155) BORÇ PARA İLE SÖMÜRGE YARATMA ! (1)

Yayin Tarihi 12 Nisan, 2008 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

IMF ve Dünya Bankası Aracılığıyla

Sömürge Yaratma Stratejisi (1)

 

Dünya’da her millet icraatına tahammül ettiği “Hükümetin mesuliyetine ortak” sayılır.M. Kemal Atatürk

SÖMÜRGE YARATMANIN DERİN OLMAYAN STRATEJİSİ

(Emperyal) devlet yurtdışı piyasaların ele geçirilmesinde ve (kendi) yerel pazarların korunmasında derin ve nüfuz edici bir rol oynar. ABD’de tarım ürünleri ihracatı, su ve elektrik enerjisi indirimlerinin yanı sıra vergi muafiyetleri biçiminde sübvansiyonlarla da desteklenir. İkinci olarak emperyal devlet, üçüncü dünyada kredi alan devletlere, ticaretin önündeki engellerin azaltılması yada kaldırılması, işletmelerin özelleştirilmesi ve ulusal denetimden çıkarılması yolundaki koşullu anlaşmalarla uluslararası finans kuruluşları (IMF, Dünya Bankası) kanalıyla baskı yapar. Bu durum ABD’li Avrupalı ve Japon çokuluslu şirketlerin (ulusal) piyasalara nüfuz etmesine ve (ulusal) yerel işletmeleri satın almasına olanak sağlar. İhracat kalemlerinin büyük kısmı devlet kurumları tarafından finanse edilir. Devlet müdahalesi olmasaydı ne dedikleri gibi bir küreselleşme olurdu ne de emperyal devletin askeri ve seçimlerle ilgili müdahalesi (1)…

ULUSLARARASI İSTİKRAR İÇİN ULUS DEVLET TEHDİT MİŞ !


Önce Francis Fukuyama’ya söyletmişlerdi, ulus-devletin döneminin ve tarihinin bittiğini, sonra bir kabile şefinin çocuğu Nelson Mandela’ya 1994 yılında NPQ’da yazdırdılar. Şöyle diyordu Mandela;

«On altıncı yüzyıldan bu yana, ulus devletler bize uluslararası politikada hazır bir rehber sunmuştur. Ama bu son beş yıl devletlerin küresel geçişte gerekli olan uyum konusunda ne kadar başarısız olduklarını göstermiştir. Olayların büyüklüğü karşısında devletler çok çaresiz, çok sarsak gözükmektedirler, ticaret savaşlarından kamu sağlığına kadar türlü konularda başarısızdırlar ve bu durum bugün sıradan insanların hayatlarını etkilemektedir. Bir zamanlar dünyamızın başta gelen düzenleme ilkelerinden olan egemenlik de derinden derine sarsılmaktadır… Artık refah içinde yaşamak tek tek ülkelerin yurtiçi performansına bağlı bir şey değildir; ulusal ekonomilerin kaderi çoğu zaman daha başka yerlerde tayin edilmektedir. Karşılıklı bağımlılığa yönelik bu gidiş iletişimin artan etkisiyle hızlanmıştır… Sınai üretim, rekabetçi işçilik ücretlerinden yararlanarak gezegenin her yanına yayılmıştır. Çok tanınmış markalar küreselleşmiş daha az milli olmuş; hizmetler ekonomilerin niteliğini yeni rotalara sokmuş onları da “ulusal”dan küresel alana doğru çekmiştir. Finans piyasaları ulus-devletin ötesinde yepyeni bir canlılık bulurken, günde 24 saat çalışan uluslararası sermaye piyasaları, İngiltere efsanesinin yerine geçmiştir. Sınırlarını giderek kaybeden bu dünyada Doğu-Batı çatışması önemini kaybetmiştir. Her iki tarafta ulusal kontrolün kaybedilmesi, bu nedenle 1989 olaylarının doğması (Tiananmen), Berlin Duvarının yıkılması birbirini izlemiştir. O an küresel durumda bir dönüm noktasını işaretlemiştir.» (2)

Fukuyama; ulus-devletin döneminin ve tarihinin bittiği düşüncesinden

«11 Eylül sonrası dönem için, küresel politikadaki temel mesele, devletin nasıl küçüleceği değil nasıl yapılanacağıdır. Tek tek toplumlar ve küresel topluluk için, devletin güçten düşmesi bir ütopyanın değil bir felaketin başlangıcıdır.»

diyerek çark ediyor ve ekliyordu. «Ulus devletler dünyanın sonuna kadar varlığını sürdürecektir» Fukuyama’nın çarkıyla ideologsuz kalan neoliberal emperyalizm bu sefer Wall Street Journal’de Henry Kissinger‘i sahneye sürüyordu. Kissinger; jeopolitik atmosferin değişmekte olduğunu ve ulus devletlerin 300 yıllık sürecinin sonuna gelindiğini, ABD ile Avrupa arasında felsefi farklılıklar oluşmaya başladığına dikkat çekerek; Ortadoğu ve Asya’da Batı karşıtlığının daha geniş bir ortak payda olduğunu söylüyordu. ABD’nin yeni başkanı kim olursa olsun, yeni yönetim, ilişkilerin düzeleceğine inanırsa büyük hayal kırıklığına uğrayacaktı. Kissinger’e göre; Avrupa’da ulus devlet zayıflıyor buna karşın Rusya, ABD ve Asya’da klasik formunu koruyordu. Bu da uluslararası istikrar için Hitler ve Sovyetler Birliği’nden daha büyük tehditti.(3)

SİNSİ BİR MİT: ULUS DEVLETLER ARTIK YOK !


Günümüzün en yaygın ve sinsi mitlerinden biri de, ulus-devletlerin artık var olmadığı bir dünyada yaşadığımız fikridir. Gerçeklerden bu kadar kopuk başka bir iddia olamaz. Dünyanın bütün bölgelerinde (emperyal, kapitalist ya da yeni sömürge hangisi olursa olsun) devlet güçlendi, faaliyet alanını genişletti, ekonomi ve sivil topluma müdahalesini yaygınlaştırdı. Bizim emperyal devlet dediğimiz, emperyalist ülkelerdeki devlet özellikle ülke içinde iktidarın yoğunlaştırılmasında ve (bu iktidarın) deniz aşırı bir dizi kurum ve ekonomik ve politik durumda izdüşümünün yaratılması ve geniş nüfuz ve hakimiyet alanlarının kurulmasında hala faaldir. ABD emperyal devleti yolu açar, 
Almanya ve Fransa önderliğinde Avrupa Birliği ve Japonya onu izler. Emperyal devletin iktidarı; Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB), Asya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası finans kuruluşlarına dek uzanır. Emperyal devletler, bu uluslararası finans kuruluşlarının fonlarının çoğunu sağlar, başkanlarını atar ve onları kendi ülkelerinin çok uluslu şirketlerinin lehine politikalar uygulamakla yükümlü tutar. Ulus-Devletlerin artık var olmadığı bir dünya fikrinin savunucuları ya da küreselleşme teorisyenleri uluslararası finans kuruluşlarının, ulus-devletin ötesinde daha gelişkin yada yeni bir hükümet biçimi olmayıp, güçlerini emperyal devletlerden alan kuruluşlar olduklarını bir türlü kavrayamıyorlar.(4) Kavrayamadıkları gibi birde büyük bir arsızlıkla Ulus-devleti, ulusal çıkarları savunanları gericilik, dinozorluk, geri zekalılık ve statükoculukla suçluyorlar. Oysa tarihsel gerçeklik Kissinger’in istemeden de olsa itiraf ettiği gibi; Ulus-Devletin Avrupa dışında Rusya, ABD ve Asya’da klasik formunu koruduğu ve ötesinde Ulus-Devlet olgusunun daha da güçlendiği yönünde. Yine bir başka tarihsel gerçeklik; küresel sistemin beynini oluşturan emperyalist devletler, devletlerinin ulusal niteliklerinin ortadan kalkmasını ve kendileri dışında var olan ulus-devletleri, ulusal bağımsızlık savaşlarını güvenliklerine, istikrarlarına, geleceklerine tehdit olarak görmeleridir. Çünkü emperyalist genişlemeye hizmet eden neoliberal politika ve uygulamalara, emperyalist devlete ancak ulus devlet karşı koyabilir. Bu durumu Reagan’ın Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in;

«Millî kurtuluş savaşları diye adlandırılan saldırılarla, ülke dışındaki çıkarlarımızı korumada uğradığımız geçici yenilgiler, dünyadaki gelişmeleri etkileme gücümüzü tehlikeye sokuyor.»(5)

sözleri en yalın biçimiyle doğrulamaktadır.

IMF, DÜNYA BANKASI GÜÇLERİNİ EMPERYAL DEVLETLERDEN ALIR

On dokuzuncu yüzyılda Britanya, yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra da Amerika, Biritanya ve ABD kapitalizminin liberal ve demokratik yapılarına uygun uluslararası liberal ekonomi kuralları ve kurumları (Britanya ölçeğinde, serbest ticaret ve altın standardını, ABD ölçeğinde ise Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer kurumlar) geliştirerek güçlerini arttırdılar. Eğer bir ülke gücünü başka ülkelerin gözünde meşrulaştırabilirse, arzularına ulaşma konusunda daha az dirençle karşılaşır. Eğer kültürüyle ideolojisi çekiciyse, diğer ülkeler onun peşinden seve seve giderler. Eğer kendi toplumuyla uyumlu uluslararası kurallar geliştirebilirse, değişmek zorunda kalma ihtimali azalır. Diğer ülkelerin faaliyetlerinin kendi arzusu doğrultusunda yönlendirilmesini veya sınırlandırılmasını sağlayacak kurumların desteklenmesine yardımcı olabilirse masraflı havuç ve sopalara ihtiyaç duymaz. (6)IMF 1929 yılında başlayan ve 1930′lu yıllar boyunca Batı emperyalizmin yaşadığı ekonomik bunalımdan ve ikinci dünya savaşının ortaya çıkardığı yıkımın ardından 1944 yılında Bretton Woods Konferansında kabul edilen White Planı çerçevesinde 1946 yılında bir dizi görevle kuruldu. IMF uluslararası ticaretin yayılmasına ve dengeli büyümesine yardımcı olacak, yüksek düzeyde istihdam ile reel gelirin desteklenmesine ve sürdürülmesine katkıda bulunacak, sabit kur sistemini denetleyerek ülkelerin devalüasyon yoluyla rekabet üstünlüğü elde etmelerini engelleyecek, konvertibiliteyi geliştirerek uluslararası ticareti teşvik edecek ve son olarak bir kredi kuruluşu gibi davranarak nakit sıkıntısına düşen ülkelere kredi sağlayacaktı. Bretton Woods Konferansıyla İkinci Dünya Savaşının yıkımına uğrayan ekonomileri yeniden inşa etmek üzere kurulan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankasına (Dünya Bankası) kuruluşunda verilen görev alt yapı yatırımlarına kredi sağlamaktı. Başlangıçta bu kurumun yeteri kadar hızlı davranamadığını gören ABD, Marshall yardımını devreye sokmuştu.Amerikan politikası GATT (daha sonra Dünya Ticaret Örgütü), Dünya Bankası ve IMF gibi 1945′ten sonra açık bir uluslararası ekonomik sistem yaratmış olan normlara ve kurumlara bilinçli bir biçimde destek olmuştur. Kırk beş yıl boyunca ekonomik küreselleşmenin sahası komünist hükümetlerin otarşik politikaları nedeniyle sınırlı kalmıştı. Soğuk Savaşın sona ermesi bu engelleri azaltmış, Amerikanın ekonomik ve yumuşak gücü hem bu gelişmeye bağlı olarak piyasa ideolojisinin yükselişinden, hem de korumacılığın azalmasından yararlanmıştı. (Bugün) ABD dört küreselleşme biçiminin dördünde de merkezi bir konuma sahiptir. Ekonomik (dünyanın en büyük sermaye piyasası ABD’dedir), askeri ( ABD askeri anlamda dünyanın her tarafına uzanabilen tek ülkedir), toplumsal ( ABD popüler kültürün kalbidir) ve çevresel (ABD dünyanın çevresel kirlenmesine en çok katkıda bulunan ülkesidir… Bu açıdan bakıldığında, merkezde yer almak beraberinde hegemonyayı getirir.(7)

IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü dışında kalan “küresel kurumların” (8) da merkezinde ABD ve ABD politikalarına uyumlu yada yönlendiren şirketler yer almaktadır. Örneğin; Merkezi Paris’te bulunan 1919 yılında dünyanın en büyük şirketlerinin yöneticileri tarafından kurulan, Birleşmiş Milletlerde üst düzeyde danışmanlık statüsü olan Uluslararası Ticaret Odası (ICC), yine Birleşmiş Milletlerde danışmanlık statüsü olan 1972 yılında dünyanın en büyük 1000 şirketin kurduğu Dünya Ekonomik Forumu.

ULUSLARARASI FİNANS KURULUŞLARININ ÜSTLENDİĞİ YENİ ROL


Cecil Rhodes 1890′larda sömürgeciliğin savunmasını kısa ve özlü olarak şöyle yapıyordu:

«Kolayca hammadde elde edebileceğimiz, aynı zamanda sömürgelerin yerli halkının sağladığı ucuz köle emeğini sömürebileceğimiz yeni topraklar bulmaya mecburuz… Ayrıca, sömürgeler kendi fabrikalarımızda üretilen fazla mallardan kurtulmak içinde bir kanal oluşturacaktır.» (9)

Dün Cecil Rhodes gibi maceracı ve sömürgecilerin, imtiyazlı şirketlerin üstlendiği fonksiyonu bugün; IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finas kuruluşları daha etkin bir şekilde yerine getirir hale gelmişlerdir.Bretton Woods konferansı sonucunda yaratılan bu iki uluslararası resmi kredi kurumundan ilki olan IMF; Bretton Woods Sisteminin çökmesi ve altının dolara konvertibilitesinin kaldırılmasından sonra (1971) Dünya Bankası ise; Avrupa’nın savaş sonrası yeniden imarının tamamlanmasının ardından işlev değiştirmiştir. Gelişmekte olan ülkeler 1970′lerin sonunda borçlarını ödeyemez duruma girince, iki uluslararası kurum dikkatlerini bu ülkelere yoğunlaştırmış ve merkez ülkeler bu kurumların verdikleri krediler aracılığıyla kendi politikalarını çevre ülkelere dayatma olanağı bulmuşlardır. Giderek artan dış borçların ödenmesini garantilemek için bu kurumlar aracılığıyla getirilen düzenlemeler öyle bir hal almaktadır ki hükümetlerin iktisat politikası uygulama iradesini neredeyse ortadan kaldırmaktadır. Küreselleşmeyi liberalleşmeyle birlikte ele alan IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları gelişmekte olan ülkelere sağladıkları mali imkanları sürece uyum şartına bağlamakta, bu yönde telkin ve tavsiyelerde bulunmaktadırlar. Küreselleşme süreci bu tür uluslararası kuruluşların, özelikle 1980-1990 döneminde çok borçlu ülkelerin borçlarını indirmeleri yada ertelemeleri konusunda dışa açılma ve ticari-mali serbestleşme şartına bağlamalarıyla hızla yayılmıştır. Dolayısıyla dünya finans sistemini kurmak, üçüncü dünya ülkelerinden kaynak transferini derinleştirmek ve bu ülkelerdeki kalkınmacı devleti tasfiye etmek bu tür uluslararası kuruluşların üstlendiği yeni roldür.(10)Joseph E. Stiglitz;

«Dünya Bankasının gerçek adı “uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası” asıl misyonunu yansıtıyor; kalkınma bölümü sonradan düşünülüp eklenmiş sayılır. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu o zamanlar hala sömürgeydi ve ekonomik kalkınma için hangi yetersiz çabaların harcanabileceği yada harcanacağı kararı Avrupalı efendilerin sorumluluğu olarak görülüyordu.»(11)

demektedir. Oysa tarihsel süreç içerisinde Dünya Bankasının uygulamalarına bakıldığında, imar ve kalkınma görevinin yetersiz bir biçimde sadece savaş sonrası Avrupa için geçerli olduğunda kuşku yok. Nitekim; Dünya Bankasının bu yetersizliği karşısında ABD, Avrupa’nın yeniden imar ve kalkınmasını sağlamak üzere Avrupa ülkelerine Marshall yardımı adı altında hibe olarak doğrudan para sağlamıştı. Dünya Bankası Avrupa’nın Marshal yardımı sonrası toparlanmasının ardından, yeniden yapılanarak henüz bağımsızlığını yeni elde etmiş ülkelere yönelerek üye ülkelere özel sektör girişimlerini teşvik , kamusal hizmet sektörlerinde piyasalaşmayı hızlandırma amacıyla kredi tahsis etmeye başlayarak adındaki imar ve kalkınma sözcüklerinin perdelemesi altında emperyal merkezlere yeni ve eskisinden daha sağlam iş ve sömürü alanları yaratmaya başlamıştır.Dünya Bankası Grubu, faaliyetlerini kendisine bağlı çeşitli alt kuruluşları   (IBRD, IDA, IFC, MIGA, ICSID) aracılığıyla sürdürüyor: Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) ve Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere sağladığı düşük faizli, faizsiz ve hibeler şeklindeki kredileri yine Dünya Bankasının diğer kuruluşları olan; Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı (MIGA), Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID) ile geri aldığı gibi, bu kuruluşlar sayesinde gelişmekte olan ülkenin kaynaklarına çokuluslu şirketlerin ve dolayısıyla emperyal devletlerin el koymasını sağlar. Nitekim IFC’nin tanımlanan görevi; yüksek riskli sektörlerin ve ülkelerin yaptıkları özel sektör yatırımlarını desteklemek ve geliştirmek, MİGA’nın görevi; gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımcılara ve kredi verenlere politik risk sigortası (garantisi) sağlamak, ICSID’ın görevi; çokuluslu şirketler ve geri kalmış ülkeler arasındaki yatırım (sömürü) uyuşmazlıklarında uzlaşma sağlamaktır.

MUSTAFA ÇINKI

DİPNOTLAR

 

1 James Petras, Küreselleşme ve Direniş, S, 29, Adonis Reklam ve Yayıncılık İstanbul 2002
2 Yüzyılın Sonu, Editör Nathan Gardels, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 305-306 İstanbul-1999
3 The Wall Strreet Journel, 17.11.2007
4 James Petras, Küreselleşme ve Direniş, S, 22, Adonis Reklam ve Yayıncılık İstanbul 2002
5 Michael T. Klare & Peter Kornbluh, Low Intensity Warfare; Pantheon Books, Newyork, 1990, p: 3′ten aktaran: Adnan Akfırat, Özel Savaş, s. 199
6 Joseph S. NYE Jr, Amerikan Gücünün Paradoksu, sf 12-13, Çev: Gürol Koca, Literatür Yayıncılık, İstanbul-2003
7 Joseph S. NYE Jr, Amerikan Gücünün Paradoksu, sf 110, Çev: Gürol Koca, Literatür Yayıncılık, İstanbul-2003
8 Birleşmiş Milletler, OECD, Uluslararası Ticaret Odası, Dünya Ekonomik Forumu, NATO
9 Wayne Ellwood ,Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, sf, 14, Çev: Betül D. Genç, Metiş yayınları, İstanbul-2002
10 Küreselleşme, Derleyen Alkan Soyak, Finansal Küreselleşme: Devletin Düzenleyici Rolü Üzerine etkileri, Nadir Eroğlu s,26-27, Om Yayınevi, İstanbul 2002
11 Joseph E.Stiglitz Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı, S.32-33, Ter: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural Plan B Tic.San Ltd Şti, İstanbul-2002

para-tuzagi.jpg

Yorumlar

Yorum yap