193) TÜRK EĞİTİM TARİHİ-4

Yayin Tarihi 23 Nisan, 2008 
Kategori TÜRK DÜNYASI

SİVİL EĞİTİM VE SİVİL EĞİTİMİN

 BATILILAŞMASI

Okul Öncesi Eğitimi

Türk eğitim tarihinde XX. Yüzyıla gelinceye değin okul öncesi eğitim kurumlarına rastlanılmamaktadır. Çünkü okul öncesi eğitim, geleneksel aile düzeninin yıkılıp, ekonomik ve sosyal zorunluluklarla aile düzeninin değişmesi, ekonomik ve sosyal zorunluluklarla annenin aile dışına çıkmasından ve çekirdek ailede küçük çocuklarla meşgul olacak kimsenin kalmamasından kaynaklanan bir eğitim kademesidir.

XX. yüzyıl öncesi Türk-İslâm toplumlarında ise, henüz aile yapısını bozacak sosyal ve ekonomik gelişmeler ortaya çıkmamıştı. Büyük aile içinde küçük çocuklara bakacak yaşlı aile üyeleri vardı. Herkes dışarıda çalışmak zorunda değildi. Ayrıca işe yarayacak ve henüz okul çağına gelmemiş çocuklara bakacak yaşlı aile üyeleri vardı. Henüz okul çağına gelmemiş çocuklar da ailenin çeşitli işlerinde kullanılıyordu. Bütün bunların da en önemlisi, zorunlu bir ilköğretim yoktu. Eğitim ana-babaların isteğine bırakılmıştı. Var olan ilköğretim de bir okul öncesi eğitimini gerektirmiyordu.

Bugün okul öncesi eğitim kurumlarında ve sınıflarındaki eğitim konuları da, XX. yüzyıl öncesi Türk toplumunda eğitim dışı ve hattâ engellenilmeye çalışılan konulardı.

XX. yüzyıl başlarında, okul öncesi eğitim kurumlarının Türkiye’ye girişi de bir takım ekonomik ve sosyal zorunluluklardan çok, Avrupa’ya özenti biçiminde olmuştur. İlk önce Avrupa’dan gelmiş bazı kadınlar Selânik, İzmir, Beyrut gibi ülkenin büyük ve kozmopolit kentlerinde ana okulları açmışlar ve bu okullar başlangıçta hıristiyan toplumlar arasında yayılmıştır.

Türkiye’de okul öncesi eğitim kurumlarının Müslüman toplumlar arasında yayılmaya başlaması, 1910 yıllarından sonra olmuştur. Bunlar, genellikle özel kurum ve okullar bünyelerinde açılmış “Çocuk Bahçesi”, “Kindergarten”, “Valide Mektebi” gibi adlar almış kurumlardı. Öğretim malzemeleri Avrupa’dan getiriliyordu. 4-6 yaş arasındaki çocukların devam ettiği bu okulların öğretim süresi iki yıl idi.

Okul öncesi eğitim konusundaki resmî girişimler de bu zamanlarda başladı. 1911 yılında Bakanlık Avrupaya altı gayrimüslim kadın gönderdi. 1913 yılında ise okul öncesi eğitim kurumlarını açma hazırlıklarıyla İsmail Mahir Efendi görevlendirildi. Avrupanın her tarafından yönetmelik ve programlar getirildi, çevirileri yapıldı, öğretim araç ve gereçleri getirildi. Sonunda 1914 yılı başlarında Türkiye’de ilk resmî okul öncesi eğitim kurumları açıldı ve kısa zamanda çok hızlı bir şekilde gelişti. Gene aynı yıl, ana okulu öğretmenlerini yetiştirmek için “Ana Muallime Mektebi” adlı bir okul açıldı. Avrupa’daki ana okulu kitapları bile Türkçeye çevrildi.

Türkiye’deki okul öncesi eğitim kurumları, genellikle İsviçre ekolünün etkisinde gelişmiştir. Ama uygulanan öğretim metodları Avrupa’nın çoktan terkettiği “zararlı” öğretim metodları idi. Üstelik tüm ana okulu öğretmenlikleri Ermeni ve Yahudilerin ellerindeydi. Allience İsraelite Ana Okulu yahudi öğretmenler, Darülmuallimat’taki ana okulu da Ermeni öğretmenler yetiştiriyordu.

Bütün bu olumsuz yönlerine rağmen, 1910-14 arasında Türkiye ana okulları hususunda çok önemli bir temel atmıştır.

İlköğretim

Türk toplumunda ilköğretim kuruluşlarının ortaya çıkması, İslâm dini içindeki gelişim sırasında olmuştur. Bu nedenle, konuyu bu çerçeve içinde ele almak gerekir.

İslâmdaki ilköğretim kurumlarına “Küttab” veya “Mekteb” deniliyordu. Bu da “yazı öğretilen yer” anlamına geliyordu. Gerçekten de, başlangıçta bu kurumlarda “rabbanî” adlı gayrimüslim öğretmenler okuma-yazma öğretiyorlardı. Ancak daha sonra öğretim; Kur’ân, dinî bilgiler, basit matematik ve şiir vs. ile genişletildi. “Küttab” genellikle yazı öğretilen yer, “mektep” de diğer dinî bilgilerin verildiği ilköğretim kurumları olarak belirdiler. Bu kurumların ayrı bir binaları yoktu. Genellikle mescid ve camilerin boş zamanlarında o binalar kullanılıyordu.

İlkokul öğretmenleri askerlikten muaf tutulduğu için, bu okullar İslâm dünyasının her tarafına yayıldı. “Muallim” adı verilen bu öğretmenler İslâm dünyasının hemen her yerinde önemli bir saygınlık kazanamadılar. Çünkü devlet tarafından maaş verilen kişiler değildi. Bunlar, öğretimin çeşitli kademesinde öğrencilerden ve ebeveynlerinden hediyeler alıyorlardı.

Çeşitli İslâm devletlerinin çok ilgilenmelerine rağmen bir türlü denetim altına almadılar. Bu ilköğretim kurumlarına başlama yaşı 7 idi. Bitirme ise 13-15 yaşları arasında büluğ veya rüşt çağında olurdu. Yoksul ve öksüz çocuklar için yönetimin üst kademelerindeki kişiler ve zenginler “küttâb-ı sebîl” adlı, bu çocukların parasız okuduğu, yiyip, giyindiği, yattığı ilköğretim kurumları vardı. İslâm dünyasında özel ilköğretim kurumlara vardı.

İslâm dünyasında özel ilköğretim kurumları yoktu. Ancak gücü yeten kişiler, çocuklar için “müeddib” adlı özel öğretmenler tutuyorlardı. Maddî durumları gayet iyi olan bu öğretmenler, bazen efendilerinin isteklerine göre bazen de kendi uzmanlıklarına göre bir öğretim programı uyguluyorlardı.

Osmanlı yönetiminden önce, doğu Akdeniz bölgesindeki ilköğretim olgusuna bir göz atıldığında, hemen hemen bir çok ortak özellikler görülür.

Eğitimin amacı, yaşı, yeri, kadınların eğitimi, öğretim araç ve gereçleri, öğretmenler, öğretim programları, metot, değerlendirme vs. yönlerden Bizans ve İslam dünyasındaki ilköğretim olgusu karşılaştırıldığında “aynılığa” varan bir benzerlik görülür. Hatta Türk eğitim tarihinde cezalandırmanın sombolü haline gelen “falaka“‘nın bile Yunanlılardan gelme ihtimali çok fazladır.

Osmanlılar döneminde ilköğretim kuruluşlarının adı, giderek “Sıbyan Mektebi” olmuştur. Sıbyan, küçük erkek çocuk anlamına gelen “sabi”nin çoğuldur. Ama sıbyan mekteplerinde kız çocuklar da bulunurdu.

Osmanlı döneminde genel olarak “sıbyan mektebi” adını alan ilköğretim kurumlarına “Darü’t-Talim”, “Muallimhane”, “Mahalle mektebi” veya “Taş mektep” de deniliyordu. “Medrese” adlı eğitim kurumları genellikle dinî yapılara bağlı kuruluşlar olmalarına rağmen, ilköğretim kuruluşları, İslâm dünyasının hemen her yerinde dinî yapılardan genellikle ayrı idi. Gerçi ilköğretim kuruluşlarında Kur’ân ve ibadet biçimleri de öğretiliyor ama çocuklar rüşd çağına gelmeden dinî sorumlulukları yüklenmeyebiliyorlardı. Bunun yanında, ta baştan beri küçük çocukların ibadet yerlerine sokulmaması hakkında bir eğilim vardı. Bu nedenle sıbyan mekteplerini dini yapı bütününden ayrılarak şehrin çeşitli yerlerine, özellikle sokak üzerlerine ve köşe başlarına taş yapılar halinde dağıtmışlardı. Hemen yanlarında bir de çeşmesi olan bu yapılar iki katlı oluyordu ve alt katları dükkan olarak kullanılıyordu.

Sıbyan okulları tek dersaneli ve tek öğretmenli idiler. Öğretmenlerin yardımcısı bir de “kalfa” (“halife”)lar vardı. Bu, öğretmenin çeşitli konularındaki yardımcısı idi.

Tek derslik ve tek öğretmen sisteminin bazı kötü yönlerine rağmen, olumlu yönleri de vardı. Bir aile yaşantısını, bir samimiyet havasını veriyordu.

Derslikler aşağı yukarı 30 kişilikti. Bu, küçük çocukların kavrayabilecekleri ölçüler içinde olması ve öğretim faaliyetinin verimli bir şekilde geçmesi için ideal bir salon ve sayı idi.

Sıbyan okullarının harcamaları vakıflar tarafından karşılanıyordu. Öğretmen ve diğer görevlilerin maaşlarının yanı sıra öğrencilere de bazı yardımlar yapılıyordu. Bunun yanında öğretmenler de vakıf gelirlerinden başka öğrenci ebeveynlerinden “hediyeler” alıyordu.

Sıbyan okullarına törenle başlanırdı. Bu merasimin belli bir zamanı yoktu. Aile istediği zaman çocuğunu okula başlatabilirdi. Yoksul çocukların okula başlayışı, öğretmenin elini öpmesiyle olurdu, Orta halli kişiler çocuklarını giydirir, başını süsler, boynunda cüz kesesi, akrabalarıyla beraber okula giderler, hocaya ve oradaki çocuklara az miktarda bahşişler verirlerdi. Zengin ve kibar çocuklar ise, çok büyük olaylarla ilkokula başlarlardı.

Osmanlı sıbyan okullarında özellikle Kurân’ı okutmak eğitimin esas amacı olmakta devam ediyordu. Bu amaca oldukça iyi bir şekilde ulaşılıyor; hattâ kutsal kitabın belli bir bölümü de ezberletiliyordu. Bunun yanında namaz biçimlerini ve namazda okunacak âyet ve duaları okumak ve öğretmek de eğitimde önemli bir yer tutuyordu. Bir de yazı yazmayı öğretmek, “mürekkeb yalatmak” esas amaçlarındandı. Bunun dışındaki hesap, tarih, coğrafya, Türkçe gibi dersler öğretmenlerin isteğine bırakılmıştı.

I. Abdülhamit döneminde, 1781 yılında bazı sıbyan okulu programlarına Arapça ve Farsça’nın da girdiği görüldü. Ama bu, başarısız olacağı daha başlangıçta belirli bir girişimdi.

Türk ilköğretim sistemi XIX. yüzyılda büyük değişmelere uğradı. 1824’te II. Mahmut’un “ilköğretim mecburiyeti” diye yorumlanan fermanı İstanbul sınırları dışına çıkmadı ve İstanbul’da da pek önemli bir başarı kazanamadı. 1850’lerden itibaren devlet ilköğretim kademesini denetim altına almak için pek çok girişimlerde bulundu. Reform yanlılarını tuttu. Buna rağmen ilköğretim kademesinin tam denetim altına alınması ancak Cumhuriyet döneminde mümkün olabildi.

Sıbyan mekteplerinde reform yapmak çok zor oluyordu. Malî yönden bu okullar genellikle vakıflara ait olduğu için, kendiliğinden bir özerklik içinde bulunuyordu. Muallimler ve çevresindeki bağnazlar da devletin buralarda yapacağı değişikliklere karşı çıkıyorlardı.

Sıbyan okullarında yazı öğretimi çok başarısız oluyordu. 1862 yılından itibaren İstanbul’daki 36 sıbyan okulunda yeni bir harf öğretme biçimi denenmeye başlandı. Devlet bu okullara parasız taş tahtalar, taş kalemler ve divitler dağıttı. Daha sonra aynı amaca yönelik numune iptidaileri kuruldu. Selânikli öğretmenlerden bir ekol ortaya çıkıp yeni bir yazı öğretme ve alfabe biçimi ortaya çıkardı. Çok sert tepkiler gören bu akım, ilköğretim ıslahatını bir “Elifba” ıslahatı haline dönüştürdü. “Hakiki”siyle, “Tecrübî”siyle binlerce Kolay Elifba yazıldı. Daha sonra çok geniş boyutlarda tartışılmaya başlanılan harf ve yazı meselesi ancak 1928’de çözümlenebildi.

Devlet, 1869’dan itibaren ilkokul programlarını bir resmî düzen içine almaya çalıştı. 1876, 1882, 1891, 1904, 1911, 1914 yıllarında ilkokul programları üzerinde yeni düzenlemelere gidildi.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde ilköğretim kurumları çeşitlenmeye başlandı. “Sıbyan mektebi” terimi yenilikleri reddeden vakıf ilkokulları tarafından kullanılmaya başlandı. Bunun yanında “iptidai mektep”ler ortaya çıkmıştır. Bunlar, Eğitim Bakanlığı veya özel dernek ve kişiler tarafından kurulmuş ilkokullardı. Ayrıca gene bu dönemde köy ve kent iptidaileri de öğretim süresi bakımından ayrılmaya, dershane ve öğretmen sayısı bakımından çeşitlenmeye başlamıştır.

II. Abdülhamit döneminden itibaren Osmanlı ilkokullarında bir “Usul-ü Cedide” tartışması başladı. Eski ve yeni usul ve öğretim metodu karşısında ilkokul öğretmenleri arasında fiilî tecavüzlere varan sert çekişmeler oldu. Yönetim yeni usul taraftarlarını tuttu. Eski usul taraftarları da vakıflara sığındılar. O zaman Rusya yönetimindeki Türk topraklarında yankılanan hattâ esas gelişimini, mücâdelesini orada sürdüren ilköğretimdeki bu usul-ü cedîd, o zaman bize göre yeni, ama Avrupa’nın çoktan terkettiği bir eski metot idi. Bu hareketin ana esaları şunlar idi:

İlkokul medreseden ayrılacaktı.
İlkokulların kendine özgü öğretmenleri olacak, mahalle imamı ve karısının öğretiminden kurtarılacaktır.
Öğretmen sadece “hediye” değil “aylık” (maaş) alacaktı.
Okuma-yazma öğretiminde “heceleme” usulü terk edilecek ve “
usul-ü saftiye” veya “meddiye” denilen yeni usul okuma getirilecekti. Bu usul, her harfi ayrı ayrı değerlendirerek harf üzerinden okuma öğretmek demekti.
Eskiden yalnız okuma öğretimine önem veriliyor, yazma hünerine pek önem verilmiyordu. Özellikle kızlara okuma yazma öğretilmiyordu. Yeni usul, yazıya ve kızlara da yazı öğretilmesine önem verilmesini istiyordu. Ayrıca kız çocukları için ayrı ilkokullar açılması isteniyordu.
Öğretim bu programa göre yapılacak ve her yaşa göre ders kitapları yazılacaktı. Bu konu da, eski ve yeni usul taraftarları arasında çok sert tartışmalara neden oldu.

İlköğretimin zorunluluğu hususunda XIX. yüzyıl ortalarından beri bazı çalışmalar ve girişimler vardı, ancak ilköğretim paralı olmakta devam ediyordu.

II. Meşrutiyet döneminde politik zorlamalar dolayısıyla da devletin ilköğretim politikası etkinleşmeye başladı. Malî yardımlar, öğretmen meselesi, okul yapımlarına ve öğretim araç ve gereçlerine katılmalar şeklinde Devlet ülkedeki ilköğretimi kontrol altına almaya çalıştı. Genel bir ilköğretim yasası çıkarma çalışmalarına girişildi. İlköğretim müfettişleri getirildi. İlköğretimin zorunlu ve parasız olma ilkeleri herkesçe kabul edilmeye başlanıldı.

Osmanlı ilköğretim sistemi son şeklini Birinci Dünya Savaşının patlayacağı yıllarda oluşturdu. Öğretim süresi altı yıl olarak belirlenmişti. 1913-14 öğretim yılında Osmanlı yönetiminin 4.194 ilkokul, 15.110 ilkokul öğretmeni ve 568.777 de ilkokul öğrencisi vardı. Bu oranlara vurulduğunda ise Avrupa ülkelerine göre gülünç denilebilecek bir durum ortaya çıkıyordu.

Cumhuriyet döneminde ise ilköğretim süresi 5 yıla indirilerek devam etmiş, 1935-50 araında öğretmen meselesi çözümlenmeye çalışılmıştı. Son yıllarda ise ilköğretimin 8 yıla çıkarılması konusunda çalışmalar yapılmaktadır.

Ortaöğretim

Rüşdiyeler

“Rüşdiye” diye adlandırılan eğitim kurumu, Türk eğitim tarihinde önce ortaöğretim kademesinde ortaya çıkmış, lise ve ortaokul fonksiyonlarını gördükten sonra, öğretim seviyesi düşerek ilköğretim kademesine geçmiştir. Bir süre de “yüksek ilkokul” denilebilecek bir düzeyde kaldıktan sonra, 1913 yılında ilkokulların içinde erimiştir.

Ülkede çok uzun zamandan beri açılmış bulunan askerî okullar, kendisine iki şekilde öğrenci hazırladığından başarılı bir çalışma yapamıyorlardı. 1838 yılında Mühendishane, Harbiye, Tıbbiye gibi askerî okullara öğrenci hazırlamak için sıbyan okullarının üstünde bir ara öğretim kademesi kurulmak istenmiştir. Hazırlanan tasarıya göre, sıbyan okullarına “sınıf-ı evvel” denilmiş, bu yeni kurulacak okullara da “sınıf-ı sânî” denilmesi düşünülmüştü. Ancak II. Mahmut bu adı beğenmemiş, bu okullara “rüşdiye” denilmesini istemişti. Çocuklar “rüşt çağı” olan 14-15 yaşına kadar bu okullarında kalacaklar, ondan sonra yüksek askerî okullara ve memuriyetlere girebileceklerdi. Gene tasarıya göre bu okullarındaki öğrenciler sıralara oturacaklar, evkafdan aylık alacaklardı. Hattâ bunun için 1838’de “Mekâtib-i Rüşdiye Nezareti” adlı bir de idarî birim kurulmuştur.

Ancak çeşitli nedenlerle “Rüşdiye” adlı okulların açılmaları 1847 yılına kadar gerçekleşememiştir.

Burada bir noktaya dokunmak gerekiyor. Türk eğitim tarihi alanında araştırma yapanlardan çoğu, 1838 yılında açılan iki sivil memur yetiştirme okulunu da “rüşdiye” sayarlar. Onun için bunlar üzerinde kısaca durulmalıdır.

Mekteb-i Maarif-i Adliye

1838’de hükûmet dairelerine girmiş olan genç memurları ve memuriyete girmek için başvuranları okutmak ve yetiştirmek amacıyla Sultan Ahmet Külliyesinde açılmıştır. Buradaki “adliye” kelimesinin adelet ile ilgisi yoktur. Padişahın mahlası “adlî” olduğundan dolayı bu adı almıştır.

Yatılı ve gündüzlü öğrenciler alacak olan okul, askerî bir düzen içide olacaktı. Öğrencilerin resmî kıyafeti olacaktı. Masraflar devlete ait olacaktı. İç yönetmelik bakımından askerî okullardan etkilenmiş olan bu okul, sınıf düzeni bakımından Enderun okullarından yararlanmıştır. Dersaneler “yeşil oda”, “sarı oda” ve “mavi oda” olarak adlandırılıyordu.

Gariptir ki, okulun öğretim programı da medreselerden etkilenmiştir. Medrese dersleri programın esasını oluşturuyordu. Okulun imtihanları Batı düzenine göre ilk bürokrasinin kurulma heyecanlarıyla büyük törenler düzenlenerek yapılıyordu. Zaten öğrenciler de paşazade ve beyzade çocukları idi. Okul çeşitli binalar ve programlar değiştirerek 1862 yılına kadar sürdü. 10 yıl sonra “Mahrec-i Aklam” adlı okul açılınca fonksiyonunun ona bırakarak, kapandı.

Mektebi Ulûm-u Edebiyye

Bu ismin, “Mekteb-i Maarif-i Adliye” adlı okulla Sülaymaniye’de açılan benzeri okulun ortak adı mı olduğu, yoksa yalnızca ikincisine mi ad olarak verildiği tartışmalıdır. Bu okul Süleymaniye Külliyesindeki mektepte açılmıştır. Amaç olarak devlet dairelerine güzel, anlaşılır, doğru yazı yazmayı bilen kâtipler yetiştirmeyi almıştır. Kalıp olarak yeni bir görünüm getirmesine rağmen, medrese zihniyetiyle öğretim ve imtihan biçimlerinin egemen olduğu bu okulda 1838’deki Rüştiye Nezareti görevlerini yerine getirmediği için, 1847’de yeni bir örgütlenmeye gidilir.

“Mekâtib-i Umumiye Nezareti” kurulunca, ilk olarak açılacak rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere 1848’de bir “Dârülmualimin-i Rüşdiye”yi kurulmuştur. Aynı yıl İstanbul’un çeşitli yerlerinde 5 tane rüşdiye okulu aşılmıştır. Daha sonra 1853 yılında öğretmen okulu mezun verince, ülkenin 25 büyük yerleşim merkezine de rüşdiyelerin kurulmasına girişilmiştir.

Rüştiye okulları bu ilk çıktığı dönemde orta öğretim düzeyinin tek okulu idi. Çünkü ülkede eğitim planlamasını yapmakla görevlendirilmiş bulunan Geçici Eğitim Kurulu (Meclis-i Maarif-i Muvakkat), Batıdan esinlenerek bu ülke eğitimini üç kademede kurmayı düşünüyordu: İlk kademede vakıflara bağlı sıbyan okulları vardı. Bunun için kurul orta ve yüksek öğretimi kurmayı düşünüyordu. Ortaöğretim kuruluşu olarak “rüşdiye”lerin yaygınlaştırılması ve daha sonra da üniversite olarak “Dârülfünun”un kurulması planlanıyordu.

İşte, lise ayarındaki idadi ve sultaniler kuruluncaya kadar rüşdiyeler, tüm ortaöğretim kademesini temsil eden bir okul olarak kalmışlardır. Hattâ Bezm-i Alem Valide Sultan’ın 1850’de büyük törenlerle kurduğu “Dârülmaarif” adlı okul, Batıdaki liseler düzeyinde bulunmasına rağmen, eğitim tarihçileri tarafından gene de rüşdiyeler arasında sayılır.

Rüştiyelerin öğretim süresi ilk açıldıklarında iki yıl idi, daha sonra dört yıla, 1859 yılından itibaren de altı yıla çıkarılmıştır. Sonra tekrar beş, dört ve üç yıla indirilmiştir. Ders programı da öğretim süresinin artıp eksilmesine göre sürekli değişmiştir. Öğretim süresindeki düşüşte en büyük etken şüphesiz idadilerin açılmasıdıki sivil erkek rüşdiyeleri 19. yüzyılın ikinci yarısında normal gelişimlerini sürdürürken, aynı öğretim düzeyinde iki rüşdiye tipi daha ortaya çıktı.

Bunlardan birisi kız rüşdiyeleri idi. İlk defa 1859 yılında aşılmış, 1869 yılında ülke çapında açılması kararlaştırılmıştır. Ayrıca 1870 yılında da kız rüştiyelerine öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk kız öğretmen okulu olan “Dârülmualimat” açılmıştır. 19. Yüzyıldaki eğitim gelişmemizde askerî eğitim, tâ orta dereceli öğretimin başlarından itibaren sivil okullardan ayrı olan gelişimini sürdürmüştür. 1875 tarihinden itibaren İstanbul il merkezinde ve askerî garnizon merkezlerinde askerî rüşdiyeler açılmaya başlandı.

Rüştiye okulları II. Abdülhamit döneminde yalnız yerel hükümet dairelarine kâtip yetiştirmek amacına yönelmiş; ders programlarının esasını da yazı öğretimi teşkil etmişti. Öğretmenlerinin maaşlarının düşürülmesi karşısında da öğretim düzeyi tamamen düşmüştür.

II. Meşrutiyet dönemi ise, rüşdiyelerin yıkılış dönemi olmuştur. Bu dönemde rüşdiye, ilkokul çıkışlıların bilgilerini tamamlayan ve onları orta öğretime hazırlayan bir yüksek ilkokul durumuna getirildi. Bu öğretim kurumu önce ıslah edilmek istendi. “Numune Rüşdiyeleri” adı altında örnek kurumlar kuruldu. Fransızca, Türkçe ve pratik derslere ağırlık vermeyi amaçlayan bu kurum, tüm Osmanlı unsurlarını bünyesinde toplamayı amaçlıyordu. Hattâ 1908’de kapatılan “Darülmuallimîn-i Rüşdiye”ler bile yeniden açıldı. Ama bu arada rüşdiyelerin ilkokullarla birleştirme çalışmalarına da devam ediliyordu. Bir taraftan da Boşo Efendi’nin başlattığı bir kampanya ile askerî rüşdiyelerin Maarif Nezaretine bağlanması hususunda çalışmalar yoğunlaşıyordu. 1913 yılı “rüşdiye” adlı öğretim kurumlarının sonu oldu. Önce 29 Askerî rüşdiye Maarife devredildi. Ancak bu çok karışık oldu. Askerler, devir sırasında öğretim ve araç gereçleri ile askerî öğretmenlerin çoğunu kendi bünyesinden ayırmadı. Bu okullar bir keşmekeş içinde kaldılar. Ancak tam bu sırada “Tedrisat-ı İbtidaiye Kanun-u Muvakatı” yayınlandı ve rüşdiyeler, ibtidailer içinde eritildi. 1910 yılında 458 erkek, 80 de kız rüşdiyesi vardı.

İdadiler

“İdad” hazırlamak demektir. “İdadi” de genel olarak kendisinden üstün bulunan bir okula öğrenci hazırlayan okul demektir. Öğrencileri bir yere hazırlayan öğretim kurumlarına ad olarak daha sonra “Mahrec”, “İzharî” “İhtiyat” gibi adlar kullanılmıştır. Hazırlama okulları olduklları için idadilerin eğitim tarihindeki rolleri sürekli olarak değişmiştir. Sıbyan mektebilerine bile bir zaman “idadi” denmiştir. Sıbyan okulları, rüşdiyelere “idadi” olarak verilmişti.

“İdadi” adlı ilk okullar, yüksek askerî okullara öğrenci hazırlayan ön-sınıflar olarak, ilk defa 1845 yılında ordu merkezleriyle Bosna’da açıldı. Harp okullarına ve Askerî Tıbbiye’ye girmek isteyen 11-14 yaş arasındaki gençlerin eksikliklerini tamamlayan ve onları yüksek okul derslerini izleyebilir bir düzeye getirmek isteyen kuruluşlar olarak ortaya çıktı. Yaş bakımından olduğu gibi, program bakımından da orta öğretimin birinci basamağı düzeyinde idiler.

“İdadi” adı gerçek hüviyetini 1969 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde buldu. Bu Yönetmeliğe göre, müslüman olan ve olmayan Osmanlı vatandaşlarını birbirlerine kaynaştırmak ve ortak bir kültür içinde yetiştirmek düşüncesiyle Sancak merkezlerinde rüşdiye çıkışlı öğrencileri Sultanilere hazırlamak için üç yıllık idadiler kurulacaktı.

Bu, kağıt üzerindeki maddelerin tamamen gerçekleştirilmesi hemen mümkün olmadı. Ancak 1873’de “Darülmaarif” adlı okul mülkî idadi şekline dönüştürüldü. İki yıl sonra da Mora-Yenişehir’de bir idadi okul daha açıldı. İdadilerin ülke çapında yaygınlaşmaları II. Abdülhamit döneminde olmuştur. 1881 yılından itibaren il merkezlerinden yedi yıllık, ilçe merkezlerinde de beş yıllık idadiler açılmaya başlanılmıştır. Böylece 19. yüzyıl sonlarında ülke, ortaöğretim bakımından oldukça sıkı örgülü bir örgün yapıya sahip olmuştur.

Aslında bu yedi yıllık ve beş yıllık idadilerin ilk üç sınıfları rüşdiye sınıfları idi. Bu nedenle bunlar aslında iki ve dörder yıllık idadilerdi. Bu okullar arasındaki bir diğer farklılık, ilçe idadilerinin gündüzlü (neharî), illerdeki yedi yıllık idadilerin de yatılı (leylî) olmaları idi.

İdadilerin ilk uyguladıkları program ele geçememiş, ancak 20 yıldan fazla uygulanan 1892 programı elimizdedir. Ancak bu program ülke ihtiyaçlarına yetmediğinden, 1902-1906 arasında yeni bir porgram girişiminde bulunuldu. Yedi yıllık idadiler, ziraat, ticaret ve sanayi ile çeşitli amaçlı üç dala ayrıldı. Ziraat şubesi altı, diğer şubeler sekiz yıl oldu. Ancak bu şubelerdeki dersleri okutacak yetenekte öğretmenler bulunamadığından, tamamen vazgeçildi. Beş yıllık idadilerin amacı, üniversite ve yüksek okullara öğrenci hazırlamak değildi. Bunlar, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını sağlayacak adamlar yetiştirmeye yönelmişlerdi.

Bu okullara başlangıçta yalnız ilkokul mezunları alınırken, 1913’de girişilen bir düzenleme ile rüşdiye mezunları da alınmaya başlandı ve program bakımından da 1902 girişimi gibi yeni bir denemeye geçildi. Bu okullar yüksek öğretimı devam etmeyecek olan öğrencileri genel, ziraat, ticaret ve sanayi dallarında eğitmeye yöneldi. Programları bu amaca göre düzenlendi. Sürekli savaşlar dolayısıyla pek uygulanmayan bu programlarla, rüşdiyelerin ortadan kaldırılması ile beş yıllık idadiler ortaöğretimin ilk basamağını oluşturdular ve Cumhuriyet döneminde “Ortaokul”a dönüştüler.

Yüksek okullara öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumları olarak tüm ülkeye yayılmış olan yedi yıllık idadiler de 1910-1913 arasında önce “sultani”ye, daha sonda da “lise”ye çevrilerek tarihe karıştılar. Bu çevirmelerden amaç, bütün Osmanlı vatandaşlarına hiç olmazsa bu düzeyde ortak bir eğitim vermek ve iyi bir yabacı dil öğretmek idi. Bu isim değişiklileri sırasında yönetmelik, proğram, öğretmen maaşları, öğrenci diplomaları vs. yönünden pek çok karışıklıklar ve polemikler oldu. Ama Meşrutiyet döneminden sonra eski idadiler tartışmasız liseye dönüştürüldü.

1914 yılı başlarında ülkede 59 idadi 6970 öğrenci ve 629 öğretmen vardı.

Sultaniler

XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devletinin ilk öğretim ile yüksek öğretim arasında bir eğitim kademesi kurma çalışmaları ile doludur. Eğitim Bakanlığı ile bir yandan ilk ve yüksek öğretim kademeleri arasında bir köprü kurmaya çalışırken; müslüman ve hıristiyan bütün Osmanlı yurttaşlarına örtaöğretim düzeyinde ortak bir kültür ve eğitim vermek istiyordu.

Rusya’ya karşı Osmanlı Devletinin bütünlüğünü korumak isteyen bazı Avrupa Devletleri, Osmanlı Devletine ıslahat notaları veriyorlardı. Bunlardan biri de 1867 tarihinde Fransa tarafından verildi. Fransız elçisinin Osmanlı yöneticileriyle yaptıkları görüşmeler ve Abduaziz’in Avrupa seyahatindeki izlenimleri sonucu öğretim dili Fransızca olan bir ortaöğretim kurumu açılması kararlaştırıldı. 1868 yılında çok görkemli törenlerle açılan bu kurum kısaca “Sultani” diye adlandırıldı.

Galatasaray’da açılan bu sultani okulu, ilk ve ortaöğretim kademelerini içeriyordu. Hattâ bir ara “Dârülfünun-u Sultani” adıyla yüksek kurumlar da açılarak tam bir külliye haline getirilmişse de, bu uygulamadan çabuk vazgeçilmiştir. Galatasaray Sultanisin bir ortaöğrenim kurumu olmasına rağmen hem dil hem de proğram ve öğretim sistemi bakımından diğer ortaöğretim kurumlarından ayrı ve üstün idi. Daha sonraları “Galatasaray Lisesi” adını alacak olan bu öğretim kurumu, günümüzde de aynı sistemde devam etmektedir.

Galatasaray lisesinin açılışından bir yıl sonra yayınlanan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”nde de vilayet merkezlerinde “Mekteb-i sultani” adlı altı yıllık eğitim kurumlarının açılması öngörülüyordu. Bütün Osmanlı yurttaşlarına açık olacak bu okullar, rüşdiye çıkışlıları alacaktı ve son üç yıllık dönemi “Edebiyat” ve “Ulum” kollarına ayrılacaktı. Yönetmelikte bu okullarda uygulanacak programlar bile belirlenmişti. Ancak bunlar gerçekleşemedi, yanlız bir yerde, o dönemdeki siyasî olaylar nedeniyle büyük önem kazanan Girit’in merkezinde “Mekteb-i Kebir” adlı bir sultani okul kurulmuştu. Bunun dışında II. Meşrutiyet dönemine kadar hiçbir sultani açılmadı.

1908-1914 arasında ise “Sultani meselesi” çeşitli alanlarda birden kendini gösterdi. Her zeman her birisi de geniş yankılanmalara ve önemli olaylara neden olan bu hareketler şu şekilde özetlenebilir.

Mekteb-i Sultani meselesi

1910 yılında Tevfik Fikret Bey’in bu Okuldaki müdürlük görevinden istifasından sonra ortaya çıkmıştır. Gerek Bakanlığın tutumu gerek öğretmen ve öğrencilerin boykot hareketleri, meseleyi çok önemli bir ülke meselesi haline getirdi. Burada Okulun programındaki edebiyat ve fen derslerinin ağırlıkları Bakanlık tarafından belirlenmeye kalkılınca, Okulun imtiyazlarının kaldırılıp öteki idadiler düzeyine indirileceği gibi tartışmalar oldu. Ama hiçbir şey olmadı, zaman öfkeleri yatıştırdı.

Mekâtib-i Sultaniyeler

Bunların sayıları yetmişi geçmemesine rağmen önemli bir işo yaramayan taşra idadileriydi. Emrullah Efendi’nin Bakanlığı zamanında ıslâh edilmek istenildi. Bakan, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’deki(1869) maddeleri uygulamaya koymak istedi. İlk önce 23 yatılı idadiden 10 tanesini sultani haline çevirdi, ama öğretmenlerin seçimi ve maaşlarında, öğrencilerin intibaklarında, ders programlarında vs. o kadar çok karışıklıklar oldu ki, bu hususta Bakan hakkında gensoru önergesi bile verildi.

Buna rağmen bazı çevrelerce “kahkaha ve ıslığa lâyık” görülen bu lise veya sultaniye hareketi kör topal yürüdü. 1914 yılında Şükrü Bey’in Bakanlığı sırasında da bütün yedi yıllık idadiler sultaniyeye çevrildi. Daha sonra sultanilerden liseye geçişte de aynı şekilde birçok tartışmalar oldu. 1913-14 öğretim yılında ülkede 721 öğretmen, 9573 öğrencisiyle 36 tane sultani vardı.

İnas Sultanisi (Kız Lisesi)

II. Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar Osmanlı devletinde kızlara orta ve yüksek öğretim veren hiçbir kurum yoktu. Meşrutiyet ilân edilince Meclis başkanı Ahmet Rıza Bey’in önderliğini yaptığı bir kız sultanisi kurma kampanyası başladı. Çok büyük gürültülerle yürütülen bu kampanya, Balkan Savaşanın başlamasıyla hiçbir sonuca ulaşmadan sona erdi.

Özel girişimler bir sonuç vermeyince mesele ile devlet ilgilenmeye başladı. Darülmuallimat binasının yanması üzerine, onun öğretmen ve öğrenci kadrosuyla bir “kız idadisi” açıldı. Bu, daha sonra “inas sultanisi” haline çevrildi ve günümüzde kız lisesi olarak devam etmektedir.

Özel ortaöğretim kurumları

Türk eğitim tarihinde “özel okul” denilince yalnız müslümanların kurduğu özel okullar anlaşılmalıdır. Resmî okulların dışında, yabancı devletlerin, Osmanlı uyruğunda olmayan kişilerin, müslüman olmayan dinî toplumların ve hıristiyan Osmanlıların açtıkları okullar da vardı. Ama bunlar, kendi okullarının “özel okul” statüsüne konulmasına kesinlikle izin vermiyorlardı. Çünkü başka devletlere bağlı çeşitli kişi ve kurumlar tarafından açılan bu okullar, çok geniş ve üstün bazı ayrıcalıklara sahip  idiler.

Yabancı devletler Osmanlı yönetimi üzerine kurdukları çeşitli baskılarla bu okulları gayet “iyi” koruyorlar; hattâ bu hususta istedikleri her ayrıcalığı alıyorlardı. Osmanlı yönetimi, ülkedeki yabancı ve azınlık okullarını özel okul statüsüne alabilmek için çok yoğun çabalar harcamış, fakat başaramamıştır. Hıristiyan dinî toplumlar daha önceden aldıkları ayrıcalıkları canla başla savunmuşlar, Osmanlı yönetiminin denetim ve müdahele hakkını bile tam olarak kullandırmamışlardır. Hıristiyan kişilerin açtıkları özel okullar da, kendi dinî toplumlarının sahip olduğu tüm haklardan yararlanmışlardır.

Azınlık ve yabancı okullarının özel okul statüsüne alınmaları ancak Cumhuriyetten hemen sonra mümkün olmuştur.

Cumhuriyet dönemine kadar Maarif Nezaretinin özel okul olarak işlem yaptığı okullar, yalnızca müslüman kişi ve kurumların açtıkları üzel okullar olmuştur.

Türkiye’de özel okulların ortaya çıkışı, XIX. yüzyılın ikinci yarısındadır. O zamanın Osmanlı hükûmetleri çeşitli malî eksiklikler sonucu, ülkenin ihtiyacına yetecek kadar Batılı eğitim-öğretim kurumları kuramıyorlardı. Yönetimin malî kriz içinde bulunduğu, halkın da okula şiddetle ihtiyaç gösterdiği sıralarda özel girişim ve sermayelerle ülkenin büyük şehirlerinde özel okullar açılmaya başlanılmıştır.

Ülkede kurulan ilk özel okulun hangisi olduğu tartışmalıdır. Ama özel okulların 1860’lardan sonra kurulmaya başladıkları bir gerçektir.

Özel okullar genellikle büyük konaklar kiralanarak kuruluyordu. Kendine has binaları olan özel okullar çok azdı. Kiralık konaklardaki eğitim de, gerek okulun sürekliliği gerekse sağlık koşulları bakımından pek verimli olamıyordu. Kişilerin kurdukları özel okullar ticarî amaca yönelik olduğu için, süreklilikleri garanti edilemiyordu. Kişilerin ölmesi, konağın kirasını verememesi, öğretmenlerin başka yerlerde iş bulmaları, özel okulların kısa ömürlü olmalarının önemli faktörlerindendir.

Derneklerin kurdukları özel okullar, şahısların kurduklarından daha uzun süreli ve güvenilir oluyordu. Ama bunların sayısı çok azdı. Özel okulların olumlu ve olumsuz yanları vardı.

Olumlu yanları:

1. Her ne kadar ücretli eğitim yapmakta ise de, bir kısım yoksul öğrencileri parasız okutmuşlardır.
2. Öğrenci çekmede birbirleriyle ve devlet okullarıyla rekabete girdikleri için eğitim ve öğretim alanındaki yenilikleri uygulamada önderlik etmişlerdir.
3. Reklam ve gösteriye ihtiyaçları olduğundan
Devrin tanınmış bilgin ve uzmanlarından öğretmen olarak yararlanmışlardır.
Çeşitli dil ve bilim dallarına özellikle ağırlık vermişlerdir.
Sınavlar sırasında devrin ileri gelenlerinin de katılmasıyla büyük törenler yaparak halkın ilgisini eğitim olayına çekiyorlardı. Ödül dağıtma, diploma verme törenlerinde özel okul günlerinde gene öyle.
Okul gezileri düzenlemişler, çeşitli oyunlar ve marşlarla hem eğitim hem de halk üzerinde olumlu etkilerde bulunmuşlardır.
Temizlik ve düzeni göstermek için özel öğrenci formaları hazırlamışlar ve giydirmişlerdir.
Devlet okullarındaki gibi “atıl ve batıl” durmayıp sürekli çalışarak verimli bir eğitimi gerçekleştirmişlerdir.

Türkiye’deki özel okulların olumsuz yanları da şunlardır:

1. Pek çok özel okulun esas amacı kâr ve vergiden kaçmak idi. Eski konaklar biraz temizlenerek ve bazı malzemeler bulunarak okul haline getiriliyor, okul oldugıı için binanın vergisini vermekten kurtuluyorlardı.
2. Okul görünümü altında esas amacı ticaret olan bazı okulların öğretmenleri de iyi olmuyordu. Bu yüzden öğretmenler sık sık değiştiriliyor, öğretimde bir süreklilik sağlanamıyordu.
3. Öğretmenler gibi yöneticileri, ders programları, amaçları, öğretim metotları vs. de sık sık değişiyor, çocuklar neye uğradıklarını şaşırıyorlardı.
4. Düzenledikleri piyango, müsamere ve ücretli konferanslarla hanedan ve diğer zenginlerin verdikleri ihsanlarla haksız kazançlar sağlıyorlardı.

Başlangıçta gayet hoşgörülü davranılan, hattâ kurulması teşvik edilen özel okullara karşı, Bakanlık 1912 yılından itibaren sert bir tutum izlemeye başlamıştı. Bazı özel okullar çeşitli yolsuzluklarla adlî koğuşturmaya konu olmuş, şahıslara ait özel okul binalarından vergi alınmaya başlanılmış, aldıkları ücretler ve diğer gelir ve giderlerin defterleri Bakanlık müfettişlerince incelenilmeye başlanılmış, program ve sınavlar üzerinde resmî denetimler kurulmaya çalışılmıştır. Önceleri Bakanlık bünyesinde gündelik emirlere göre yön verilmeye çalışılan özel okullar için, 1915 yılında bir de genel yönetmelik çıkarılmıştır.

Osmanlı Anayasası, öğretim hürriyeti bahsinde özel okullara geniş yer veriyordu. Bu okullar ilk ve ortaöğretim sahasında kurulabiliyorlardı. Yüksek özel okul açılmasına yasalar izin vermiyorlardı. Özel okulların, Bakanlığın ruhsatı ve padişahın “irade-i seniyye”si ile kurulması gerekti. Bu da uzun bürokratik işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle özel okulların çoğu ruhsatsız çalışıyorlardı.

Bakanlık bu okulları genellikle okul binalarının sağlığa, genel ahlâka uygun olması ve askerlik bakımından bir ongel oluşturmaması, okul yönetici ve öğretmenleri icin gerekli ehliyetnameleri bulundurması, okulda yapılan öğretimin din, ahlâk ve adab ile Devlet yasa ve yönetmeliklerine uygun olması yönlerinden denetliyordu. Yoksa programlarına, ders kitaplarına, öğretmenlerin seçilmelerine karışmıyordu.

Özel okulları şahıslar kurabildikleri gibi, dernekler de kurabiliyordu. Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye, İttihat ve Terakki gibi derneklerin çeşitli kentlere dağılmış okulları vardı.

Türkiye’de müslümanlar tarafından kurulan özel okulların en eskisi ve en süreklisi “Darüşşafaka“dır. Yetimler için 1888 yılında kurulan bu okul, ilk ve orta öğretim kurumlarından oluşuyordu. Okulun kendisi, Türkiye’deki diğer özel okullara iyi bir örnek olduğu gibi, mezunları da Türkiye’nin posta işlerinde büyük hizmetler görmüşlerdir. Bu özel okul, 1903 yılında öğrencilerinin açlık ve idaresizlik yüzünden Bâb-ı Ali’ye hücum etmelerinden dolayı, Bakanlığa bağlanarak cezalandırılmış, II. Meşrutiyetin ilânından sonra tekrar bağımsız hale getirilmiştir. Türkiye’de jimnastik ve askerlik derslerini programına ilk alan, ilk defa ders kitapları yazdırtan bu öğretim kurumu, başarılı çalışmalarına hâlâ devam ediyor.

Türk eğitim tarihinde özel okulların kesin istatistikleri tutulmamıştır. Bu bakımdan okullar hakkındaki bilgiler ve sayılar bölük pörçüktür.

Öğretmen yetiştirme

Türk eğitim tarihinde öğretmen yetiştirme sorunu XIX. yüzyıl ortalarına gelinceye kadar okullaşmamıştır. Bu dönemde medreseler hem adalet mekanizmasını hem din adamlarının ve “sıbyan mektepleri muallimleri”nin ve medrese öğretim elemanlarının yetişmesinde hemen hemen tek kaynak olmuşlardı.

Alt düzeydeki medrese çıkışlılardan imam-hatiplik mesleğini seçenler, aynı zamanda bulundukları köy ve mahallenin ilköğretim düzeyindeki öğretmeni de oluyorlardı. Yüksek medrese çıkışlılardan medrese de öğretim üyesi (müdderis) olmak isteyenler ise önce alt seviyedeki küçük medreselerden başlayarak, giderek yüksek düzeydeki büyük medreselerin müdderisliklerine kadar çıkarlardı. Ayrıca -özellikle Selçuklular döneminde- müderrisliğin bir alt kademesi olarak “muidlik” özgün adıyla, yardımcılık fonksiyonunu gören ayrı bir öğretmenlik kademesi vardı. Osmanlılar dbneminde ise bu fonksiyon üst düzeydeki medrese öğrencilerine bırakılmıştır. Medreselerde öğretmenlikle ilgili meslek dersleri yoktu. Sadece dinî bilimler alanında salt bilgiye dayanan bir öğretim uygulanıyordu. Zaten bu dönemdeki öğretim metotları da ezbere, not tutturmaya (imlâ) ve şerhe dayandığından, öğretmenin üzerinde didaktiğe dayalı fazla bir yük yoktu. Tartışmaya dayalı bir öğretim, çok seyrek olarak, kendine güvenen öğretmenler tarafından uygulanırdı.

Türkiye’de öğretmen yetiştirme sorununun okullar aracılığıyla çözümlenmeye çalışılması 19. Yüzyıl ortalarında olmuştur. Batı örneğine göre kurulan ve kurulması planlanan okullar, öğretmen yetiştirmenin öyle bir çerçeve içinde ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Kuruluş tarihine göre, Türkiye’de öğretmen yetiştiren okullar şöyle gruplandırılabilir.

Orta öğretmen okulları
İlk Öğretmen okulları
Yüksek Öğretmen okulları
Özel ve meslekî öğretmen okulları

Bu okul gruplarından bazılarının bazen tek bir yönetim ve okul altında birleştikleri de görülmüştür.

Orta Öğretmen Okulları

Türkiye’deki ilk öğretmen okulu kuruluşu, 16 Mart 1848’de kurulan “Dârülmualimin-i Rüşdi“dir. O zaman yeni yeni kurulmaya başlayan “Rüşdiye” adlı orta okullara öğretmen yetiştirmek amacını güdüyordu. Öğretim süresi ve ders programı hakkında net bilgilere sahip olmadığımız bu okul muhakkak ki, alt pedagojik bir öğretmen yetiştirme kurumu değildi. Gösterilen dersler, rüşdiye derslerinin biraz daha ayrıntılı şekilleriydi. Hattâ meslekî hiç bir ders olmadığı da söylenmektedir. Bu okul, Cevdet Paşa ve özellikle Ahmet Hilmi Efendi’nin yönetimleri altında, eğitim sorunlarının topluca ele alındığı 1868 yılına kadar devam etti.

1868 yılında ilkokul öğretmenleri yetiştirmek için bir “Dârülmuallimin-i Sıbyan” kurulmuştur. 1869 Genel Eğitim Yönetmeliğ’inde de (“Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi”) bir büyük Dârülmuallimin kurulması öngörülüyordu (madde 52). Buna göre bu Okul üç şubeden oluşacaktı: Rüşdiye, İdadiye ve Sultaniye. Bu üç cins okula öğretmen yetiştirecek büyük Dârülmuallimin’in yöneticine Dârülmualimin-i Sıbyan’ın yönetimi de verilmişti (madde 66). Aynı yönetmelik Sıbyan ve Rüşdiye okullarına öğretmen yetiştirecek bir Kız Öğretmen Okulu (Dârülmualimmat) kurulmasını da öngörüyordu (madde 68-78).

Yönetmelik maddelerine göre 1870 yılında açılan Dârüllmuallimat, üç yıl öğretim süreli hem sıbyan okullarına, hem de kız rüşdiyelerine öğretmen yetiştiren bir kurum olarak devam etti.

Erkek öğretmen yetiştiren orta seviyedeki öğretmen okulları ise çok karmaşık bir yapıda XX. yüzyıla kadar sürmüşlerdir. 1910-1912 srasında rüşdiyelere öğretmen yetiştirmek için açılan okullar, taşrada da birkaç yerde açılmış, fakat 1913 yılında rüşdiyelerin ilkokullar içinde eritilmesinden sonra ortadan kalkmıştır.

Savaş yıllarında İstanbul’daki kız ve erkek Yüksek Öğretmen Okulları içindeki izharî kısımlar da orta seviyedeki okullara öğretmen yetiştiriyordu.

Cumhuriyet döneminde ise, karmaşık yıllardan sonra 1926 yılında Konya’da açılan, 1930 yılında da Ankara’ya nakledilen Gazi Pedagoji Enstitüsü, 1943 yılında Balıkesir’de açılan Necati Bey Eğitim Enstitüsü, 1946’da İstanbul Eğitim ve İzmir Karşıyaka Kız Eğitim Enstitüleri orta seviyedeki okullara öğretmen yetiştirmişlerdir. 1948’de ortaokul öğretmeni yetiştirme işlevi yalnız Gazi Eğitim Enstitüsü’ne bırakılmış, 1950’den sonra diğer eğitim enstitüleri yeniden açılmıştır. 1975’den sonra ise -temel eğitimin 8 yıla çıkartılmasından sonra- ilköğretmen liselerinden çıkanları ortaokul öğretmeni seviyesinden çıkarmak için çok sayıda Eğitim Enstitüsü açılmıştır.

İlk Öğretmen Okulları

Ülkemizde Batı zihniyetine göre ilköğretim sorunu ortaöğretimden sonra ele alındığı için, bu alandaki öğretmen okulu da -Dârülmuallimin-i Rüşdî’den yirmi yıl sonra -1868 yılında “Dârülmuallimin-i Sıbyan” adı ile kurulmuştur. Öğretim süresi iki yıl olan bu okulun progrımı elimizde yoktur.

1871’de kapanmak zorunda kalan bu okul, bir yıl sonra yeniden açılıyor ve buna, taşradaki öğretmen okullarına da öğretmen yetiştirme fonksiyonu verilmiştir.

1883 yılında da “Dârülameliyat” adı altında bir uygulama ilkokulu hüviyetini kazanmıştır. İki yıl sonra da tekrar eski adı ve hüviyetine kavuşuyor.

İstanbul’daki İlköğretmen okulu 1909 yılındaki Sâtı Bey’in müdürlük dönemine kadar küçük değişikliklerle, önemli bir yenilik olmadan sürdü geldi. Sâtı Bey, Okulun 900 öğrencisini 150’ye indirerek, öğretim heyetinin de %90’ını değiştirdi. Okul öğrencilerinin uygulama yapacakları bir “Tatbikat Mektebi” açtı. Sâtı Bey’in yönetiminde bu Okulun seviyesi hızla yükseldi. Öyle ki 1912 yılında “Dârülmuallimin-i Aliye” adıyla bir yüksek okul düzeyine çıkarıldı.

Ayrıca 1875 yılından itibaren vilayet ve sancak merkezlerinde de bir ve iki yıllık “Dârülmuallimin-i Sıbyan”lar açılmıştı. Bunların sayıları XX. yüzyıl başlarında 16’ya, I. Dünya Savaşı yıllarında da 30’a kadar çıkmıştı. Savaş yıllarında okullar gerek öğretmen gerek öğrenci kadroları açısından kapanma derecesine kadar zayıfladı. Kurtuluş Savaışı sırasında özel idareler tarafından yönetilen bu okulların sayısı 33, Cumhuriyetten sonra da 46 idi. 1924’de bunların sayısı 20’ye indirildi. Öğretim süreleri beş yıla çıkartıldı.

1926-28 yılları arasında köylerdeki ilköğretim sorunu çözümlenmeye çalışıldı. Kayseri ve Denizli’de Köy Öğretmen Okulları kuruldu ve 1933’de kapatıldı. 1927-1932 yılları arasında aynı amaca yönelik ve dört il merkezinde açılan “Pedagoji Sınıfları”nı görmekteyiz. Köy öğretmeni yetiştirme sorunu 1936 yılında Köy eğitmeni yetiştiren kurslar biçiminde, 1937’den itibaren de Köy Öğretmen Okulları biçiminde çözümlenmeye çalışılmıştır.

1940 yılında ilköğretim düzeyindeki okullara öğretmen yetiştiren bütün kurumlar “Köy Enstitüsü” adı altında yeniden kurulmaya başlanmıştır. 1950’ye kadar sayıları 21’e çıkan Köy Enstitülerinin 1947 ve 1952’de programları önemli ölçüde değiştirilmiş,1954 yılından itibaren de adları “İlköğretmen Okulu” biçimine getirilmiştir. Daha sonra sayıları 84’e kadar çıkan öğretmen okulları bugün “Öğretmen Lisesi” haline getirilmiş ve asıl fonksiyonunu Eğitim Fakültelerine devretmiş bir şekle gelmiştir.

Yüksek Öğretmen Okulları

Yüksek Öğretmen Okullarının amacı, lise ve dengi okullara öğretmen yetiştirmektir. Bunun için de üniversite düzeyinde bir eğitim vermiştir. Ülkemizde yüksek öğretmen okulu sayılabilecek ilk tasarı, 1869 Yönetmeliğinin Büyük Dârülmuallimin tasarısı idi. İki yıllık idadi ve 3 yıllık sultani şubeleri, lise ve dengi okullara öğretmen yetiştirecekti. İdadiye Şubesi 1877’de açıldı. 1880’de kapandı.

Esas “Dârümuallimin-i Aliye” ise 1891’de kuruldu. Öğretim süresi 2 yıl olan bu okulda rüşdiye üstündeki okulların öğretmenini yetiştiriyordu.

II. Meşrutiyetten sonra bazı derslerini üniversite ile beraber yapan bu Okul, daha sonra lağvedilerek Sâtı Bey yönetimindeki İstanbul Dârülmuallimini’ne bir kısm-ı âli eklendi ve daha sonra da “Dârülmuallimin-i Aliye” adını aldı. Öğretimi kâh Üniversite ile beraber kâh ondan bağımsız olarak Cumhuriyet dönemine kadar sürdü.

Cumhuriyetten sonra 1924’de Yüksek Öğretmen Okulunun yönetimi bağımsız, öğretimi ise tamamen üniversiteye bağlandı. Bu durum 1948 yılına kadar sürdü. 1950’den sonra ise İstanbul, Ankara ve İzmir’de büyük, yatılı, öğretimi üniversitelere dayalı üç Yüksek Öğretmen Okulu açıldı. İlköğretmen okulunun 5. yılından seçtiği öğrencileri Üniversitede okutarak, lise öğretmeni yetiştiren bu kurumlar da 1975’den sonra oldukça büyük değişikliğe uğrayarak ortadan kalktı.

Özel ve meslekî Öğretmen Okulları

Türkiye’de özel öğretmen okulu kurulması için Osmanlılar döneminde bazı girişimlerde bulunulmuş, ancak başarılı hiçbir uygulamaya geçilememiştir.

Meslekî ve teknik öğretim alanında çalışacak öğretmenler ise, Cumhuriyet dönemine kadar ya kendi okullarında ya da yurtdışında yetişmişlerdir. Cumhuriyet döneminde de bu sorun ilk yıllar yurt dışına öğrenci gönderilerek ve yabancı uzman getirilerek çözümlenmeye çalışılmıştır. Daha sonra ise -okulların sayının hızla artması üzerine- 1934-35 öğretim yılında Kız Enstitülerine ve Akşam Kız Sanat okullarına öğretmen yetiştiren “Kız Teknik Öğretmen Okulu”, 1937-38 öğretim yılında Erkek Sanat, Akşam Erkek Sanat, Yapı Enstitüsi vs. öğretmenlerini yetiştirmek için “Ticaret Yüksek Öğretmen Okulu” açılmıştır. Ayrıca Kız ve Erkek Sanat okulları çıkışlılardan da öğretmen olarak yararlanılmaktadır.

Öğretmen Okulları ve Eğitim Bilimi

Türkiye’de Batı örneğine göre kurulmuş okullar için açılan öğretmen okullarında maalesef eğitim bilimiyle ilgili dersler uzun süre sonra ve ilkel bir biçimde yer almıştır.

Öğretmen okullarında eğitimle ilgili ilk dersler didaktik konusunda olmuş, Cevdet Efendi “Elifba” dersini verirken bunun didaktiğine daha çok önem verir bir tarzda anlatmıştır. 1877-78 yıllarında Usul-ü Tedris (Didaktik) dersinin öğretmen okulları programına konulup konulmaması konusunda bazı çalışmalar oluyor ve sonunda bu ders kesin olarak okul programlarına giriyor. Aynı sıralarda “Dârülameliyat” adıyla daha ziyade uygulamaya yönelik okullar açılıyor. XX. yüzyıla kadar öğretmen okullarındaki eğitim dersleri hemen tamamen “Usul-ü Tedris” ve “Fenn-i Terbiye” adlarıyla genellikle metodik derslerdir.

“İlm-i Ruh” adıyla psikolojinin de programlara girdiği görülmektedir. Giderek bu okullardaki pedagoji ders saatleri artırılmış ve çeşitlendirilmiştir. 1970’lerden sonra ise Türkiye’de öğretmen yetiştirme sorunu gene bir bunalım içine girmiştir.

Darülfünun

Bazı eğitim tarihçileri, Türkiye’nin Batılı anlamda ilk Üniversitesi olan “İstanbul Dârülfünu”nu Fatih külliyesine bağlamak isterler. İşe medrese açısından bakılırsa 19. yüzyıla gelinceye kadar Türkiye’de üniversite dediğimiz İstanbul Darülfünunu, medreseden ayrı, Avrupa’nın üniversitelerini taklit etmek amacıyla kurulmuştur. Bu nedenle başlangıcını Fatih dönemine kadar götürmek yanlış olacaktır.

1845’de kurulan Meclis-i Maarif-i Muvakkat, Fransız eğitim sistemine göre Türk eğitim sistemini üç kademeli olarak kurulması çalışmalarına başladı. Meclis-i Valayı Ahkam-ı Adliye’ye sunulan tasarıda, sıbyan okullarına ilköğretim kademesi denilerek, onun üzerine medreselerden ayrı bir orta ve yüksek öğretim kademesi kurulacaktı. Ortaöğretim “rüşdiye” mektepleri kurulup yayılarak meydana getirilecek, yüksek öğretim düzeyinde ise yatılı bir “Dârülfünun” kurulacaktı.

Gerçekten de İtalya’dan Fasoti adında bir mimar ayda 100 altın maaşla getirilmiş ve Sultanahmet’le Ayasofya arasında üç katlı bir bina ancak 19 yılda yaptırılabilmiştir (1845-1864). Bu bina bir ara Kırım Savaşı dolayısıyla askerî hastahane olmuş, Maliye, Adliye ve Evkaf Nezaretleri, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan, İstanbul Vilayet binası ve mahkeme olarak kulanılmış ve sonra da yanmıştır (1933).

Ancak bu binanın yapımı daha tamamlanmadan 1863’de binanın tamamlanmış kısımlarında Dârülfünun derslerine başlanılmıştır. Dersler herkese açık konferanslar biçimindeydi. Derviş Paşa Fizik, Hekimbaşı Salih Efendi nebatat, Ahmet Vefik Efendi Tarih, Ahmet Cevdet Efendi Tabii Coğrafya, Müneccimbaşı Osman Saip Efendi de heyet üzerine konferanslar veriyordu. Konferansları sürekli izleyen bir öğrenci zümresi de vardı. Ancak bu olumsuz bir tecrübe oldu. Dinleyicilerin bilgi düzeyleri dersleri anlamaya yeterli değildi. Konferanslar pek ciddiye alınmıyordu. Dinleyicilerin ve ders verenlerin büyük çoğunluğu devlet memuru idiler.

1865 yılında bu konferanslar esas Dârülfünün binasında çıkarılarak (Maliye Nezareti olmuş) Divan yolunda Nuri Efendi Konağı’na taşındı ve oranın da içinde kütüphanesiyle beraber yanması üzerine, yeni bir binada konferanslara devam edilmedi.

Dârülfünun’un ikinci kez gündeme gelmesi, Saffet Paşa’nın hazırlayıp yayınladığı 1869 “Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi” ile olmuştur. Bu yönetmeliğin 79-129. maddeleri İstanbul’da bir Dârülfünun-u Osmanî kurulmasını öngörülüyordu. Bu üniversite “hikmet ve edebiyat”, “hukuk”, “ulûm-u tabiiye ve riyaziye” diye üç kürsüden oluşacaktı. Öğretim süresi üç yıl olacak şekilde ders programı da hazırlanmıştı. Türkçe ders yapacak “müderrisler” yetişinceye kadar Fransızca da ders yapılabilecekti. Üniversitenin diğer hususlarına dair ayrıntılar da tespit edilmişti.

Bu Dârülfünun ders yapabilmesi için Çemberlitaş’ta bir yeni bina yatırıldı (Uzun süre Maarif Nezareti olararak ve Belediye Fen Heyeti Binası olarak kullanılmıştır). Gazete ilânlarıyle kayıtlar yapıldı. Başvuran 1000 civarında öğrenciden 450’si sınavla seçildi. Ancak seçilenlerin büyük çoğunluğu medrese öğrencisi oldukları ve onlar da 3 aylar cerrine çıktıkları için, açılış Ramazan Bayramı ertesine bırakılmış ve Ramazan süresince Üniversite resmen atanmış öğretmenlerce, halka açık gece dersleri düzenleniyor. Ancak bu dersler (Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır) seviye olarak ilk öğretim düzeyinde diye nitelenmektedir. Ama bu karar daha sonraki duruma bakarak verilmiştir!

Bu ikinci Dârülfünun da 1870’de büyük törenlerle açılmıştır; ancak Yönetmelikte belirlenen bütün dersleri verecak öğretmen ve ders kitabı bulunmadığından haftada 5 gün ve ikişer saat ders yapılabilmiştir.

Ancak bu dersler sırasında bilgisizlik, bu kurum hakkında devamlı sorunlar çıkarmıştır. Burada açılan Arapça dersleri öğrencilerin ilgisizliği yüzünden kapatılmış, Cemalleddin Afgani’nin konferanslarından birinde güya “Nübüvvet, sanatlardan bir sanattır” demesi büyük tepkilere yol açtı. Bu sözü reddeden kitaplar yazılmıştır. Oysa konuşmadan yukarıdaki gibi bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Ama medrese öğrencilerinin tepkisi üzerine Cemalettin Afganî yurt dışına sürülmüş, Darülfünun’un Müdürü Hoca Tahsin Efendi görevden alınmış, bu kurumu koruyan Sadrazam Ali Paşa’nın da ölmesiyle 1871 yılında kapanmıştır.

Bu Dârülfünun’un softalar baskısıyla dağılması üzerine, Maarif Nazırı Saffet Paşa, Galatasaray Lisesinde bir Üniversite kurulması için Müdür Sava Efendi (Paşa)’yi görevlendirdi. O da bu sırada Gülhane Kışlasında olan Liseyi Beyoğlu’na getirerek orada Edebiyat, Hukuk ve Turuk-u Maabir (yollar – köprüler, Fen) dallarında bir Ünivereite kurdu. “Dârülfünun-u Sultanî” veya “Mekteb-i Aliye-i Sultaniye” adıyla anılan bu üniversiteye de ilânla öğrenci kaydedildi. Öğretmenlerinin çoğu Fransız ve bazıları da Rum idi. Dersler de Türkçe ve Fransızca olarak okutuluyordu. 1874 yılında açılan bu Üniversite daha devamlı olmuş, üç defa mezun vermiş, hattâ doktora tezleri bile yaptırılmıştı. Ancak 1880-81 yıllarından sonra bu okulun bir çok problemleri ortaya çıktığından, fen kısmına öğrenci bulunamadığından Maarif Nezaretince lağv edilmiştir.

Bundan sonra, Sadrazam Sait Paşa’nın II. Abdülhamid’e yaptığı -kabul edilmeyen- birkaç önerinin dışında, 20 yıl kadar yeni bir açma girişiminde bulunulmadığı görülüyor.

Ancak 1900 yalında, Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. Yıldönümünde, Mülkiye Mektebi binasında “Dârülfünun-u Şâhâne” adıyla bir Üniversite kurulmuştur. Bu Üniversitenin bir gösteriş olarak açıldığı, ayrıca gençlerin Üniversite öğretimi görmek için Avrupaya gitmelerini engellemek ve Abdülhamid’in maarif düşmanı olmadığını göstermek için açıldığı da iddia edilmektedir.

Osmanlı eğitim sisteminde Hukuk ve Tıp okulları daha önce açılmış olduğundan ve hâlâ öğretim yapmakta olduklarından, yeni açılan Dârülfünunda bunları tamamlayacak şu üç şube açılmıştı.

Edebiyat
Ulûm-u Riyaziye ve Tabiiye (Fen)
Ulum-u Aliye-i Diniye (İlâhiyat).

Bu şubelere alınacak öğrenci sayısı 25-30 civarında sınırlandırılmış, ayrı bir bina ve yönetime gereksinme duyulmadan, Mülkiye Mektebi binasında ve onun müdürünün hizmetine verilmişti. Öğretim süreleri -birer yılı doktora sınıfları olmak üzere- Fen ve Edebiyat şubelerinde 3, ilâhiyat şubelerinde 4 yıl idi. Ancak öğrenci sayısı çok sınırlı tutulduğundan, siyasî, sosyal, felsefî ve tarihî derslere programda yer verilmediğinden ve fen dersleri dahil bütün dersler maarif müfettişleri tarafından kontrol edildiğinden, üniversitedeki dersler pek yavaş geçiyordu.

II. Abdülhamid’in bu Dârülfünun’u 1908 inkılâbına kadar devam etti. 1908’den sonra ise Mülkiye Mektebi’nden çıkarılarak Zeynep Hanım Konağı’na yerleşti. Başına bağıösız bir müdür getirildi. Programlar baştan aşağı değiştirildi. Öğrenci almadaki sınırlama, öğrencilerden ücret alma kaldırıldı.

Bu dönemde Darülfünunda esas değişikliği Emrullah Efendi gerçekleştirmiştir. Emrullah Efendi Maarif Nazırlığı zamanında yeni bir yönetmelik hazırlayarak yayınladı. Bununla Üniversiteye azçok malî ve idarî bir özerklik veriliyor, ayrı bir üniversite polisi kurulması bile öneriliyordu. “İstanbul Dârülfünunu” adını alan bu kurum, Tıp Fakültesini ve Hukuk mektebini de bünyesine alarak beş şubeden oluşan bir üniversite oldu. Ayrıca Bağdat ve Konya Hukuk Mektepleriyle, İstanbul’daki Dişçilik ve Eczacılık Yüksek okulları da Darülfünuna bağlandılar.

1914-1919 yılları arasında ise Almanya’dan 20 kadar profesör, doçent, asistan getirildi. Bunlar bazı enstitüler (Dârülmesai) ve laboratuvarlar kurarak âletler getirmişler, programları kendi bilgilerine göre genişleterek Mütarekeye kadar İstanbul’da öğretim faaliyetinde bnlunmuşlardır. Mütarekeden sonra anlaşmaları feshedilerek Türkiye’den çıkartılmışlardır.

1919’da yeni bir yönetmelik çıkartılarak üniversiteye ilmî muhtariyet verildi. Sınıf usulü yerine sömestir usulü kondu ve fakültelerin adı “medrese” oldu. Bu arada savaş dolayısıyla erkek nüfusun büyük ölçüde silâh altına alındığı dönemlerde Dârülfünun öğrencilerinin yaş ortalaması küçüldü ve Şubat 1914’de başlayan hanımlara Üniversite dersleri verilmesi, 1916 yılında bir bir İnas Dârülfünunu kurulmasyla sonuçlanmıştı. 1917 yılında da Tıbbiye’ye de kız öğrenci alınmaya başlanmış, kızlar çarşafı atamamakla beraber peçeyi kaldırmışlar, 1918 yılında da üniversitede karma konferanslar verilmeye başlanmıştır.

Cumhuriyetten sonra kadınlara mutlak serbesti verilip karma eğitime tam anlamıyla izin verildikten sonra İnas Darülfununu kapatılarak dağıtılmıştır. Üniversite 1923 yılında eski Harbiye Nezareti binasına geçti. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile de tamamen bağımsız oldu. Edebiyat ve İlâhiyat Fakülteleri programlarında önemli değişiklikler yapıldı. Ama Dârülfünun ile Cumhuriyet yönetimleri tam olarak hiç uyuşamadılar. Aralarında her zaman soğuk bir savaş sürdü gitti. Dârülfünün bir türlü kendisinden beklenen hızlı değişme ve yenileşmeleri yapamıyordu. Oradaki “müderris” adlı bir çok öğretmenin ilmî seviyeleri bir üniversite için yeterli değildi. Yayın ve araştırma çalışmaları yoktu. Bu durum karşısında İsviçre’den Prof. Albert Malche getirilerek bu Dârülfünunun durumunu inceletildi. Malche, bir rapor verdi. Cumhuriyet hükümeti bu rapora da dayanarak 1933 tarihinde İstanbul Dârülfünunu’nu ilga ederek yerine İstanbul Üniversitesi’ni kurdu. Dârülfünun’dan 157 kişi kadro dışı bırakıldı. Her şeyi ile üniversite yeniden kuruldu. Kadro eksikleri o zaman Almanya’dan kaçan Yahudi ve antinazist öğretim üyeleri ile dolduruldu.

Daha sonra Ankara’da ve diğer Anadolu kentlerinde de birçok üniversiteler açıldı. Bunların adları kuruluş yerleri ve yılları şöyledir.

Üniversite Şehir Kuruluş yılı İ.T.Ü. İstanbul 1944 Ankara Üniversitesi Ankara 1946* Ege Üniversitesi İzmir 1955 O.D.T.Ü. Ankara 1957 Atatürk Üniversitesi Erzurum 1958 Karadeniz Teknik Üniv. Trabzon 1963 Hacettepe Üniversitesi Ankara 1963 Çukurova Üniversitesi Adana 1967 Fırat Üniversitesi Elazığ 1967 Diyarbakır Üniversitesi Diyarbakır 1967 Kayseri Üniversitesi Kayseri 1968 Anadolu Üniversitesi Eskişehir 1970 Boğaziçi Üniversitesi İstanbul 1971 * Hukuk Fakültesi 1925, D.T.C. Fakültesi 1935, Fen Fakültesi 1943, Tıp Fakültesi 1945.

Türkiye’de üniversitelerin kuruluşu 1980’li yılardan sonra büyük bir ivme kazandı ve daha da önemlisi, özel üniversitelerin kurulmasına da izin verildi.

Mesleki ve Teknik Öğretim

Türk eğitim tarihinde meslekî eğitimi iki aşamada incelemek lâzımdır. Birinci aşamada, sanayi devrimine kadar -bütün dünyada olduğu gibi- Türk toplumunda da geçerli olan, el sanatlarına ve toplumun genel ihtiyaçlarına ilişkin meslekî eğitim; ikinci aşamada ise sanayi devriminin getirdiği şartlara uygun olarak yapılan teknik eğitim.

İlk aşamadaki meslekî ve teknik eğitimin, Türk eğitim tarihinde iki büyük kurumu vardır: Ahi ocakları ve Enderun mektebi.

Ahi Ocakları

Ahiler, “kardeşler” demektir. Avrupa’nın “frere”lerine ve silâhlı bir kuvvetleri olmaları dolayısıyla şövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün eğitim kurumları kurmuşlardır. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygın olduğundan, bunlar mesleki eğitim ve yardımlaşma kurumları kumaya yönelmişlerdir. Kurdukları kurumlarda avcılık, kasaplık gibi birkaç sanat hariç, diğer tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalışmışlardır.

Ahilik, aslında Sasani ve Arap kaynaklı bir kurumdur. Ama tarihteki yaygın şekliyle Anadolu Türk toplumlalrı içinde yaygın olarak hüküm sürmüştür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabını bir birlik ve kardeşlik içinde yönetmiştir. Onları “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Şeyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi başarmıştır. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yıkıldığı dönemlerde ve Ankara gibi bazı önemli kentlerde, halkın yönetimini de üzerlerine almışlardır. Tanınmış Arap gezgini İbn Batuta’nın Anadolu’yu gezdiği zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açık olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmişlerdir. Her zaviyede, seçimle işbaşına gelmiş bir şeyh, çeşitli işleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkaş gibi görevliler vardı. Zaviyelerdeki (Ahi Ocağındaki) herkesin bir hiyerarşik yeri vardı. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. İlk kademe, “yiğit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-ı tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Şeyh”, 9. ise “Şeyhü’l-meşayih” idi. Bu kademeler hep sıra ile geçilirdi.

Esas eğitim ilk yiğitlik kademesindeki çırak gençler arasında oluyordu. Her çırak yiğidin 2 yol arkadaşı, bir yol atası, bir üstadı (Sanat Hocası) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarındaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farklı idi. Ahiler tam anlamıyla “bu dünya”da yaşıyorlardı. Sofiler gibi halktan uzaklaşmıyorlar, halk içinde yaşıyorlardı. Sofiler gibi “hırka” değil “şalvar” giyiyorlardı. Sırtlarında arkadan bir elbise ve başlarında beyaz yün külâhlar vardı. İpekten elbise giymeleri yasak idi. Altın, yüzük gibi süs eşyaları; kızıl ve sarı renkler yasaktı. Yeşil, gök, ak ve sarı renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-ı kalem ve hafızlara yeşil renk de müdderris, kadı ve şeyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve doğru olduğuna dair bir üstadın (Usta) çırağı hakkında şahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanın önermediği ve ustası belli olmayanlar Ahi ocağına alınmazdı.

Gençlerin sanat eğitimleri üstadların iş atelyelerinde yapılırdı. Ocaklarında ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir eğitim yapılırdı.

Her ahi ocağında “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen eğiticiler vardı. Orada yapılan eğitim de iki kısma ayrılırdı.

1. Şifahi (sözlü) eğitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Eğitim: Kılıç ve silah eğitimi.

Birinci kısım eğitim, bütün ahiler tarafından, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeşlerle yaşayarak yapılmaktaydı. Seyfî eğitimin yapılabilmesi için de üç şart var idi: “Ahi görmek”, “Şeyh görmek”, “Genç bir adamı talim ve terbiye etmiş olmak”.

Ahi mualliminin görevleri şunlardır: Namazı tüm şartları ve ayrıntıları ile öğretmek, insanlık adabını öğretmek.

Ocak eğitimi yalnız kitabî değildi. Medreseden önemli farklarından biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle uğraştıkları halde, ocaklardaki eğitim inaanlık ve toplum ülkülerine dayanıyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla şarkı ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Öğretim dışı saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe ilişkileri kesik değildi, sürekli beraber ve ilişki içinde idiler. Bu ilişkiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzeştler, hadîsler v.s. anlatılırdı.

Öğrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,  
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canını ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanatı olmak,
Her hafta elbisesini yıkamak, temiz çamaşır giymek,
Ahiden çırak almak, ahiye saçını kestirmek, alın yoldurmak,
Ocak namına belini bağlamak,
Güzel ahlâkıyla kendini kent halkına tanıtmak,
Kadı katında er aşkına çırağ yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasında “kuşak bağlama” (daha sonra önlük bağlama) çok önemli idi. Bu kuşağın yedi adı, yedi bağlaması, yedi açması, yedi dolaması vs. vardır. Her ocağın, her mesleğin ayrı ayrı kuşak gelenek ve biçimleri vardı. Ayrıca bunun arkasında da bazı ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardı.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Şeyhi tarafından tam olarak bilinmesi gerekti. Ocağa yeni giren gençlerden, bunların 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayısını yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranışlar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabı konusunda 24 madde vardı, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokağa çıkmanın 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarında dans ve müzik eğitiminin de önemli bir yeri vardı

“Ahi baba” adlı bir şeyhin yönettiği Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabının bir kulübü, bir toplantı yeri mahiyetindeydi. Ama aynı zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî eğitim de düşünülürse bir spor kulübü idi.

Ahi ocaklarına alınmamaları gereken kişi ve gruplar şunlardır: müşrik, kâfir, mümeccim, şarap içen, halkın ayıbını gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avcı, vefarız, zâlim, hırsız, madrabaz vs. Ayrıca şarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düşerdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarındaki eğitim, şu şekilde sıralanmaktadır.

1. Nâzil: Ocağa ustalarıyla yeni gelmiş kişi. Henüz erkana girmemiş.
2
. Nîm-tarik: Üstadı, pîri (yol atası) ve ikiyol (tarikat)kardeşi olan kişiler.
3.
Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmiş, şedd (kuşak) bağlanmış, helvası pişirilmiş kişiler.
4
. Beşariş: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5.
Nakib: Tarikatın ve ocağın iç yöntemini ayarlayan, törenlerde sağa sola koşuşturan.
6
. Nakibü’n-Nikâb: Ocağın erkânını iyice bilen, törenleri düzenleyen kişi.
7.
Halife: Şeyhin yardımcısı; onun yerine geçecek kişi.
8.
Şeyh: Sanat erbabı içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfası bulunan.
9.
Şeyhü’ş-Şüyûh: Bir sanat alanındaki şeyhlerin şeyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanılan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde İslâm tarihinin tanınmış ulularından veya uydurma bir kişiyi pîr olarak tanırlardı. Fütüvvetname, onun adına yazılır, ahi ocağındaki törenler, çırak yetiştirme ve dükkan açıp kapamadaki törenler onun adıyla yapılırdı. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayısını 480’e kadar çıkarmaktadır.

Ahi ocaklarında yapılan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte aynı idi. Aradaki farklar çok küçük ve şeklî idi. Bu törenlerin ana durumları şöyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfaların yanında çıraklık ve kalfalık kademelerini başarı ile bitirince ustalığa yükselir ve dükkanı açma hakkı kazanırdı. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çırak çıkarma törenlerinde, o esnaf zümresinin şeyhi yeni ustaya peştemal kuşatır, kuşak bağlardı. Törene o esnaf zümresinin şeyhi, nakibi, duacısı, yiğit başı vs. ve halkdan büyük bir topluluk katılırdı.

Her esnaf grubunun bir yardımlaşma sandığı olur, olağanüstü zamanlarda bu sandıktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çırak çıkarma törenlerinde gerekse ahi ocağındaki yükselme törenlerinde şu erkâna uyulurdu:

Şalvar giydirmek, şedd (kuşak) bağlamak. Fütüvvet yoluna girmiş kişi başarı gösterirse önce beline kuşak kuşatılır. Sonraki gelişmeler sonucunda da şalvar giydirilir: Diğer tasavvufî mezheplerde tac, tıraş, hırka gibi alâmetler vardır. Ahiliğin esası iffettir. Ahi törenlerinde şerbet değil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pişirilir. Bu törenler sırasında o kişinin yol atası, yol kardeşleri de belirlenirdi. Ahi ocağına girmiş kişinin giydiği şalvar, yol atasının şalvarıdır ve uçkurunu da atası bağlar. Her meslek grubunun ayrı kuşak bağlama biçimi vardır.

Ahilik örgütü şiî kökenli, alevilik ve bektaşilik esaslarıyla ve inançlarıyla karışmıştır. Ancak Osmanlı-Safavî çatışmalarından sonra çoğu yerlerde inanç yönleri kaybolmuş, yalnız bir esnaf örgütü biçimine gelmiş, bazı yerlerde de sünnî özellikler kazanmıştır.

Meslekî ve Teknik Öğretimde Batılılaşma

Ahi-esnaf örgütü toplumdaki etkisini zamanla yitirdikten sonra, ülkede meslekî yönden bir karışıklık olmasını önlemek için, 1727’den itibaren “Gedik” usulü uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre bir kişi çıraklık- kalfalık kademelerini geçip usta olmadıkça dükkan açamazdı. Ayırca bir yerde ihtiyaçtan fazla dükkan açılmasına, usta olsa bile- izin verilmezdi. Gedik, araç ve gereçleriyle bir dükkan açma hakkı oluyordu. Bir usta öldüğü zaman, dükkanıyla beraber onun “gediği” de satılıyordu.

Uzun süre devam eden bu gedik usulünde de meslekî öğretim dereceleri olan çıraklık, kalfalık ve ustalık arasında saygı ve sevgiye dayanan kuvvetli bir disiplin vardı. Kalfalığa ve özellikle ustalığa yükselme sınavları, Ahi örgütünde olduğu gibi, büyük ve görkemli törenlerle yapılırdı. Uzun süre bu şekilde bir örgütle Osmanlı meslekî eğitimi ve düzeni, bir kargaşa içine düşürülmeden sürdürülmeye çalışıldı.

Ama Büyük Fransız Devrimi ile, Avrupa’nın lonca örgütü ve meslekî-ticarî gelenekleri özellikle 1840’lardan sonra hızla yıkılmaya başladı. Tekniğin üretime uygulanması bir sanayi devrimi yarattı. Tüm dünyanın sosyal ve ekonomik hayatını değiştiren bu devrim, Osmanlı Devletini çok kötü bir biçimde etkiledi. Daha önceki dönemlerde ticaret, gümrük vs. alanlarda Avrupalılara verilen kapitülasyonlar, esas etkisini bu dönemde göstermeye başladı. Fabrika ürünü Avrupa malları gümrüksüz olarak Osmanlı pazarlarını doldurunca, ülkede yerli mallar ve el sanatları hızla ölmeye başladı. Devlet gedik ve tekel usulünü kaldırmasına rağmen, yabancı mallara karşı yerli üretim yenik düştü. Ticaretin ana kaynağı Avrupa’ya dayandığından, bu işin Türkiye’deki yöneticileri Avrupalılar ve müslüman olmayan Osmanlı vatandaşları oldu.

Avrupa’daki gelişmelere uyarak, Türkiye’de de bazı sanayileşme çalışmalarına girişilmek istenildi: Dokuma ve gıda alanlarında üretim yapacak bazı fabrikalar kuruldu. Gerek devletin gerekse özel sektörün kurduğu fabrikalar, yabancıların rekabetlerine dayanamayarak iflas ettiler. Ancak ordunun ihtiyaçlarını karşılayan askerî malzeme fabrikaları alanın öneminden ve dış rekabetten uzak olduğu için, iflas etmeden yaşayabildi.

Önceleri bazı el mahareti olan askerleri pratik bir biçimde yetiştirerek yürütülmeye çalışılan askerî fabrikalar için eleman yetiştirmek amacıyla, -daha sonra oldukça örgün bir meslekî eğitim veren- “idadi-i sanayi alayları” kuruldu. İhtiyat sınıfı, idadi sınıfları ve sanayi sınıfları biçimindeki örgütüyle 3+5+5=13 yıllık bir eğitim veren bu kurum, 1907 yılında “İmalat-ı Harbiye Nazari Mektebi”, 1921 yılında da “Askerî Fabrikalar Müdür-i Umumiyesi Usta Mektebi” olarak çalışmalarına devam etti.

Bu arada, özellikle Tanzimattan sonra, esnaf örgütünü düzeltmek ve yabancı mallarla rekabet etmek için çeşitli önlemler alındı. 1839-1864 yılları arasında yerli sanayii korumak ve meslekî eğitimi kurmak için “Islâh-ı Sanayi Komisyonu” kuruldu. Çeşitli sergiler açıldı. Ama tehlikeli durumdan kurtaracak somut gelişmeler olmadı.

Bu arada Osmanlı Devleti’nin Niş Valisi olan Mithat Paşa’nın 1861 yılında Niş’teki müslüman ve hıristiyan kimsesiz çocukları toplayarak “Islâhhane” adıyla sanat öğreten bir hayır kurumunu meydana getirdiğini görüyoruz. Mithat Paşa daha sonra aynı tip kurumları başka yerlerde de açtı. Bunun sonucunda özellikle çuha dokuması çok gelişti. Bu örnek girişimler, başka valilerin de dikkatini çekti. Vilayetlerde “Islahhane komisyonları” kuruldu. Halep, Trablusgarp, Diyarbakır, Kastamonu, İzmir, Konya vs. vilayetlerde, valilerin ve hayırsever yurttaşların girişimleriyle Islâhhaneler kuruldu.

Mithat Paşa daha sonra Şûrayı Devlet üyeliğine atanması dolayısıyla İstanbul’a geldiğinde, gene Islahhane tipi okullar kurulması konusunda çalıştı, yönetmelik hazırladı. Gerçekten de, l868 yılında İstanbul Sanayi Mektebi’ni kurdurdu. Islahhanelerin harcamaları vakıfvari çeşitli kaynaklardan karşılanıyordu. Sanayi mektebinin de öyle oldu. Bu okullarda çocuklara terzilik, kunduracılık, debbağlık, mürettiplik, arabacılık, külâhçılık, dokumacılık vs. gibi sanatlarla alfabe, yazı, Kurân, İlmihal, basit hesap ve defter tutma gibi bilgiler de veriliyordu.

Taşradaki Islâhhaneler 1885’ten itibaren “Mekteb-i Sanayi” adını almaya başladılar. Yönetmeliği, öğretim süresi vs. belirlendi. Taşra sanayi okulları bütün vilâyet merkezlerine ve hattâ sancak merkezlerine kadar yayıldı. Yerel yönetimlere bağlı olan bu okullar, verimli bir çalışma yapamadılar. II. Meşrutitten sonra hepten gözden düşüp dağılmaya başladılar. 1911 yılında ticaret ve Nafia Nezareti’ne bağlanarak merkezi bir yönetime kavuşmuşsa da, daha sonraki gelen savaş yılları, bu okulun gelişmesini hepten köstekledi.

İstanbul Sanayi Mektebi ise Orman, Maden, Ziraat Nezaretine bağlı olduğundan biraz daha derli toplu idi. Ancak öğrenciler gerek öğretim sırasında gerekse öğretimiden sonra bu alandan uzaklaşıyorlardı. Bu okulun düzeltilmesi için üst yönetim sırasında birçok çalışmalar yapıldı. Yabancı uzmanlar getirildi, yabancı ülkelerdeki sanat okulları inceletildi. Bu okul, taşra sanayi okullarının bir yüksek kurumu olmaya çalışıyordu. Bu okullardaki öğrencilerin başka okullara geçmelerini önlemek için bazı çekicilikler getirildi. Tesfiye, demir, oyma, torna, marangoz ve döküm bölümleri ile öğretim yapan bu okul, savaş yıllarında da çalışmalarını sürdürdü.

Sanayi okullarının Birinci Dünya Savaşı sırasında çoğu kapandı. Cumhuriyet dönemine kadar ancak Edirne, İstanbul, Adana, Ankara, Bursa, Sivas, Kastamonu, Konya ve Bolu sanayi okulları güçbelâ yaşayabildi. Cumhuriyetten sonra sanayi okulları sanat okulları haline getirildi.

Eğitim tarihimizde ilk kız sanayi mektebini (Islahhane) kurma şerefi de Mithat Paşa’ya aittir. 1865 yılında Ordunun Rusçuk’ta kurduğu kumaş fabrikasında çalışmaya hazırlamak için öksüz ve yoksul kız çocuklarının toplayarak bir eğitim merkezi kurdu. Daha sonra gene orduya sargı bezi hazırlamak ve çamaşır diktirmek amacıyla İstanbul Yedikule’de ikinci bir kız sanayi mektebi kuruldu (1869). Bu okulların esas gayesinin meslekî eğitim olmadığı açıktı. Bu bakımdan programlı, örgütlü bir okul olup olmadığını da bilmiyoruz. Esasen bunlar ordunun girişimleriyle kurulmuş kurumlardı.

Maarif Nezareti’nin kadınların meslekî eğitimlerine ancak 1879 yılında, İstanbul içinde bazı okullar kurarak başladığı görülüyor. Daha sonra “kız sanayi mektebi” adını alacak bu kurumların öğretim süreleri beş yıl idi. İptidai ve rüşdî öğretim kademelerini içeren okul bir yandan normal okul programlarını uyguluyor; diğer yandan da atölyelere dikiş, örgü, dokuma, işleme, resim, çiçek vs. gibi uygulamalar yapıyorlardı. II. Meşrutiyet sırasında bazı düzeltme çalışmaları dolayısıyla kapatıldı. Daha sonra yeniden kuruldu ve 9 yıl üzerinden öğretim pargramı düzenlendi. Ama savaş yıllarında verimli bir çalışma yapılamadı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Kız Hayat Mektepleri, Çiçekçilik, Sepetçilik Mektebi vs. gibi bazı denemelerde bulunuldu. 1927 yılından itibaren de kız sanat okulları, kız enstitüleri, kız olgunlaşma enstitüleri ve kız teknik öğretmen okulları gibi kurumlarla çok örgün bir kız eğitimi uygulanmaya başlandı.

Eğitim tarihimizde yabancı ülkeler ve bazı Türk özel dernekleri tarafınden bazı özel kız sanayi okulları da kurulmuştur.

Ticaret okulları

Anadolu toprakları tarihin ilk dönemlerinden beri dünyanın en hareketli ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Ancak Osmanlılar Anadoluya egemen olduğunda yapılan çeşitli anlaşmalarla (kapitülasyon), ticarî çalışmaları tamamen yabancı tüccarların elinde verdiler. Kapitalizmin sömürücülük aşamasına gelinceye kadar yavaş yavaş işleyen bu ticari faaliyetlerin pek etkisi görülmedi. Ancak XIX. yüzyılda tarihin akışına tamamen ekonomi ve ticaret egemen olunca, Devlet kendi yurttaşlarından da tüccar olanak faydalanmak istedi. Fakat Türklerin Avrupa dillerini bilmemesi ve ulusların ticarete çok yabancı kalmaları Anadolu’daki Rum ve Ermeni unsurların iç ticareti tamamen ele geçirmelerine neden oldu.

Osmanlı yönetiminin, dış borçlar sonucu iyice bunaldığı sıralarda bir ticaret okulu kurulması için çeşitli çalışmalar yapıldı. 1860, 1880, 1881 yıllarında okulun kuruluşunu gerçekleştiremeyen bazı girişlerde bulunuldu; ancak 1881 yılında yapılan girişimde Ticaret Bakanlığına bağlı bir Ticaret Okulu kurulmak istenildi. Fakat gene başarılamadı. En sonunda, 1883 yılında “Hamidiye Ticaret Mekteb-i Alisi” adıyla bir ticaret okulu kuruldu. İki yıl öğretim süreli bu okula, aklî bir program yapılamadığından öğretim yürümedi ve okul kapandı. 1894 yılında üç yıllık bir yüksek okul olarak tekrar açıldı. II. Meşrûtiyetten sonra da kadrolu öğretmenleri olan ve tam gün öğretim yapılan bir kurum haline getirildi.

Okul, o zamanki Rum, Ermeni ve İngiltere, İtalya, Rusya ve Avusturya devletlerinin ticaret okullarından çok aşağıda bir öğretim yapıyordu. Yabancı devletler, kendi ticaret okullarından da diploma sağladıkları için, bu çok büyük bir çekicilik kazandırıyordu.

Osmanlılar döneminde başka bir örgüt olan Osmanlı Deniz Ticaretini Genişletme Derneği (Tevsi-i Ticaret-i Bahriye-i Osmaniye Cemiyeti), özel olarak kaptan ve çarkçılar yetiştiren dört yıl öğretim süreli bir “Millî Kaputan ve Çarkçı Mektebi” açmıştı. (1910)

Cumhuriyet döneminin başlarında ise, ticaret öğretimine hemen hemen sıfırdan başlanılmıştır. İlk önce Ankara, Trabzon, Samsun, Adana gibi merkezlerde Ticaret Ortaokulları kurulmuş, daha sonra bu ticaret okullarına lise sınıfları eklenerek “Ticaret Lisesi” oluşturulmuştur. Sayıları 40 civarında olan bu liselerde ticaret bankacılık, sigortacılık, ulaşım vs. gibi alanlarda uzman yetiştirilmektedir. Gene Cumhuriyet döneminde ticari alanda faaliyet gösteren öğretim kurumları olarak Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen okulları ile İktisadi ve Ticari ilimler Akademileri gösterilebilinir.

Tarım okulları

Türkiye bir tarım ülkesi olmasına rağmen bu alandaki okulların kuruluşları oldukça geç olmuştur. 1886-1889 yılları arasında kurulduğu tahmin edilen İstanbul Halkalı Ziraat Mektebi, genellikle bakanlık mensuplarının ders verdiği bir okuldu ve mezunları da Ziraat Nezaretinin merkez ve taşra örgütündeki çeşitli aşamalarda memurluk yapıyorlardı. Tarım eğitiminin yanı sıra ormancılık ve veteriner sınıfları da olan bu okul, bir ara yüksek okul durumuna getirilmesine rağmen pek verimli bir hizmeti olmadı

Ziraat Ameliyat mektepleri

Çiftlik yönetimini bilen çiftçi ve kâhyalar yetiştirmek amacıyla, Ziraat Bakanlığı tarafından kuruluyordu. 15-20 yaşları arasındaki rüşdiye çıkışlı öğrencilere 3 yıllık bir eğitim veriliyordu. XX. yüzyıl başlarında çok şeyler beklenilerek ülkenin 12 yerinde kurulan bu okullar, beklenilen sonucu veremedi. Okullar verimli bir çalışma yapamadığı gibi, beklenilenin dışında buradan mevzun olanlar da memur olmaktan kurtulamadılar.

Ziraat Ameliyat mektepleri çıkışlıların girebileceği ve her zirai bölgede bir tane açılması düşünülen Bölge Yüksek Ziraat okullarından (Mıntıka Ticaret Mekteb-i Alisi) yalnızca Selânik’te açılabildi (1911).

Büyük çiftlikleri yönetebilecek tarım ilmini iyi bilen kişiler ve tarım okulları öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan bir yıl öğretim süreli bu Okul, Balkan Savaşı sırasında Selânik’in Yunanlılar eline geçmesi ile kapandı ve Anadoluda da yenisi kurulmadı.

Çiftlik mektepleri

Türkçe okuma yazma bilen, yeni tarım usullerini öğrenmiş, kendi tarlasına ekip biçmeye muktedir, çiftçi yazıcı ve subaşı yetiştirmek amacıyla yatılı olarak açılıyordu. Öğretim süresi, yörelere göre iki-üç yıl olarak değişiyordu. Okullardan çıkışta, çıkış belgesinin yanısıra uygulama çiftliklerinde çalışma karşılığı bir miktar sermaye de veriliyordu. 1910 yılından sonra Siroz, Hama, Antalya, Halep vs. yerlerde bazı Çiftlik okulları açılmışıtır.

Amele mektepleri

Tarımsal alanda araçların bakımı, bitki ve hayvan hastalıkları ve çareleri konusunda yetişmiş işçi yetiştirmek amacıyla, iki yıl öğretim süreli okullar olarak kuruluyordu. II. Meşrutiyet döneminde bazı yerlerdeki “Numune tarlaları” da amele okulu haline getirilmişti. Çiftlikler içinde genellikle uygulamaya dayalı bir eğitim yapılıyordu.

Bahçıvanlık mektepleri

Bahçıvanlığın yanısıra bağılık, meyve ağaçları, şarapçılık, konservecilik alanlarını da içine alan ve değişik adlarla kurulmuş bazı okullar olmuştur. Ancak bunlar verimli bir çalışma yapamamışlardır.

Dârülharirler (İpekçilik Okulları)

İpekçiliği fenni bir şekilde öğretmek amacıyla kurulan bu okulların en eskisi, 1887 yılında Bursa’da kurulmuştur. Daha sonra ülkenin 5-6 yerinde açılan bu okullar oldukça başarılı çalışmalar da yapmışlardır.

Bunlardan başka Ziraat Nezaretinin kurmayı tasarladığı Tavukçuluk, Aşçılık, Balıkçılık vs. gibi okullar dizisinden ancak sütçülük okulları gerçekleştirilmiştir. Beş merkezde Sütçülük okulları kurulmuş, ayrıca “Seyyar Sütçültik okullları” kurmak için Avusturya’ya öğrenci yollanmış ve âlet ısmarlanmıştır.

Ormancılık Okulları

Batılı Devletlerin Osmanlı ormanlarını sömürmeye başlamasından hemen sonra bu durumun önemi anlaşılmış ve ormancılıkla ile ilgili eğitim çalışmaları başlamıştır. İlk önce iki Fransız orman memurunun emrine Bâb-ı Ali Tercüme Odasından bazı kimseleri vererek orman memuru yetiştirilmeye çalışılmıştır. 1868 yılında Ali Paşa’nın Sadrazamlığı sırasında da Osmanlı Devleti, Orman Bakanlığını ve ayrıca bir orman okulunu kurmak için Fransadan uzmanlar istemiştir. Bu isteğe karşı III. Napolyon’un yolladığı altı kişilik bir uzmanlar topluluğu, hem Bakanlığı hem de okulu kurdular. Ancak yetişmiş Türk eleman bulunamadığından okulun öğretmenleri Fransızlar oldu, öğretim dili de Fransızca!

Mahmut Nedim Paşa’nın Sadrazamlığı sırasında okuldaki Fransızca öğretim yasaklandı. Fransız uzmanların işlerine de son verildi. Ama bundan sonra okulda normal bir eğitimin yürümesi zor oldu. Ormancılık Okulu 1879’da Maden okulu ile, 1891’de de Halkalı Ziraat Okulu ile birleştirildi. Öyle ki, zamanla Halkalı Ziraat Okulu programı içinde haftada iki saat ormancılık dersi biçimine düştü.

1909 yılında yeni bir Orman okulu kurmak çalışmalara başlanıldı ve bir “Orman Mekteb-i Alisi” kuruldu. İdadi ve dengi okul çıkışlıları yarışma sınavlarıyla alan bu yüksek okul, iki yıl öğretim süreli idi. Okulun öğrenci alınımında ve yönetimindeki çeşitli bozukluklara rağmen az bir öğrenci ile Savaş yıllarına kadar devam ettiği biliniyor.

Ayrıca 1911 yılında orman kurucu ve bekçileri yetiştirmek on ay süreli kurslar biçiminde “Orman Ameliyat Mektepleri” de kuruldu. Buraya 19 yaşını bitirmiş, köylülerin ve orman mülkü olanların çocukları alınıyordu, Eğitim genellikle ormanların korunması ve bakımı üzerine idi. Bunların dışında 1914 ortalarında askeri düzende bir Orman Jandarma Mektebi de açılmıştır. Altı ay süreli bu okul, tamamen orman korucusu yetiştirmeye yönelikti.

Veteriner mektepleri

Türkiye’de Askeri Baytar Okulu tâ 1848 de kurulmuş ve normal bir gelişim göstermiştir. Bu okuldan çıkanlar Osmanlı ordusunun süvari birliklerinde uzman kişiler olarak çalışmışlardır. 1895 yılında ise sivil bir Baytar Okulu açılmıştır. O zamana kadar bu alanda ilgili bilgiler Tıbbiyede ve Halkalı Ziraat okulunda dersler biçiminde verilmiştir. 1895 yılında açılan sivil baytar okulu; dört yıl öğretim süreli yatılı bir okuldu. 1910 yılında bir yüksek okul haline getirilmiş ve savaş çıkınca da kapatılmıştır. Ayrıca baytar yardımcısı yetiştirmek amacıyla da 1910 yılında iki yıl öğretim süreli bir okul açılmıştı. Diğer baytarlar tarafından tepkiyle karşılanan bu Okul savaş yıllarına kadar güç te olsa, biraz öğretim yapabilmiştir.

Diğer meslek okulları :

Şimendifercilik okulları

Osmanlılar döneminde, Hicaz demir yolu hariç, ülkedeki tüm demiryolu işletmeleri yabancıların elinde idi. Burada çalışan personel de yabancı veya gayrimüslim olduğu için onlar eğitimlerini Devletin müdahalesi dışında yapıyorlardı. Devletin denetimindeki ilk demiryolu okulu açma tasarıları Hicaz demiryolunun daha iyi işletilmesini sağlamak üzere 1914 başlarında ortaya çıktı. Uşak’ta açılması plânlanan bu okulun projesi epeyce geliştirilmesine rağmen gerçekleştirilemedi. Ama Birinci Dünya Savaşı çıktıktan sonra Devlet ülkedeki İngiliz ve Fransız demiryollarına el koydu, orada çalışan yabancıları kovdu ve İzmir ve Yeşilköy’de iki “Şimendifer Memurları Mektebi” açtı.

Mühendis Mektebi

Türkiye’de ilk askeri okullar “Mühendishane” adıyla açılmıştı. Ancak bunlar “mühendis” değil subay yetiştirmeye yönelik okullardı.

Gerçek anlamda kurulan ilk mühendis yetiştirme kurumu ise, 1884’de açılan “Hendese-i Mülkiye Mektebi”dir. Genellikle inşaat mühendisliği üzerinde duran bu okul da askeri bir görünüm arzediyordu. Yönetim bakımından Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn’a bağlı idi. Öğretmenlerin çoğu subaylardan oluşuyordu. Öğrencilerin okula alınması, sınavları askeri okullarla beraber yapılıyordu ve yatılılığı askeri bir düzen içinde idi. 1909 yılına kadar askeri okul statüsünde kalan bu okul daha sonra “Mühendis Mektebi” adını alarak sivil bir yönetime kavuştu. “Turuk ve Maabir Şubesi”nin yanına mimari ve makina mühendisliği şubeleri açılmak istendi; birincisi başarıldı, ikincisi başarılamadı.

Öğretim süresi başlangıçta lise sınıflarıyla beraber yedi yıl olarak düşünülen ve uygulanan bu Okulun, daha sonra lise sınıfları kaldırıldı. Bu Okuldan çıkanlar, Hicaz Demiryolunda çalışıyorlardı. Ayrıca Nafia Bakanlığı Fen memurluklarında ve vilayet mühendisliklerinde de istihdam edilmişlerdir. Merkez binasının yeri ve bağlı olacağı Bakanlık yüzünden sürekli tartışmalara neden olan bu Okul, Balkan Savaşı sırasında büyük tartışmalar ve sarsıntılar geçirdi; Birinci Dünya Savaşı içinde de ortadan kayboldu.

Cumhuriyetten sonra mühendis yetiştirme alanında Yüksek Teknik Okulları, Mühendislik-Mimarlık Akademileri, Fen Ziraat Fakülteleri ve Teknik Üniversiteler çalışma yapmaktadırlar.

Posta ve Telgraf Yüksek Okulu

Eğitim tarihimizde posta ve telgraf işlerinde genellikle Dârüşşafaka çıkışlılar çalışıyordu. O Okulun programlarında da bu istihdam alanına göre bazı ders değişiklikleri de yapılmıştı.

Ama bunun dışında da salt bu amaca yönelik bazı okulların açıldığı görülmektedir. 1867 yılında açılan 3 yıl öğretim süreli Telgraf Mektebi, 93 Savaşı sırasında öğrencilerin cepheye gitmesi yüzünden kapanmıştı. Savaştan sonra da yeni bir okul açılmamış, Darüşşafaka öğrencileri ve Paris Yüksek Telgraf Okuluna gönderilen öğrencilerle durum idare edilmeye çalışılmıştır. 1909 yılından sonra Posta ve Telgraf Nezareti tarafından “Posta ve Telgraf Mektebi Alisi” adıyla bir yüksek okulaçılmış, bu okul Cumhuriyet döneminde de yaşamıştır.

Kadastro Yüksek Okulu

Ülkedeki taşınamaz malların ve özellikle de toprakların yazımı ve haritalarının çıkarılmasında, sahiplerinin belirlenmesinde çalışacak memurları yetiştirmek amacıyla 1911 yılında bir yüksek okul olarak kurulmuştur. Ama aslında ilkokul ve 5 yılık idadi çıkışlıları alan orta dereceli bir okuldu. Hukuk ve Fen şubelerinden oluşuyor, 1 ve 2 yılık bir öğretim yapıyordu. I. Dünya Savaşı çıkınca kapandı.

Kondüktör Mektebi

Mühendislere yardımcı elemanlar yetiştirmek amacıyla 1911 yılında kuruldu. Orta dereceli bir okuldu, daha sonra yüksek okul seviyesine çıkarıldı. Öğretim süresi 2 yıldı. Savaş yıllarında dahi kapanmamıştı.

Bunların dışında değişik adlarda kurulmuş ve mesleki ve teknik öğretim kısmına dahil edilebilecek pek çok okul vardır. Belediye Çavuşanı Mektebi, Aşçı ve Garson Mektebi, Polis Okulları, Maliye Yüksek Okulu vs. gibi.

Prof. Dr. MUSTAFA ERGÜN

Paylaş:

Yorumlar

Yorum yap