223) KURTULUŞ NEDİR? NASIL ANLATILMALIDIR?

Yayin Tarihi 5 Ağustos, 2008 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

KURTULUŞ NEDİR?

NASIL ANLATILMALIDIR?

İçinde yaşadığımız bölgenin ülkemizin diğer birçok yöresinin olduğu gibi 20.yüzyılın başında uğradığı işgalden kurtuluşu günümüzden 90 yıl önce yaşanmıştı. İşgale gelinen sürecin çok iyi araştırılarak anlatılmasının yanı sıra ayrıca her Türk vatandaşı tarafından da ayrıntılarıyla özümsenmesi gereklidir. ‘Millet’ denilen olgu insan topluluklarının birleşmesiyle ortaya çıkan canlı bir organizmadır. Canlıların bireysel olarak kısa olan ömürlerinin millet düzleminde daha uzun olması söz konusudur. Canlılar hayatlarını türdeş olan ve olmayan diğer canlılar ile dayanışma ve mücadele içinde sürdürmek durumundadır. Milletlerin de aynı doğaya sahip oldukları bir gerçektir. Bu süreçte devamlılık, bilgi ve deneyim aktarımıyla sağlanmaktadır. Kişi ya da millet düzleminde başkası tarafından egemen olunma, olumsuz bir hal olarak hemen her zaman reddolunur. Bu nedenle birey ve çoğulunda milletler bu olumsuz durumu tekrar yaşamamak için ilkel ya da gelişmiş diğer birçok deneyimlerinde olduğu üzere deneyim ve kazanımlarını kendilerinden sonrakilere aktarmak zorundadır. Canlılar arası mücadele ve yarışın doğası gereği biri diğerini kendine ve ötekine göre tanımlar. Birey ve milletlerin egemenlik iddiası bu mücadelenin bir diğer adıdır. Egemenlik iddiası uluslararası düzlemde kendisini öteki ile ifade ederken, ötekinin kötü ve yanlış olduğu, kendi varlığı ve çıkarları için de tehdit oluşturduğu savı üzerine kurulur.

Diğeri üzerinde egemen olmak isteyen bir millet değişik yollar kullanır. Belki bunlardan sık başvurulanlardan birisi diğer milletin kendisi olmaktan uzaklaştırılması ise bir diğeri de toplumsal ortak değer ve birikimlerin yok edilmesi, başkalaştırılması olmalıdır. Bu makalede işgalden kurtuluş günleri törenleri göz önünde bulundurularak kurtuluşun ne olduğu, hangi anlama geldiği, içinde bulunulan zaman kesiti içerisinde, birden fazla yönü ile irdelenmiştir.

Kurtuluş Ne Demektir?

Kurtuluş dilimizde bir kısmı kullanılmayan çok sayıda kelime ile karşılanır: salah, felah, necat, reha, azad, halas. Düşman işgalinden kurtulma bunlardan “halas” ile ifade edilir. Bu kelimeler anlamlarının ruhu itibarıyla anlattıkları eylemin evvelinin olumsuzluklarını zihinde canlandırarak kişiye rahatlık ve huzur duygusu yaşatır. Zıtlarını, “mevhum-u muhalif”lerini anlamak ile idrak etmenin kişide uyandıracağı duygu ve düşünce de doğal olarak farklı olmaktadır.

Vurgulanması gereken noktalardan birisi de ‘devlet’in canlı halinin millet olduğudur. Devlet ve millet kavramlarının günümüze uzanan tanımlarının başlangıcı Fransız ihtilaline uzatılır. Fransız ihtilalinin ardından tanımlanan millet kavramı aynı yasalara bağlı, yasalar önünde eşit insanlar topluluğu olarak algılanmıştır. Hâlbuki irdelenen konuyu ilgilendiren tarafıyla Osmanlı’nın parçalanması, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı’nın içinde bulunduğu sürecin en büyük hareket gücü olan ‘milliyetçilik’ Fransız İhtilali’nin tanımının dışında kalmaktadır. Bu tanım, daha sonra dünyaya bir dünya savaşı daha yaşatacak olan ‘tek dil, tek yurt, tek lider’ savunan Almanlara aittir. Bu tanım 19. yy.dan beri şekillendiriciliğini korumaktadır. Etnisite tanımı da bu çerçevede yapılmaktadır.  Bu nedenle ‘‘millet olma’ kavramı bütün unsurlarıyla irdelenmelidir. İnsan topluluklarının milletleşmesini sağlayan ortak acı, sevinç, utku, kıvanç, övünç ve kazanç gibi süreçler vardır. Bu süreçlerin doğurduğu ortak geçmiş, bellek,  dil, sosyal ve yasal yaşama biçimi, coğrafya ve ülkü halkları milletleştirir. Dikkat edilirse canlı organizma olan milletlerin insan özelinde genelleştiği görülür. İnsanı kendi yapan en mühim yapısal tarafı belleğidir. Bu, millet düzleminde ‘kollektif hafıza’dır. En küçüğünden en büyüğüne her canlının kişisel ve topluluk olarak kolektif hafızası bulunmaktadır. Nitelik ve içeriği farklı olan bu bellek aktarımı için mikroorganizmaların kimyasallara karşı direnç geliştirmesi, savunma hücrelerinin anımsama tepkileri, bitkilerin mevsimsel ve yöresel uyum aktarımı, örnektir. Bu bağlamda mikroorganizmaların kendi topluluklarını diğerlerinden koruma, ayırmanın yanında onların aleyhine genişleme, büyüme yetenekleri olduğunu (kolonizasyon direnci, bakteriyel interferans) da vurgulamak gerekiyor. Son söylem evrenin parçası ve bir örneğinden başka bir şey olmayan insan ve insan toplulukları için de geçerlidir. Yani insanlar kendi soylarını, kendi soyundan oluşan grubunu aile, topluluk, halk ve millet içinde ve onunla birlikte sürdürmek yaşatmak dürtüsüne sahiptir. Kişi kendiliğini diğerlerine göre ve onlarla birlikte ilişkilerini tanımlayarak varlığını düzenleyebilir. Bu nedenle, toplum hayatı, daha genişi milletin ömrü yani hayatta kalması, bir anlamda kendi olabilmesi toplumsal-milli hafızasını canlı yani diri ve berrak tutmasına bağlıdır.

Özetle geçmişini, dilini, ülküsünü yenileyerek devam ettirebilmeli, gelecek nesillerine anlatarak aktarabilmelidir. Sıralanan eylemlerin tümü ortak bellek oluşturma içinde düşünülebilir. İnsanlar ve toplumlar birbirlerine bilgi ve deneyim aktarırlar. Bilgi ve deneyimin elde edilmesi yaşanan olaylardan çıkarsanan, elde edilen verilerdir. Yaşanan olayların iyi olanları kadar kötü olanları da bu verilerin elde edilişinde rol sahibidir; hatta olumsuz olayların bellekte daha derin iz bıraktığı ileri sürülebilir.

İnsanlar için bir kısım verilerin aktarımı yaşanan ortamdan çıkarılır. Doğadaki varlık ve nesnelerin nitelikleri, özellikleri, kullanımı, sakınımı, saklanması ve benzeri tarafları bunlar içerisindedir. Bir kısmı da canlılara özgü biçimde kalıtsal olarak, kazanılmış bağışıklık olarak aktarılır. Bu bilgiler aktarılırken tekrar denenmesi beklenmek bir yana düşünülmez dahi. Söz gelimi ateşin yakıcılığını anlamak için herkesin ayrı ayrı yanmasının gerekmediği gibi.

Toplumların, soyların, sopların, halkların ve milletin oluşumunda rol oynayan unsurların aktarımında da kişilerin biyolojik ve entelektüel seviyelerine göre araçlar kullanılmalıdır. İnsanlığın ortak değerlerini anlatırken kullanılan kavramlar daha geniş kapsamlı ve soyuttur; insan topluluğu özelleştikçe, payda küçüldükçe söylemlerin daha somut, daha gerçek olaylara indirgenmesi kaçınılmazdır. Ortak bellek öğelerinin aktarımında değişik araçlar kullanılabilir. Ama hiçbirisi ailedeki kişilerin, mahalledeki insanların, akrabaların sözlü anlatımı ve davranışları kadar erken başlayan, uzun süreli, tekrarlayan özellikte ve etkilikte olamamaktadır. Bu anlatıcının nitelik ve birikiminin de önemini ortaya koymaktadır. Ancak, arzu edilir düzeydeki bir anlatıcı için dahi hakikatleri anlatmak, hem de karşısındakinin algılayabileceği biçimde anlatmak şarttır. Aile, mahalle ve kasaba anlatıcılarının yerini bir noktadan sonra eğitim, öğretim kurumları alır. Tekrarlamak gerekirse: topluluklar veya daha büyük bir olgu olarak milletler de basit canlılar gibi kendi varlıklarını sürdürmek istek ve eğilimi içerisindedir. Buna var olma ülküsü de denebilir. Buradan hareketle milletler kendi yaşadıklarından biriktirdikleri verileri sonraki kuşaklarına aktarmak yani ortak belleği yaşatmak zorundadır. Bunun yanında ortak hafıza sadece hep iyileri hatırlarsa kötü deneyimlerden ders alınmamış olur. İnsan belleği genellikle olumsuz olguları daha uzun ve sık saklama eğilimindedir. Tek bir olgu olarak insandaki bu eğilim, millet için de geçerlidir.

Milletin maruz kaldığı saldırıları, duçar olduğu yoklukları, uğradığı zulümleri unutması söz konusu edilemez. Bunların aktarılıp aktarılmaması ise psiko-sosyal stratejik bir karardır. Ancak yakın geçmişte olduğu kadar uzak geçmişte de bunun fevkalade hatalı olduğu sabittir. Belki burada sorun olacak nokta, bu aktarımın nasıl ve ne yolla yapılacağıdır. Tam bu noktada bir ayrıntıyı hatırlatmak gerekiyor: anlatılanın sunum biçim ve yolunu anlatıcı veya anlatılanın kapsam ve niteliğinden çok muhatabın anlama yetenek ve kapasitesi ile algılama aracı belirlenmesidir.

Ortak Bellek Veri ve Birimi Nasıl Aktarılmalıdır?

Ülkemizin “Avrupa Birliği (AB) Süreci” adıyla sokulmuş olduğu ve 18 ile 19. asırda sahnelenen ve 20. yüzyıla da sarkan olaylar silsilesinin tekrarından ibaret olan cenderenin yaptırımları içerisinde bir takım düzenlemeler (!) yaptığı ortadadır. Özünde sömürücü ulusötesi güçlerin doymak bilmez iştahlarını tatmin etmek, işlerini kolaylaştırmak bulunan mülk edinme, madencilik, vakıflar, yerel yönetim, sosyal güvenlik ve sağlık (hizmet, ilaç, tıbbi malzeme) alanlarındaki yasal düzenlemeler yanında milli eğitim sistemimizin muhteva, biçim ve niteliğinde köklü değişiklikler yapılmaktadır. Şaşkınlıkla karşılanacak tarafı, içine girilmez ise olmaz denen sömürücü ulus ötesi güçlerin tek belirleyici olduğu sistemin karşılıksız aldığı ayrıcalıklı haklar, başka deyişle KAPİTÜLASYONların yaygın kabul görmesidir.

Ulusötesi sömürücü güçler kendilerinin karşısında engel olarak gördükleri ya da olabileceğini hesapladıkları unsurları ortadan kaldırmak durumundadır. Bunu gerçekleştirmek isteyen ulusötesi güçlerin önündeki en büyük engel ise devletlerin milli unsurlarıdır. Devletin canlı tarafını oluşturan milletin milli unsurlarından yani kendisini var eden değerlerinden uzaklaştırılması, ulusötesi güçlerin egemenliğinin yolunun açılması demektir. Bu yola girildiğinde ise akıbet değişmemektedir. Yüzlerce yıl öncesinin deneyimini ulu önder Bilge Kağan, “Türk beyleri, millet, bunu iyi işitin. Türk milleti toplayıp il tutacağını bu taşa kazdım. Her ne sözüm varsa ebedi taşa yazdım. Ona bakarak bilin… Beyler ve millet ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlasını hatunluk kızını cariye kıldı. Türk Beyler Türk adını bıraktı, Çinli adı alıp Çin beyi olarak Çin kağanına itaat eder olmuş. Elli yıl işini gücünü ona vermiş. Doğuda gün doğusuna kadar, batıda gün batısına kadar ordular gönderip Çin kağanı adına hep kendi ilini töresini zaptetmiş[1] sözleriyle taşa hak ettirirken, 20.yüzyılın başında ulusötesi sömürücü güçlere her kuşun etinin yenmeyeceğini bir daha gösteren Bilge Kağan’ın torunu da aynı noktalara dikkat çekmiştir: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.// Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.// Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”.[2]

Yukarıdaki öğütlere rağmen Avrupa Birliği dayatmaları içerisinde, milletimizin  geleceği genç nesillere bu iki önderin ısrarla vurgulayarak söylediği milli varlığı tehdit eden DÜŞMANın var olmadığı, bu milletin esaret zincirinden son dakikada kanı pahasına kurtulmadığı, himmet ve himaye gösterdiği tebaası olan toplulukların ve hatta kendi soyundan kişilerin ihanetine uğramadığı, onların vahşet, zulüm, cinayet ve tecavüzlerine maruz kalmadığı anlatılsın isteniyor. Ya da anlatılsa dahi düşmana düşman demeden, caniye cani demeden söz edilsin isteniyor.

Oysa, Montesquieu’nun belirttiği üzere “bütün devletlerin tek amacı vardır; yaşamak”.[3] Bu da, kendisini gelecek nesilleriyle devam ettirmesine bağlıdır. Sömürücü ulusötesi güçler dünyadaki beyinleri kendi emelleri doğrultusunda biçimlendirme çabası içerisindedir. Çizgi roman ve çizgi filmler, sinema filmleri, diziler ve canlandırmalar bu amaçla kullanılmaktadır. Dünya 60 yıldır Almanların Yahudi soykırımını seyredip duruyor, hatta olmadığını düşünmesi dahi yasaklanıyor. Ancak bu olayda zarar gören diğer toplulukların acısı hiç dillendirilmiyor. Amerikan yerlilerinin uğradığı soykırımdan, Hiroşima, Nagazaki, Kamboçya, Vietnam’daki zulümlerden bahsedilmiyor. Bunları konu edinen ‘eserler’de ise zalimler, caniler birer kurtarıcı konumunda, hep lütfeden olarak dimağlara enjekte ediliyor. Oysa Filistin, Irak, Bosna, Afganistan orta yerde duruyor.

Bu yazının tasarlandığı günlerde, (2008 yılı) Mart ayının üçünü dördüne bağlayan akşam televizyonlarda ana haber bültenlerinde ilginç bir olay irdeleniyordu. Televizyon kanallarından birinin haberlerinde Erzurum’un Aşkale ilçesinin düşman işgalinden kurtuluşunun 90. yılı nedeniyle yapılan törenlerde kullanılan dil ve içerik konu edilerek kınanıyor, hatta aşağılanıyordu. Aynı haber bir medya tekelinin kanallarında tekrarlanıp, ertesi sabah da gazetelerinde kullanıldı.[4] Garip biçimde aynı tarihte bir başka kanalda ve ertesinde ulusal ve uluslararası basında ve internette 10 yaşındaki bir çocuğun matadorluğu ve boğa öldürmesi övgülerle anlatılıyordu.[5] Çelişkinin gösterdiği haberi yayanların niyeti çocukları şiddetten falan korumak değildi, bağcıyı dövmek idi. Bu durumla daha önce de karşılaşmış, zaten millet olarak da kanıksamıştık (!?). Zira, daha 2006 Nisan’ında Kayseri’de düzenlenen bilimsel toplantıda Patrik II. Mesrop Mutafyan’ın “… millî kurtuluş günlerinde ülkemizin hemen her şehrinde yapılan temsilî kurtuluş gösterilerini Ermenilere karşı yapılan büyük bir densizlik olarak nitelediği …” haberini okuyorduk.[6] Arada olup bitenleri bırakıp oyunun daha evvel sahnelendiği o kadar da eski olmayan bir tarihi hatırlıyoruz: “Abdurrahman Şeref*[7], tanzimat’ın ilanını takip eden yıllarda sık sık karşılaşılan olaylardan birini şöyle anlatmaktadır: Galata’daki Voyvoda karakolu’nda eski bir tabur ağası varmış. Hıristiyan halk, arasıra bir Müslüman’ı yakalayarak karakola götürüp ve –gavur dedi- diyerek cezalandırılmasını istermiş. Tabur Ağası; -Ay oğul, anlatamadık mı? Şimdi Tanzimat var, gâvura gâvur denmeyecek, söyleye söyleye dilimizde tüy bitti- diye suçluyu azarlarmış.[8]

Burada, yukarıda yer alan ifadeleri kullananlara cevap verenleri, karşılaştıklarını[9] ya  da bu gibi görüntüleri kaldırarak çözüm arayan yönetici konumundaki kişilerin yaklaşımları konu edilmemiştir.[10] Üstte nakledilen bilgileri bugünlerde yâd ettiğimiz  Hocalı, Karabağ şehitlerimizi hatırlayarak bu konuda yeterli olacağını düşündüğüm Justin McCarthy’den bir alıntıyı vererek yorumlamayı okuyanlara bırakacağım: “American Committee for Near East Relief (Yakındoğu Yardım Vakfı) adına Türkiye toraklarını gezerek raporlarını hazırlayan Emory Niles ve Arthur Sutherland Ermeniler’in özellikle Ruslar’ın çekilmesinden sonra Müslüman adına ne varsa yakıp yıktıklarını, Müslümanları katlettiklerini, ırzlarına geçtiklerini, her çeşit korkunç vahşeti işlediklerini kaydetmişlerdir. Raporlarının sonuç kısmında bu vahşeti özetleyen şu  ifadelere yer verdiklerini McCarthy bildirmektedir: Her ne kadar araştırmamızın tam kapsamına girmiyorsa da Bitlis’ten Trabzon’a uzanan yörede bizi her yönden etkilemiş olan en göze çarpıcı olgulardan bir şudur ki; içinden geçtiğimiz bölgede Ermeniler, diğer bölgelerde Türklerin Ermenilere karşı işlemiş bulunduğu suçların ve azgınlıkların tümünü Türklere karşı işlemişlerdir. Başlangıçta bize anlatılanlara hiç  inanmamıştık; ancak, bütün tanıkların tıpatıp aynı içerikte anlatımda bulunması,  kendilerine yapılan haksızlıkları anlatırken pek besbelli olan duygulanmışlıkları, Ermenilere karşı besledikleri, gözün gördüğü nefret ve hepsinden daha güçlüsü olayların yerinde duran gözle görülür elle tutulur kanıtlar, bizi birinci olarak Ermenilerin Müslümanları çok geniş ölçüde ve zulmün çeşit çeşit inceliklerini (icatlarını) uygulayarak kıyımdan geçirmiş oldukları konusunda; ikinci olarak kentlere ve köylere getirilen yıkımdan dolayı sorumluluğun çoğunun Ermenilere düştüğü konusunda, işin geneldeki gerçeği bakımından ikna etmiştir. Ruslarla Ermeniler 1915 ve 1916’da hayli uzun süre boyunca, birlikte olarak (bölgeyi) işgal etmişlerdi ve o dönem boyunca, hiç kuşkusuz Ruslarca bir hayli tahribat yapılmış bulunmasına rağmen, görünüşte pek az düzensizlik (talan, ırza geçme, cinayet vb) vardı. 1917’de Rus ordusu dağıldı ve yörede egemenliği yalnız Ermenilere bıraktı. Türk ordusu Erzincan, Erzurum ve Van’a ilerleyince, Ermeni ordusu çöktü ve düzenli yahut düzensiz askerlerin tümü Müslümanların malını mülkünü yakıp yıkmaya, Müslüman ahaliye karşı vahşet eylemleri yürütmeğe koyuldular. …[11]

Cepten doldurmalı bu (bir kısmı eski) tüfeklerin söylediğini bir an için uygulamayı düşündüğünüzde Filistin’de daha henüz olanları, öncekilerle birlikte veya yalnız hatırladığınızda İsrail’in kan dökücülüğünü nasıl anlatacaksınız. Entelektüel düzeyi yüksek olanlar akademik ve/veya stratejik analizler içerisinde binbir çeşit söylem geliştiredursunlar sıradan insan evinde, beşiğinde, babasının ya da anasının kucağında ölen çocukları hatırlayacaktır. Siz, sizi siz yapan değerleri ve ona muarız olanları gelecek nesillerinize  anlatamaz iseniz sıkıntıya düşersiniz. Anaların, babaların gözbebeği olan yirmi yaşındaki civanlarını ölüme gönderebilmeleri için nedenleri olmalıdır. İşgali bilmeden, esareti görmeden kurtuluştan, özgürlük ve bağımsızlıktan bahsetmek mümkün olmaz. İşgali, esareti herkes başka algılayacak; kendi bilgi ve birikimi içerisinde anlam verecektir. Yaşama arzusunda olan bir millet, bir devlet bu algılamanın homojenlik ve yaygınlığını sağlamak zorundadır. Ancak, hiç kimse de düşman algılamasının anlatımından, yansıtış biçiminden ötürü aşağılanma densizliği ile karşılaşmamalıdır. İnsanlar bir şekilde sahip oldukları sosyal ve entellektüel yetkilerini millete karşı sınırsız, hele kötü biçimde kullanma hakkına sahip değillerdir. Her milletin zaman imbiğinden süzülmüş “değerler sistemi” vardır. Bir millet için olağanüstü değer taşıyan kavramlar, imgeler ve simgeler bir diğer millet için sıradan, adi ve anlamsız olabilir. Bunların içinde belki en yaygın olanı dini değer ve söylemlerdir. Bunun hemen yanında yer alacak vatan, bayrak gibi kavramlar da ancak dini yorumlar ile kıymetlenmektedir. Bugüne kadar yapılmış olan tüm savaşların tarafların manevi yapıları arasında olduğu hatırlanmalıdır.[12] Aziz milletimiz için ana-avradın kadından, caminin mabetten, vatanın topraktan, bayrağın kumaştan, şehitliğin ölümden çok öte anlam ve değeri vardır. Yoksa AB istedi diye bunlara da fetiş mi diyeceksiniz? Milletimiz gayet iyi bilmektedir ki, bunları da anlamlandıran yegâne şey istiklâldir. Zira hür olmayanın vatanı olmaz, hür olmayanın bayrağı olmaz, hür olmayanın namusu olmaz, hür olmayanın ibadeti olmaz!

Bizden genç nesillerimize uzak ve özellikle yakın tarihimizde millet olarak  yaşadığımız zulüm ve kıtalleri anlatmamızı istemeyen AB ve Birleşik Amerika Devleti’nin saldırganları ile yerli uzantılarının, bu ulusların kendi halk ve resmi öğretim sistemlerinde bizi yani Türk’ü, Müslüman Türk’ü nasıl anladığı, ne olarak adlandırdığı ve nitelediğini, dahası sayısız miktardaki olumsuz tanım ve deyimlerin hala sözlük ve söylencelerinde yer aldığını hatırlamalarını istiyorum.[13],[14]

İşgal Bilinmeden Kurtuluş İdrak Edilebilir mi?

İşgal kelimesinden çok ‘işgal etmek’ ya da ‘işgal edilmek’ ifadesi amacımıza uygundur. Arapça kökenli kelimenin anlamı 1) Bir ülke toprağını askeri güç kullanarak ele geçirmek, 2) Kuvvet kullanarak bir yerin yönetimine el koymaktır. Aynı anlamda ‘istila etmek~edilmek’ kelimesi de bulunmaktadır.[15] Diğer deyişle bir ülkenin işgali bir devletin, ülkenin egemenliğini, bağımsızlığını kaybetmesidir. Bağımsızlık bir devletin başka bir devlete bağımlı olmaması, kendi milleti tarafından idare edilmesi hakkı ve halidir. Dar anlamda kişi özgürlüğünün, hürriyetinin daha geniş anlamıyla millet ölçüsündeki tezahürü, bağımsızlıktır. Yani, egemenliğin uluslararası düzlemde açılımı bağımsızlıktır. Bağımsızlığın içteki egemenliği, ülke içindeki milletin üzerinde sahip olunan iktidar ve yetkidir. Bu iktidar ve yetkinin sahibi devlet olarak bilinir. Her devlette üç çeşit yetki vardır: yasama yetkisi, devletler hukukuna bağlı olan şeyleri uygulama yetkisi ve medeni hukuka bağlı olan şeyleri uygulama yetkisi.”[16]

Bu tanımların arasına bağımsızlığın kişi ölçütündeki karşılığı olan özgürlüğü de katalım: Özgürlük, kişinin kendisini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesi durumudur. Ferdi özgürlük, kişinin kendisini yalnız kendi ihtiyaç, istek ve düşünceleri doğrultusunda yönlendirme erkidir. Ancak, bu belirli sınırlar içerisinde söz konusudur. Hiçbir özgürlük yetkisi sınırsız, sonsuz değildir.9

Egemenliğin kullanımı sırasında dışa dönük olarak başka devletlerin egemenliğine, insanlarının haklarına ve iç işlerine karışmamak esas olduğu gibi başka ülke ve ulusların da kendi devlet ve milletine ilişkin herhangi bir şekilde karışmasına izin verilmez. Vermesi halinde yani egemenliğini paylaşması halinde bağımsızlığının tam olduğundan bahsetmek mümkün olmaz. Devletlerin en birinci arzusu yaşamaktır, lakin bunu diğer devletlerin ve milletlerin varlığını tehdit eder biçimde algılayan devlet ve milletlerin olduğu da bir hakikattir. Mikroorganizma düzeyindeki “bakteriyel kolonizasyon” nasıl doğanın bir gerçeği ise devletlerin diğerleri üzerinde egemen olma gibi bir dürtülerinin olduğu da gerçektir. Bu dürtülerin önüne geçmek tam bağımsız bir devlet olmaktan geçmektedir. Son birkaç on yılda eğitim sistemimiz ile  başlayıp, gümrük anlaşmaları, sosyal güvenlik, sağlık, vakıflar, arazi ve mülk edinme, madencilik ile ilgili olarak, özellikle de AB ile uyum için yapıldığı ısrarla vurgulanarak yapılan düzenlemelerin[17] milletimizin ve devletimizin hayrına olmadığını görmemek için çok ama çok farklı bilgilere ya da konuma mı sahip olmak gerekiyor? Acaba…?

Bu meyanda kurtuluşu askeri işgalden ibaret olarak basit manada anlamanın yetersiz olduğu ortadadır. Ancak entelektüel düzeyi yüksek mahfiller de halkın anlayışı ve dışavurumunu beğenmemelerinin yanında bu konuda herhangi bir çaba içerisinde de bulunmamaktadır. Bu ‘esaret, işgal önce fikirde olur’ söylemini haklı çıkarıyor gibidir.

Milletimizin geçmişini unutmaması bir farzdır. Maziyi hatırlamak âlimler ile cahillerde farklı olabilir. Ama duygu olarak aynıdır. Zira âlim, cahil, istisnasız bu milletin tüm fertleri, içinde bulundukları zorluk ve sıkıntıları bile belki tam anlamadan tam bağımsızlığını elde etme ve sürdürmek için kanını akıtmıştır. Bu millet, hiçbir zaman zalim, cani olmamıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuran bu yüce millet “yaşamak isteyen, ancak bunu da basite indirgemeden haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir millettir.”

Yüzyıl önce Türk milletinin boynuna urgan geçirilirken izlenen yol, sergilenen tutum ve söylenen sözler bugünkülerle birebir aynıydı. İşgalin nasıl olduğu ve halk tarafından nasıl hissedildiği İstiklal Harbi’ne katılımları, bu katılım şekli ve vasfıyla ortaya konmuştur o da “Ya istiklâl, ya ölüm” dür.

Kurtuluş ve kurtuluşa giden yol, her bilen tarafından bildiğince, hissettiğince, dili döndüğünce anlatılmalıdır. Kimse kimseyi kınamamalıdır. Bu bir millete aittir. Beğenmeyen daha iyisini ve güzelini ortaya koysun. Bu millet işgali, esareti unutmasın, kurtuluşu başka yerde başka biçimde aramasın. Entellektüel düzeyi yüksek olanlar ve devlet, milli olmaktan utanmadan sıkılmadan kurtuluşu, bağımsızlığı, tam bağımsızlığı içeride her ferdine özümsetmeli, dışarıda da başı dik haykırmalıdır: “İstiklali tam, denildiği zaman bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî, harsî ve ilâ… her hususta istiklâli tam ve serbestiî tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve milletin mânayi hakikisiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.”[18]

Sonsöz olarak yukarıda ifade ettiğimiz gibi, ‘siz, sizi siz yapan değerleri ve ona muarız olanları, gelecek nesillerinize anlatamaz iseniz sıkıntıya düşersiniz” o sıkıntı bu defa sizi başkalaştırır ve belki de uşaklaştırır. İşte o zaman kurtuluşun ne demek olduğunu idrakten yoksun ‘mankurtlaştırılmış’ köleler olursunuz.

Prof. Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu



[1] Erol Güngör. Tarihte Türkler. İstanbul: Ötüken, 12. baskı, 2005, s 31

[2] Mustafa Kemal Atatürk. Gençliğe Hitabe, 20.10.1927

[3] C.L. Montesquieu. Kanunların Ruhu Üzerine. Fehmi Baldaş (çev), Ankara: Seç Yay., 2004, s 155

[4] Aş Bunları Aşkale, Hürriyet-04.03.2008, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8366406_p.asp; İdam Temsili Şok Gerçek, Sabah-04.03.2008, http://www.sabah.com.tr/haber,F79C852A32984DCBAE92CA080B05A403.html; Aşkale Kurtuldu Çocuklar Korktu, Milliyet-04.03.2008, http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetayPrint&ArticleID=501491; Oktay Ekşi: Gerçekten çok yazık, Hürriyet-04.03.2008, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8365959_p.asp; Ergun BABAHAN. Ermeniler imam astı, Sabah-04.03.2008, http://www.sabah.com.tr/haber,89C8C60FFB61412C97921424E44F53BE.html

[5] Child matador flirts with death in Peru bullring. http://nzherald.co.nz/section/2/print.cfm?c_id=2&objectid=10496704&pnum=0

[6] Harun Güngör. Kurtuluş günleri Ermenilere karşı densizlikmiş. http://www.orkun.com.tr/inc/dokum.asp?Makale_Nu=!P*R/YYLPYDIWDUHL*YNYP,WVJDWIFTB8EA.JS/EOAA/WATDU!!P*R/YYLPYDIWDUHL&sayi=100

Erciyes Üniversitesince düzenlenen “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı” sempozyumu. www.eraren.org, dd 03.03.08

*: Abdurrahman Şeref (18231925) son Osmanlı vakanüvisi ve devlet adamı.

İstanbul‘da doğan Abdurrahman Şeref 1873‘de Mektebi Sultani’den mezun oldu. İlk önceleri tarih ve coğrafya öğretmenliği yaptı. Daha sonra Mektebi Mülkiye‘de ve Galatasaray Lisesinde müdürlük yaptı. 2 defa Maarif Nazırlığı görevinde bulundu. 1909 tarihinde vakanüvislik görevine getirildi. Osmanlı Devletinin resmi tarihçiliği olan vakanüvislik görevini 1 kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılışına kadar sürdürdü. Abdurrahman Şeref bu görevi sırasında bir ara 1918‘de Evkaf Nazırlığı da yaptı.

Kurtuluş Savaşından sonra 1923 tarihinde 2. dönem meclisine İstanbul milletvekili olarak girdi. En yaşlı üye olduğu için 2. dönem meclisini başkan olarak açtı. 1925 tarihinde ölen Abdurrahman Şeref’in cenazesi Edirnekapı dışındaki aile mezarlığına defnedildi.

Abdurrahman Şeref, resmi görevleri yanında çeşitli ilmi faaliyetlerde de bulunmuş, çoğu ders kitabı özelliğinde birçok eser kaleme almıştır. Tarih- Osmânî Encümeni’nin başkanlığını da yapmış, bu kurumun yayın organı olan Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası’nda çeşitli makaleler yazmıştır.

Bunlar dışında bazı gazetelerde çıkan yazılarını Tarih Musâhabeleri adı altında toplamıştır. Dönemin politikasına uygun olarak yazılan ve müellifin vakanüvisliği sırasında ve 19081918 arası olayları içeren Vekayi’nâme adlı eserini ise yayınlamamıştır. Abdurrahman Şeref, kendinden önce vakanüvis görevinde bulunan Lütfî Efendi’nin eserinin VIII. cildini çeşitli ilavelerle neşretmiştir. Diğer eserleri şunlardır: Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniyye, Fezleke-i Tarih-i Düvel-i İslâmiyye, Tarih-i Devlet-i Osmaniyye, Tarih-i Asr-ı Hâzır; Harb-i Hâzırın Menşei. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Abdurrahman_%C5%9Eeref)

[8] Necdet Sevinç. Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü. Bir Harf yay.: İstanbul 2005, s 436

[9] Harun Güngör. Ermeni patriği Mutafyan’a gösterilmeyen tepki Şenol Kantarcı’ya nasıl gösterildi. Erciyes Günlük Gazete, 24.04.2006

[10]http://www.sabah.com.tr/harber,E905719834684F73AA042CB5740F7D1E.html: ERZURUM Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Küçükler, kurtuluş törenlerinde temsili canlandırma uygulamasıyla ilgili belediyelere getirilmiş bir yasak bulunmadığını, temsili canlandırmanın belediye meclisi tarafından alınan bir kararla kaldırılabileceğini söyledi

[11] Justin McCarthy. Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus Olarak Temizleme İşlemi, 1821-1922, Bilge Umar (çev.), İstanbul: İnkılap, 1998, s.271-272

[12] “Tekmil tarih-i harb gibi bu sefer de gösterdi ki harbde asıl insandır ve bunun bilhassa maneviyatıdır. Karşı karşıya bulunan tarafların hakikatte çarpışan maneviyatlarıdır” Tuncay Yılmazer. Çanakkale’yi nasıl anla(t)malı?/ Toplumsal Tarih 2007, 159

[13] “Sırp milletinin şuurunda I.Kosova Savaşı, tarihlerinin en önemli olayı olarak yaşamaktadır. Sırp çocukları bu savaşın anlam ve önemini okua başlamadan önce; dedelerinden öğrenmektedirler. Sırp devleti daha önce parçalanmış olmasına rağmen, Sırp ve Karadağlı’lar söz konusu savaşı ortaçağ Sırp Devleti’nin ölümüne ve Sırpların Türklerce köleleştirilmesine yol açan savaş olarak hatırlamaktadırlar. Bu yüzden Sırplar ve Karadağlılar I.Kosova Savaşı’nın intikamını yüzyıllar boyunca Balkanlardaki Müslümanlardan almışlardır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda yüzyıllarca devam eden hakimiyetinin sonunu getiren ve 1912-13 yıllarında gerçekleşen Balkan Savaşları’nda Sırp ve Karadağlılar Kosova’yı ele geçirirken, diğer bölgelerde olduğu gibi Kosova’da yaşayan Müslümanlar üzerinde de korkunç mezalim yapmışlardır.” Erhan Türbedar. Kosova’nın bağımsızlığı ve muhtemel etkileri. Stratejik Analiz 2008, 95: 18-32

[14] Özlem Kumrular. Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni: Türk Korkusu, İstanbul: Doğan Kitap, 2008

[15] Yaşar Çağbayır. Ötüken Türkçe Sözlük, c.2, İstanbul: Ötüken, 2007

[16] C.L. Montesquieu. Kanunların Ruhu Üzerine. Fehmi Baldaş (çev), Ankara: Seç Yay., 2004, s 155

[17] Mustafa Çınkı. Yabancı sermaye ve yabancılaşan doğal kaynaklarımız. Jeopolitik, 2008; 7 (50):75-85; Orhan Özkaya. Vakıflar yasası, AB’nin ayağımıza taktığı kölelik zinciridir. Jeopolitik, 2008; 7 (50): 12-19; Hakan Hadi Kadıoğlu. Sağlık kapitülasyonları, Barem, 2007; 32: 49-57; Hakan Hadi Kadıoğlu, Stratejik bir oldu olarak ilaç. İkibinyirmiüç 2007; 74: 46-53

[18]Kemal Atatürk. Nutuk. cII, İstanbul: TDTE, 1969, s. 624; Atatürk’ün Bütün Eserleri, c 11, İstanbul: Kaynak yay., 2003, s 203-4

Yorumlar

Yorum yap