185) HORASAN’DAN, ANADOLU’YA BİR YOL HİKAYESİ-3 (ALEVİ TÜRKLER)

Yayin Tarihi 7 Aralık, 2009 
Kategori SOSYAL

Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi-3

ALEVİ TÜRKLER

image0015.jpg

Üç asır geciken mistik buluşma
Ganimet peşindeki Emeviler’in kanlı yağmaları ve katliamlarını nefretle karşılayan Türkler’in İslamiyet’i benimsemesi, Horasan’daki sufi dervişlerin geliştirdiği tasavvufi yorum sayesinde oldu
Aleviler’in dini ritüellerinde giydikleri kıyafetlerle yazmalardaki Horosan’lı derviş tasvirleri arasında büyük bir uyum var.
Türklerle İslamiyet’in karşılaşmasını sağlayan yolun temelleri 7. yüzyıldan itibaren Kafkaslar üzerinden İran, Irak ve Suriye’nin kuzeyine yönelen Türk göçleriyle atıldı.
840’tan sonra Kırgızlar’a yenilen devletler yeni bir göç dalgasıyla anayurttan ayrıldılar.
Hz. Ömer döneminde, Müslümanlarla ilk temas merkezleri olan Horasan ve Cürcan bölgelerinde yaşayan Türk boyları Manieizm, Budizm, Nasturilik gibi inançlara sahipti. İslamiyet’in Şamanist Türklere ulaşması ise Semerkant’ın fethiyle oldu.

Araplara mukavemet
Abdülkadir İnan konuyu değerlendirirken  “Tarihi gerçektir ki İslam dini Şamanist Türkler arasında hiçbir yerde görülmemiş bir süratle yayılmıştır, din olarak mukavemet görmemiştir. Türklerin mukavemeti Ota Asya’da hakimiyeti elde tutmak için Arap devletine karşı gösterilmiştir”  yorumunu yapar.
İnan’ın da değindiği Türk mukavemetini yabana atmamalı.
Arap ordularının özellikle Türkistan’da gerçekleştirdiği katliamlar, Türkleri karşı tavır almaya ve  Kerbela olayından sonra kendisine sığınan Ehlibeyt ile birlikte Arap sömürgeciliğine karşı ittifaka itti.
Hz. Ali yandaşları için Türkler’in hakimiyetindeki bölgeler her daim “emin yurtlar ” oldu.
Kerbela’da şehit edildiği yere defnedilen Hz. Hüseyin’in bugün kutsal ziyaret mekanlarından biri olan türbesi de Türk Mimarisi’nin özelliklerine uygun olarak, kubbeli mezar yapısı biçiminde inşa edildi.
Emeviler Buhara, Semerkant gibi İpekyolu üzerinde bulunan zengin Türk şehirlerine yaptıkları yağmalarda  “din”  kılıfı altında, savaş ganimetlerini arttırmayı düşünüyorlardı.
Hatta çoğu zaman bırakın İslamiyet’i yaymayı, halkın cizyeden muaf hale gelmemesi için  “yaymamaya”  çalıştıkları bile iddia edilir.
Bir Türk’ün kellesine yüz dirhem koyan Kuteybe ve  “zafer”ini Türk kanıyla öğütülmüş ekmek yiyerek kutlayan Yezid gibi idarecilerin varlığına ek olarak, Emevi yönetim anlayışında Arap olmayan Müslümanların  “mevali”  adıyla ikinci sınıf vatandaş sayılması Türkler’in Ebu Müslim ile birlikte Emeviler’e karşı ayaklanarak, Abbasi Devleti’nin kuruluşuna öncülük etmesine yol açtı.
Bu bilgiler ışığında,  “Ne Şamın şekeri, ne Arabın yüzü”  gibi halk arasında hala söylenegelen bıkkınlık deyimleri, veya bir  “Yezid”in bir öfke ifadesi olarak kullanılması, kuru bir ırkçılık ifadesi olmasa gerektir.

Türk-i iman tanımı
Müslümanlığı benimseyen ilk Türkler, Emevi ve Abbasi ordularındaki askerler ile esir pazarlarında satılarak Müslümanlaştırılan çocuklardı.
Ancak kitlesel olarak İslamiyet’e geçiş, 10. yüzyılın ilk yarısında Kaşgar’da gerçekleşti. Böylece Karahanlılar tarihe  “İlk Müslüman Türk Devleti”  olarak kaydedildi.
Dönemine eleştirel bakışıyla “saray tarihçileri” nden ayrılan Mehmet Neşri, bu olayı şöyle anlatır:
 “Abbasi Devleti zamanında Dağ Han oğlu Salur’un saltanatını müteakip Türk neslinden Çanak Han dedikleri bir kişi hükümdar oldu. O Kara Han lakabını aldı. Türk hükümdarlarından ik İslam dinine girip, mümin olan budur. Hicretin 300ünde Türklerden 2000(200 bin olmalı) kişi çadırları ile İslam dinine girip mümin oldular. Bundan dolayı onlara Türk-i iman denildi; telaffuzda hafifletip Türkmen dediler.”

Mistik yorum etkisi
İslam’ı tebliğ eden sufi dervişlerin etkisindeki Karahanlılar’ın halifeye itibar etmemiş olmaları önemli bir ayrıntıdır. Demek ki ilk andan itibaren Türkler Kuran’ın ruhuna uygun, fakat Arap emperyalizminin aracı olan siyasal İslam anlayışından farklı bir inancı tercih etmişlerdi.
Bu özgün sistem, hayatlarını yüzyıllar boyunca doğa, insan ve vicdan üçgenini temel alan Şamanizm’e göre düzenlemiş olan Türkler arasında hızla yayıldı.
İslamiyet’i benimseyen Türkler de başta Anadolu olmak üzere göç etikleri yerlere hem bu inanç sistemini, hem de başta Ahilik felsefesi olmak üzere, vakıf sistemi ve Hayriye kuruluşlarının primitif örneklerini taşıdılar.

Köken birliği yaratmak
Türkler’in Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’e duyduğu sevginin Türk destan ve efsanelerine yansıması “soy birliği” inancı oldu.
Hz. Muhammed’in Türkler’le ilgili sözleri, savaşlarda “Türk Çadırı” kurdurması, Dede Korkut’tun “Kanglı koca Kanturalı boyu” hikayesinin, Türk hakanının kızı Kantura’yla evlenen Hz. İbrahim’e atfen söylendiği tezi ve Hz. İbrahim’in babası Tarek’in adının Türk’e dayandığı iddiasından hareketle yaygınlaştığı görülen Türkleştirme eğilimi, Türkler’in Alevi inancının temelleriyle kendi aralarında bir özdeşlik kurduğunu gösterir.
Üzerinde bilimsel bir uzlaşmaya varılamamış olan “genetik” kısmını bir yana bırakırsak, Hacı Bektaş, Sarı Saltuk örneklerinde olduğu gibi Türkler ile Ehlibeyt arasındaki güçlü bağı manevi boyutuyla ele almak gerekir.

Töreye müdahaleye izin vermedi
Türkler’in içinde bulundukları tasavvuf ortamını içselleştirerek, sosyal bir sistem oluşturduklarını ileri süren Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Horasan’dan Anadolu’ya uzanan yol hikayesini şöyle özetler:
“Hayatında medreseyle temasa geçmemiş, yazılı İslami kaynaklarla temasa geçmemiş ama şifahi olarak Ahmet Yesevi gibi birtakım önderlerin aracılığıyla İslamiyet’i kabul etmiş bozkırda yaşayan Türk halkı\’85 Böyle bir ortamdan kalkıyorsunuz, 10. yüzyıldan itibaren geliyorsunuz İran üzerinden, Horasan üzerinden Anadolu’ya. İran’da Horasan’da yıllarca kalıyorsunuz. Buradaki mistik çevrelerle, tasavvuf çevreleriyle temas haline geliyorsunuz beraber yaşıyorsunuz. Buradaki eski kültürlerin kalıntılarına varis oluyorsunuz, o inançları benimsiyorsunuz, sentezliyorsunuz. Anadolu’daki bir takım yerel şeyleri de içselleştiriyorsunuz. Onları sentez haline getiriyorsunuz ve bir sistem kuruyorsunuz. Bu sistem Sünniliğin dışındaki bir inanç sistemidir. Türk tarihindeki heteredoks İslam inancı, teolojik çatışmalardan değil, sosyal şartların tabii inkişafından doğmuştur.”
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan  da  “Türkler arasına İslamiyet’in Maniehizm, Budizm ve Şamanizm gibi dinlere az çok uyabilen Şiilik, Alevilik ve tasavvuf kanallarından girdiği kesindir”  der.
Nihat Çetinkaya’nın Kızılbaş Türkler kitabında Abdülkadir İnan’ı kaynak göstererek aktardığı şu anekdot da, Oğuzlar’ın fani ve uhrevi hayat arasına çizdikleri hassas çizgiyi göstermesi bakımından önemlidir:  “Barak Batır adlı meşhur Sultana, Buharalı hocalar gelmişler ve ona şeriatı tam olarak tatbik etmesini buyurmuşlar. Birkaç gün Sultan’ın yanında kalıp onun davacılara verdiği töreyi gören ve dinleyen hocalar, Sultan’ın hükümlerini şeriata uygun bulmayarak müdahalede bulunmuşlar. Barak Batır, bu müdahaleye kızarak hocalara ”kelime-i şahadet getir dersin, getiriyoruz…  namaz kıl dersin, kılıyoruz… oruç dersin, tutuyoruz… zekat ver dersin, veriyoruz… hac kıl diyorsun, Peygamber’e gidiyoruz… Siz bizim başka işlerimize karışmayın. Biz Töre’ye kuluz“ demiş.”

SELCAN TAŞÇI / YENİÇAĞ

Yorumlar

“185) HORASAN’DAN, ANADOLU’YA BİR YOL HİKAYESİ-3 (ALEVİ TÜRKLER)” yazisina 5 Yorum yapilmis

  1. M.Taner Genç yorum tarihi 8 Aralık, 2009 15:13

    Haddim olmayarak bir yanlışlığı düzeltmek istedim,malesef ülkemizde okunan tüm tarih kitaplarında yer aldığı gibi tarihte ilk müslüman Türk Devletinin Karahanlılar olduğu yanlış ve haksız yere vurgulanmaktadır.Ancak tarihte ilk müslüman Türk Devleti Karahanlılar değil bugün kü Tataristan cografyası içinde İdil nehri boylarında kurulmuş olan bugünkü slavlaşmış Bulgar halkının da ataları olan Bolgar Devleti idi.Saygılarımla

  2. fercan yeşilada yorum tarihi 24 Ocak, 2010 14:41

    M.Taner bey inanmamaktan değil sizin tezinize karşı çıkmaktan da değil bu tezinizi hangi kaynak ve delillere dayandırdığınızı belirtirseniz sağlam ve güvenilir bir kaynak sunarsanız bizde bu haksız ve yanlış bilgiyi düzeltir başkalarınada anlatırız. selam ve saygılarla

  3. fercan yeşilada yorum tarihi 24 Ocak, 2010 15:27

    Töreye kul olmak; İslamın Kuranın ibadet kısmını kabul edip, sosyal hayatla ilgili kısmını Hz ALLAH’ın sosyal hayatla (ceza hukuku,miras hukuku,ticari hukuk,medeni hukuk)ilgili hükümlerini emirlerini günün sosyal şartlarına haşa!uygun görmemek beğenmemek töreyi ona tercih etmek ALLAH(c.c.)ın emirlerini beğenmemek töreyi ALLAH emrinden daha güzel daha uygun bulmak Hz ALLAH’a düşüncesizlik isnat etmektir.Amentünün kitaplara iman şartına uymamaktır.İmanın bir şartına inanmamak ise bütün imanı yok eder.Müslüman ALLAH’a tam teslim olan her emrini(uygulayamasa bile) haklı ve doğru bulan insandır.yoksa ben ALLAH’a inanıyorum ama haşa ey ALLAH kusura bakma bu konuda seninle aynı düşünmüyorum ve bu konuda senin emirlerini uygulayamam.sana namaz kılıyorum oruç tutuyorum hacca gidiyorum zekat veriyorum daha ne istiyorsun benim idareme hükümlerime karışma demek ALLAH'(C:C)karşı gelmek töresini şirk koşmaktır. hristiyan ve yahudiler böyle dinden çıkıp kafir olmuşlardır.ALLAH muhafaza etsin nefsimize ağır gelsede ALLAH emirlerini kabul edelim karşı gelmeyelim yoksa mahşer günü bunun hesabını veremeyiz.

  4. berna erdoğan yorum tarihi 22 Mayıs, 2010 12:03

    çok güzel hoş bir hikaye

  5. AleviTurkmen yorum tarihi 12 Aralık, 2016 23:10

    Türkistan’ın Yesi şehrinin Üç-Kurgan yöresinde doğan Şeyh Hasan; Oguzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyunun On-Er oymağındandır. Şeyh Hasan dünyaya geldiğinde dedesi Bahşi Han oymak beyidir. Abbasi zülmünden kaçan Hz. Muhammed-Ali soylu Musa-ı Kazım neslinden olanlar Bahşi Han’a sığınırlar. Bahşi Han oğlu Ahmed’i sığınmacı Musa-ı Kazım’ın oğlu Abbas’ın kız torunlarından Vedduha ile evlendirir. İşte, bu evlilikten Şeyh Hasan ve Seyh Ahmet doğar. Bahsi Han oglu Ahmed bir seyyide ile evliliginden sonra, kendini tasavvuf-Alevi ogretisine verir.

    Seyh Hasan ve Seyh Ahmed, 10-12 yaslarindan itibaren, Hoca Ahmet Yesevi dergahinda egitim ve ogretim alir. Turkce tarikat erkani,Turk sufiligini,ahlaki ve tasavvufi kaide ve kurallarini ogrenerek Hoca Ahmed Yesevi’nin halifelerinin arasina girerler.

    Şeyh Hasan; bozkır göçebe Türk oymağından ve bey soylu olduğu için; küçük yaşta iyi ok atar, iyi kılıç kullanır ve iyi at sürermiş. At yarışlarında ve ok atmada birinci olurmuş. Bu yeteneklerini bilen hocası, Ahmet Yesevi bir gün O’na cemaatle cemdeyken; “ -Sen, bir er değil On Er gücündesin, bundan böyle senin adın, Şeyh Hasan Oner olsun, ve böyle biline, böyle çağrıla…” der.Bundan dolayi kendisi Seyh Hasan, Seyh Hasan ONAR veya ONER olarak taninir.Efsaneye gore Seyh Hasan’in yasama baslangici boyledir.

Yorum yap