190) HORASAN’DAN, ANADOLU’YA BİR YOL HİKAYESİ-7 (ALEVİ TÜRKLER)

Yayin Tarihi 12 Aralık, 2009 
Kategori SOSYAL

Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi-7

ALEVİ TÜRKLER

image0015.jpg

Her şey bir gün aslına döner
Alevilik felsefesine göre, insanın mükemmelleşmesinin yolu “insan-ı kamil” olmaktan, yani aslına dönmekten geçiyor. Bu yolun rehberliğini yapanların özellikleri Orta Asya’ya uzanıyor.

Alevilerin “mükemmel insan”ı yaratabilmek için uyguladıkları yaptırımları “cem”lerde aldıkları kararlar belirler.

Alevilerin “sırra”, yani “hakikate” ermek için 4 kapı ve 40 makamdan geçtikleri bir “iç”e yolculuk yapmaları gerektiğini dün aktarmıştık.
Buna göre İslamiyet’in başlangıç kapısı olan ve müritlerinin “beloğlu” olarak anıldığı “Şeriat” kapısından sonra “yoloğlu” veya “muhip”liğe yükselen  Aleviler “Tarikat” kapısının makamlarında Kuran’ın derin anlamına ulaşacakları yola girerler.
Üçüncü kapı olan “Marifet”te, “baba” yahut “derviş” denilen müritler donandıkları iç ve dış bilgiyle, yarandanla yaratılanın birliğini sağlarlar.
Son kapı olan “Hakikat”in son makamı olan “Sırrı Hakikat”, bütün Alevilik felsfesinin insanı ulaştırmak istediği noktadır. “İnsanın yaradanın içinde erimesi” hali olarak tanımlanan bu makamda “İnsan-ı kamil” yani “aslına dönmüş”, böylelikle de “mükemmelleşmiş” insan olunur.

Varlığın birliği ilkesi
İnsanı merkez alan ve dün çok kısaca değindiğimiz “düşkünlük” anlayışı ile kötülüğün insanı “aşağılık” yaptığını tescilleyen Aleviler, iyiliğin ise “Tanrıyla bütünleşme”yi sağladığına inanırlar. Temelini “vahdeti vücut”, “varlığın birliği” ilkesi olan bu yaklaşımda insanın “Enel Hak” diyerek “Ben Tanrıyım” diyebilmesi esastır. Kimi çevrelerce “insanı tanrılaştırmak” olarak yorumlanan ve “sapkınlık” sayılan bu anlayışı benimsediği için Hallacı Mansur 911’de çeşitli işkencelerden geçirilerek öldürülmüştür.

Oysa “Enel Hak” kavramıyla anlatılmak istenen insanın kendisini Tanrı yerine koyabileceği değil, Tanrı’nın yansıması olduğudur. Bütünleşmeye yapılan bu vurgu kuşkusuz manevi bir boyutu ifade etmektedir. 

Takiye bir ihtiyaçtı
“Bilgi ile can bulma”yı, “insanın kıyameti, yani ayağa kalkışı” sayan Aleviler, yaşadıkları acı tecrübelerle bire bir ilişkili olan takıye sistemini geliştirmişlerdir. Arap feodalizmine karşı duruşlarında başlayan “gizlenme” Anadolu’da da devam etmiştir. Korudukları kimlik değerleri, imparatorluk “mozaiği”nde bir tehdit olarak algılanmaya başlanınca bazen Sünniler gibi namaz, kılıp oruç tutmuşlar, kimi zaman tümden soyutlanarak uzak, tenha, kendi başlarına olabildikleri bölgelere çekilmişler, çoğunlukla da birbirlerini tanımalarını sağlayacak özel bir dil, davranış sistemi ve görünüm benimsemişlerdir.

Tanrı’nın insana yansıması
Tanrı korkusu değil Tanrı sevgisini öne çıkaran Alevilik felsefesi, bu yönüyle  “aşk”ı temel alır. Aleviler, insanı yüceltmeyi, insanın insana kötülük yapmamasının bir yolu görmüşlerdir.

Yunus Emre’nin aşağıdaki dörtlüğü Anadolu Alevilerin “insan”ı ne derece ve hangi niyetle kutsallaştırdıklarının göstergesi gibidir:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil…

İnsan-ı kamil olmak için geçilmesi gereken 4 kapı ve 40 makamdan önce, bir Alevinin “yol”a girmiş olması gerekir. Bunun için bir rehber eşliğinde “ikrar cemi” düzenlenir. Böylece kişi Alevi inancının bütün gereklerini yerine getirmekle sorumlu hale gelir ve sonrasında aksi yöndeki tutum ve davranışlarından ötürü cezalandırılır.
Bu cezalardan en ağırı dün de bahsettiğimiz gibi, ve bugün üzerinde durduğumuz “insanı mükemmelleştirmek” fikriyle paralellik gösteren “düşkünlük”tür. Aleviler “düşkün” ilan ederek her türlü sosyal ilişkilerini kestikleri kişilere, bu cezayı gerektiren nedenlerden arınmaları halinde yeniden aralarına almak için açık kapı bırakırlar. Düşkün ilan edilmesine sebep olan yanlışlarından dönen bir Alevi “düşkün kaldırma cemi”nde yeniden topluma kazandırılır.

Toplumsal dayanışma önemli
Alevilikteki toplumsal dayanışmayı öne çıkaran bir başka kurum da “muhasiplik”tir. Mekkeden Medine’ye göç sırasında Müslümanlar arasında uygulanan ve Hz. Muhammed’in Hz. Ali ile kardeşliğinden başlayarak gelişmiş olan bu anlayışa göre her Alevi ailenin kardeş olduğu bir başka aile bulunmalıdır. Aksi halde Alevi aile cemde sorgulanma ve arınma hakkını kaybeder. Bu ailelerin çocukları birbirleriyle evlenemez.  Müsahip olan ailelerinin birbirlerinin olumsuz davranışlarından sorumlu tutulmaları da, yine “iyi insan” olmaya yönlendirmek ile ilgilidir.

Eline, diline, beline sahip ol
“Edep ve ahlak olarak İslam, töre ve kültür olarak Türk” sayılan Alevilikte önemli bir yeri olan “Eline, diline beline sahip olmak” anlayışı, “Türk töre”sinin de ayrılmaz unsurlarından biri olmuştur.
Kökeni Oğuzların “Han Sözleşmesi” olan bu anlayışın Türk devlet yönetimine yansıması, “eline” derken hakanın “il”i yani devletine; yurt topraklarına sahip olması, “dili”ne derken hem “anadili”ne sahip çıkması hem de halka karşı kötü sözden sakınması, “beline” derken de soyuna/ırkına sahip çıkması beklenmiştir. Bu tarihi ikazlar, Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının kültürlerini korumak için verdikleri mücadelenin de üç temel ayağını oluşturmuştur.
Nitekim Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihati incelendiğinde, aynı anlayışın yansıması olduğu görülür. 

Aleviler de, Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolunda bu üç kuralı sosyal hayatlarına uygularken ellerine sahip çıkıp ‘başkasının malına göz dikmemeyi’, dillerine sahip çıkarak ‘gönül kırmamayı’, bellerine sahip olarak da ‘başkalarının namusuna göz dikmemeyi’ ilke edindiler.

Dedelik “Atalar Kültü”nün devamı
Osmanlı’nın kuruluş döneminde, özellikle Orhan Gazi üzerinde etkili olan, Horasan Erenleri’nden Geyikli Baba’nın Bursa’daki türbesi, Türklerin islam anlayışının, mezar yapılarının put sayıldığı Arabistan’dakinden farklı bir gelişim sergilendiğine dair ayakta kalmış en güzel örneklerden biridir

Aleviler arasındaki toplumsal düzenin oluşmasını sağlayan, dini törenleri yöneten “dede’ler, daha önce “Babai Ayaklanması”nda değindiğimiz gibi “toplumu örgütlemek” işini de üstlenmişlerdir.
Alevilik ile İslamiyetten önceki Türk kültürü arasındaki benzerlikleri değerlendirirken yeniden döneceğimiz başlıklardan biri olan dedelik, şamanizmdeki “kam” in konumunu andırır. Hem soy esası hem de dedelere atfedilen “keramet’ler bunun delilidir. Tıpkı kamların ruhlarla sağladığı iletişim gibi, dedelerin de Hz. Ali aracılığıyla ilhamını Hz. Muhammet’ten aldığı düşünülür.

Mezar geleneği farklı
Dedelik kurumu çoğu kez Türk kültüründe var olan “atalar kültü” ile özdeşleştirilir.
Dergah ve türbe geleneği de yine buradan gelmektedir.
Arabistan’ta mezar taşlarının dahi “put” sayıldığını düşünülürse bu Arapların İslam anlayışı ile Sünni Türklerin ki arasında dahi farklılıklar olduğunu, öte yandan islamiyet’in Türk kültürünün et-kisine girdiği alanın da sadece Alevilik ile sınırlı kalmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Dede Korkut örneği
Türkler’in İslamiyetten sonra da devam ettirdikleri “ata”yı kutsallaştırma gelene-ğiyle ilgili, Rıza Zelyut “Türk Alevi” adlı çalışmasında şu isabetli örneği verir:
“Türk edebiyatının en orijinal öykülerinden oluşan Dede Korkut hikayelerindeki “Korkut” da “ata” ve “dede” unvanları ile anılmaktadır. O da bizim Anadolu Alevilerinin kendi dedelerini kutsal kabul etmeleri gibi kutsal bir kişiliktir. Dede Korkut keramet sahibidir ve kendisini öldürmek üzere Deli Karçar’ın kaldırdığı kılıç onun duası ile havada asılı kalabilir…”

 

SELCAN TAŞÇI / YENİÇAĞ

Paylaş:

Yorumlar

Yorum yap