı kolejler, imam hatip kurs ve okulları, yabancı dilde eğitim yaygınlaştırıldı. Köy enstitüleri ve köy öğretmen okulları kapatıldı, eğitimin ulusal niteliği bozuldu.

    6- Bağımsız ve bağlantısız niteliğiyle tüm dünyada saygı uyandıran Atatürkçü dış siyasetten vazgeçildi. Batı politikalarının dümen suyuna gidildi. Türk ordusunun büyük bölümü NATO emrine verildi. Kore’ye asker gönderildi. Kurtuluş Savaşı ile örnek olunan ve anti-emperyalist bir mücadele içine giren ‘mazlum’ uluslar değil, büyük devletler desteklendi. Kemalist Cumhuriyetin saygınlığı yitirildi.

    7- Gelişmiş ülkeler öncülüğünde kurulup geliştirilen hemen tüm uluslararası örgütlere üye olundu. Truman Doktrini, Marshall Planı, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü politikalarıyla emperyalizm Türkiye’de içsel bir olgu haline getirildi; Türkiye’nin geleceğine bu örgütler karar verir hale geldi.

    8- Atatürk döneminde sıkı bir biçimde denetlenen ve ulus karşıtı hiçbir faaliyetine izin verilmeyen Fener Rum Patrikhanesi’ne ayrıcalıklı bir hoşgörü gösterildi. CIA görevlisi Athenagoros Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığına geçirilerek patrik yapıldı; Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Teoloji Yüksek Okulu adıyla, İlahiyat Fakültesi haline getirilmesine izin verdi.

    9- Sınır komşularıyla, Atatürk döneminde geliştirilen dostluk ilişkileri kalıcı düşmanlıklara dönüştürüldü. Sovyetler Birliği ve Yunanistan birinci tehdit unsuru düşmanlar haline geldi. Menderes hükümeti Irak’a askeri müdahale yapmaya kalkıştı. Türkiye ‘düşmanlarla’ çevrili bir ülke haline geldi.

    10- Yaygın ve etkili bir kültürel yozlaşma yaşandı. Atatürk’ün bizzat katıldığı Türk dili ve tarihi konusundaki çalışmalar geliştirilmediği gibi yapılanlar, sistemli bir karşı çıkışla ortadan kaldırıldı. Özellikle Amerikan kaynaklı ‘kültür’ ürünleri bilinçli programlarla yaygınlaştırıldı. Toplumsal değerler ve ulusal kimlik kalıcı bozulmalara uğradı. Demokratik hemen hiçbir gelişmeye izin verilmedi. Partiler ve örgütler kapatıldı. Atatürk’ün özellikle emperyalizme karşı söylemleri bile ‘suç’ olarak değerlendirildi. Köy enstitüsü çıkışlılar başta olmak üzere hemen tüm ulusçu aydınlar baskı altına alındılar, cezai kovuşturmaya uğradılar. Türkiye, kendi aydınlarını yok eden bir ülke haline geldi.”

    Değerli Yazar Metin Aydoğan’ın tespitleriyle 3 yazıdan oluşan yazı dizimizin 3. Bölümünün de sonuna gelmiş bulunmaktayız. Emperyalizme karşı ulusal direnişin başlayacağı günleri görmek dileğiyle…
    CAHİT ALPTEKİN
    KAYNAKÇA
    Çetin Yetkin, (2002): Karşıdevrim 1945–1950, Otopsi Yayınları, İstanbul.

    Haydar Tunçkanat, (2006): İkili Antlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yayınları, İstanbul.

    Metin Aydoğan, (2006): Küreselleşme ve Siyasi Partiler, Umay Yayınları, İstanbul.

    Metin Aydoğan, (2008): Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005, Umay Yayınları, İstanbul

    Metin Aydoğan, (2002): Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Umay Yayınları, İstanbul.

    [1] Burada, 1962 yılında ABD Savunma Bakanı Mc Namara’nın şu sözleri anlam kazanıyor: “Gelecek yıl Amerikan askeri okullarında yabacı uluslardan 18 bin kişi eğitim görecektir. Bu kişilerde her biri demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğreneceklerdir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır.” Yani bu subaylar bizim iktidar alternatifimiz olacaktır denilmek isteniyor. 12 Eylül 1980 darbesini duyan ABD Başkanı Mc Charty’nin “Bizim çocuklar” demesi önemlidir.

  10. Murat Calik yorum tarihi 21 Temmuz, 2016 13:30

    Türk Millî Eğitimini, Gayrımillî yapan Anlaşma
    FULBRİGHT ANLAŞMASI
    http://muratcalik.com/19-fulbright-anlasmasi.html

  11. Ahmet Efeoğlu yorum tarihi 21 Temmuz, 2016 18:49

    Amerikancı Eğitim Düzeni – Fulbright Anlaşması
    http://www.acikistihbarat.com/Sayfalar/haberdetay.aspx?id=8263

  12. Gülsev Eyüboğlu İrhan yorum tarihi 2 Ağustos, 2016 14:39

    12 Temmuz 1947-
    ABD/Türkiye İkili Askeri Anlaşması
    http://www.acikistihbarat.com/Sayfalar/haberdetay.aspx?id=7201

  13. Mithat Akar yorum tarihi 26 Eylül, 2016 12:18

    YAKIN TARİHTEN GÜNÜMÜZE ABD EMPERYALİZMİNE BAĞIMLILIK SÜRECİMİZ
    TRUMAN DOKTRİNİ – MARSHALL YARDIMI VE
    FULBRİGHT EĞİTİM ENSTİTÜLERİ
    http://www.guncelmeydan.com/pano/truman-doktrini-marshall-plani-ve-fulbright-egitim-enstituleri-t40544.html

  14. Abdullah Işık yorum tarihi 12 Nisan, 2017 20:08
  15. İsmet SEZGİN yorum tarihi 13 Nisan, 2017 10:53

    64 Yıldır Milli Eğitimimizi Yönlendiren ABD FULBRIGHT ŞEBEKESİ VE AKP’NİN PİNTİ TAHRİBİ
    http://www.millicozum.com/mc/ocak-2013/64-yildir-milli-egitimimizi-yonlendiren-abd-fulbright-sebekesi-ve-akpnin-pinti-tahribi

  16. Gülsev Eyüboğlu yorum tarihi 6 Ağustos, 2017 22:35

    “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu”

    “ 27 Aralık 1949 Tarihli Anlaşma”

    Türkiye ile ABD arasında 5 Aralık 1938 yılında yapılan Ticari Anlaşma (gizli) ile başlayan dostluk(!) her geçen yıl hızla perçinleşiyordu. Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK”ÜN; 10 Kasım 1938 günü bedenen TÜRK Ulusundan ayrılışının 25. günü ABD ile yapılan 5 Aralık 1938 Anlaşmasının içeriği acaba “Wilson”CU_lar Birliğinin “ABD ye yazdığı “MANDA” PROTOKOLÜNÜN maddelerini mi içeriyordu? Kim bilir!
    Bu arada ABD ile geçmişe bir göz atalım.
    7 Mayıs 1830 Osmanlı-ABD arasında ilk anlaşma ile Amerikalılar Osmanlı İmparatorluğu içinde (En ziyade müsaadeye mazhar devlet) imtiyazını aldı.
    1830 anlaşması ile Amerika BARIŞ GÖNÜLLÜleri ile Osmanlı İmparatorluğunun içine dağıldı. Amerika”nın bu Barış Gönüllüleri Örgütünün adı “American Board of Commissioners for Foreing Missions” dur. (http://www.trussel.com/kir/gilbiba.htm)
    Amerikan”ın Türk TOPRAKLARINDA yetiştirdiği birinci dönem “Yerli Misyonerler” görevlerini yaptılar ve Türk İmparatorluğu PARÇA PARÇA dağıldı. Son görevleri ise Haçlılarla yaptıkları 30 Ekim 1918 Mondros Anlaşması ile de fiilen yeryüzünde Türk Devleti bırakmadılar! Türk toprakları artık IŞGAL ALTINDA_ydı.
    Ancak birinci nesil “yerli misyonerler”, güle oynaya işgal ettirdikleri TÜRK Yurdunda, karşılarında Gazi Mustafa Kemal Paşa”nın önderliğinde asla zincirlenemeyen Asil TÜRK Ulusunu buldular.
    Sonuç 29 Ekim 1923,10000 yıllık Batı Türk Devletinin devamı Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
    Ancak birinci nesil “yerli misyonerler” 11 Kasım 1938 günü yeniden harekete geçtiler.
    Durmak yok, yola devam…
    27 Aralık 1949 “Birleşik Devletler EĞITIM KOMISYONU” Anlaşması:
    Türkiye”de “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” adı altında TAMAMEN ABD”nin YÖNLENDIRDIĞI ve ASLA TÜRK Ulusu”nun bilmediği KURUM OLUŞTURULDU. Komisyon Bir Başkan ve 8 üyelidir. Dört Amerikalı dört Türk üye ve başkan Amerika”nın Ankara Büyükelçisi. TAMAMEN ABD KANUNLARINA tabi olarak çalışan bu Komisyonun çalışanları olan Amerikalıların NELER YAPACAKLARI, AMAÇLARINI SADECE Amerikalı Komisyon üyeleri BILECEK ve tek emir alacakları yer ABD Dışişleri Bakanlığı olacaktır. Ayrıca anlaşma şartlarında, bu komisyonda görevli hem Türk hem de ABD”li üyelerin kime karşı SORUMLU olacaklarına dair madde YOKTUR.
    “Amerikan Eğitim Komisyonu”nun FINANSINI Türk HÜKÜMETI KARŞILAYACAK, Türk Hükümetinin himayesinde olacak ANCAK her türlü Türk Kurumları ve Türk YASALARIN DIŞINDA OLACAKTIR. TÜRK Milli Eğitim Sistemi hakkında tüm Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli ABD Memurlarını, uzman ve araştırmacı olarak tüm İlköğretim, Ortaöğretim, Lise, Üniversitelere ve Bakanlıklara yerleştirilerek TÜM KOLAYLIKLARIN sağlanması sağlandı.

    Türkiye”de YERLEŞEN Amerikalı UZMANLAR; Türkiye Devleti IÇERISINDE kendilerine yardımcı olacak ve IŞBIRLIĞI yapacak öğrencileri seçtiler.

    Bu Seçim ise çok ilginç bir yöntemle sağlandı. Amerikalılar kendilerine yardımcı olacak bu öğrencilerin, geçmişteki soy, sopları, dedeleri ve ninelerini resmi kayıtlardan inceleyerek seçtiler, demek ki birinci nesil “yerli misyonerler” in şecerelerinin kayıtları da ellerindeymiş (!) Kendilerine hizmet edenlerin torunlarını bulmaları da hiç zor olmamıştır!

    Batılıların Türk Coğrafyalarında ilk misyonerlik Kurumu 1311 yılında Papalık tarafından kurulan “ŞARK Dillerini Öğrenme Enstitüsü” dür!
    Soy, sopları incelenen bu öğrenciler ABD ne eğitilmek üzere gönderildiler. Üstelik Amerikalılara yardımcı olmaları için kılı kırk yarılarak seçilen bu öğrencilerin TÜM Eğitim MASRAFLARINI ise Türkiye Bütçesinden karşılandı.

    Amerika”ya eğitilmek üzere gönderilen T.C.Vatandaşı bu öğrencilerden; birinci grup Amerika”ya yararlı olacaklar olarak seçilerek dolgun ücretlerle ABD de bırakıldılar. İkinci grup ise Eğitimleri tamamlandığında Türkiye”ye gönderildiler.
    Türkiye”ye dönenler ise iki gruba ayrıldılar.
    Birinci grup: ABD HAYRANI ve Amerikalı_LaşanLar.
    İkinci grup ise bunların dışında kalanlar (!).

    Amerika”da eğitilen TÜM bu öğrenciler HAKKINDA HER TÜRLÜ alanda (kişisel, siyasal İstihbari sicil dosyaları hazırlandı.
    Türkiye”ye dönen birinci gruptakiler (Amerika HAYRANI ve Amerikalılaşanlar); Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ÖNEMLI KURUMLARINDA ve Türk Hükümetlerinin EN ÖNEMLI MEVKILERINDE görevlendirilmeleri sağlandı! Ayrıca Türkiye”deki Amerikan Yardım Kurulları, Amerikan Şirketleri ve diğer Amerika örgütlerinde görevlere getirildiler. (Peri masalları gibi, sihirli değnekle başlarına talih kuşu konan prensler, prensesler, külkedileri, Peter Pan”lar, Sinderalla”lar. Kader anacım Kader işte! Kıskananlar çatlasın (!).Yaaaa…)

    27 Aralık 1949 Eğitim Anlaşması ile Amerikalı Uzmanların o mübarek (!) ellerine teslim edilen TÜRK Eğitim Sistemi ile O barbar Türkler yeniden ıslah ve tanzim edildiler. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK”ÜN ÖNDERLIĞINDE kurulan TÜRK Eğitimi; Türk KÜLTÜRÜNDEN, Türk TARIHINDEN, Türk ÖRFLERINDEN adım adım KOPARILDI.

    TÜRK”lük BILINÇI, onbinlerce yıllık TÜRK Tarihi kitaplardan SILINDI. Batılılara göre Asi General, Türk Ulusuna göre Ebedi Başkomutan (Başbuğ) Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK İlke ve Devrimleri, Türk evladının belleğinden ÇOK ÇEŞITLI PROJELERLE SILINDI, Türk Devleti Türkiye Cumhuriyetin TÜM KURUCU öğelerinin tamgaları hoyratça KAZINDI.

    Batılılar, Türklerin PLANLI bir şekilde BILGISIZLEŞTIRILMESINDEN yararlanarak yetiştirdiği bu “ikinci nesil Yerli Misyonerleri” özellikle Türk İmparatorluğunu PARÇALAYAN ve İSTİKLAL SAVAŞINA KARŞI olan ve Türkiye Cumhuriyeti”nin KURULMAMASI için TOPYEKÛN KARŞI gelenlerin AILELERDEN SEÇIYORDU.

    Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türkiye”den KAÇAN ya da Vatan Hainlikleri DOLAYISIYLA İstiklal Mahkemelerinde yargılanan Türk Devletine BAŞ KALDIRAN isyancıların (Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Laz) çocuklarının ya da yakınlarının olmasına çok dikkat edilmiştir. Yani o günün Osmanlılıkçıları, bugünün Türkiyelilik çileri!
    İkinci nesil “Yerli Misyonerler” Türk Tarihi, Türkiye ve Türkler hakkında çok geniş bilgilerle donatıldılar.
    Çünkü “düşmanını ne kadar iyi tanırsan o kadar kolay yenersin” prensibiyle yetiştirildiler.
    Öylesine başarılı oldular ki sinsi planlarını yerine getirmek uğruna TÜRK MİLLETİNİN önüne sözüm ona ATATÜRKÇÜ-TÜRKÇÜ olarak bile ÇIKARIL DILAR. Hükümetlerin korumaları altında geniş imtiyazlarla donatıldılar. Hatta her devrin adamları oldular.
    Komünist oldular, Solcu oldular, Sağcı oldular, Kapitalist oldular, Şeriatçı oldular, Ümmetçi oldular, Milliyetçi oldular, İş adamı oldular, sanatçı oldular, Profesör oldular, Sendikacı oldular, gazeteci oldular, sosyal demokrat oldular, muhafazakar demokrat oldular, Siyasi İslamcı oldular, medya patronu oldular, banka sahibi oldular, müteahhit oldular, IMF”ci oldular, Ermenici oldular, AB”ci oldular, Kürtçü oldular, PKK”cı oldular, Asala”cı oldular, oldular, oldular, oldular, oldular!

    Ancaakkkk HIÇ BIR ZAMAN “TÜRK” OLMADILAR!
    Çünkü TÜRK olmak “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” Tamgasıdır!
    TÜRK olmanın bu onurlu tamgasını dünyaya kabul ettiren Asil TÜRK Ulusunun Ebedi Başkomutanı / Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Temmuz 1909 yılında (ki o gün Yeni Osmanlı Anayasası kabul edildi) İşte bu birinci nesil “Yerli Misyonerleri” işte böyle anlatıyor!
    Dinleyelim…
    “Avrupalılar, her zamankinden daha yırtıcı, Türkiye”nin boğazına sarılmışlardır. Maliyecileri, inhisarları ve imtiyazlarını arttırıyorlar. Daha şimdiden Demiryollarımızın çoğunluğu kontrolleri altındadır. DÖNME Cavit, İskenderun Limanını onlara verdi. Bu suretle Anadolu ellerine geçmiş bulunuyor. Türkiye, müdafaasız bir halde çakallar ve akbabaların pençelerine teslim edildi. Bu hale ne zamana kadar tahammül edeceksiniz! Bizi idare eden bu… Üzerimizden silkip atmamız lazımdır. Türkler, ecnebilerin yardım ve müdahalelerinden müstakil yaşamayı öğrenmelidir. Eğer memleketin felakete sürüklenmesini istemiyorsak derhal harekete geçmeliyiz. Türkiye”yi Türklere teslim etmek lazımdır. Ancak bu teslim etmek SATILMIŞ Türklere ve TAMPON askerlere değildir”…
    Ne zaman haykırıyor yıl 1909. O daha 28 yaşında.
    Sonra ne oldu?
    Olanlar oldu!
    Yine Haçlılar, binlerce yıllık kinleriyle Türk topraklarına saldırdılar.
    Geldikleri gibi gittiler!
    Vazgeçtiler mi?
    Hayır…
    İŞTE GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!
    Tabii ki anlayana!
    Saygıyla
    Gülsev Eyüboğlu

Yorum yap