138) TİRAN’DA İSLAM HİSTERİSİ!

Yayin Tarihi 15 Temmuz, 2009 
Kategori SİYASİ

Tiran’da İslam histerisi!

image00138.jpg

Eylül 2006’da, Mentor Nazarko’nun başkanlığında, NGO “Millennium Club Center”da (MC2) [ (STK) “Milenyum Klüp Merkezi ], “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” konulu bir konferans yapıldı. Arnavutluk Cumhuriyeti’nin bir önceki cumhurbaşkanı olan Recep Meydani, bazı Hristiyan fundemantalist ansiklopedilerden (“World Christian Encyclopedia”) öğrendiğine göre %16.8’i Katolik ve %16.1’i Ortodoks olarak dağılmak üzere Arnavutluk Hristiyan nüfusunun % 35.4 ve Müslüman nüfusunda %38.8 olduğunu ifade ettiğinde, Arnavutluk’ta konferansın ilk günlerinde bir skandal oldu. Arnavutluk Müslüman Forumu (AMF) bu maksatlı yaklaşıma karşı çıktı ve böylesi bilimsel olmayan istatistikleri yayımlayan ve Arnavutluk’taki dini dengeyi bozmak isteyen Evangelik Dünya Araştırma Merkezi gibi fundamentalist evangelik organizasyonların çabalarını kınadı. AMF, Recep Meydanî’ye artık bu tür zararlı ve ciddiyetsiz yayımları konuşmalarında kullanmamasını tavsiye etti.

AMF’nin bu çıkışına karşılık olarak, Katolik bir Hristiyan olan Ines Angeli Murzaku, bir yıl sonra Religion in Eastern Europe XXVIII ( Doğu Avrupa’da Din) adlı dergide (Şubat 2008 sayısı) yazdığı makalede Meydanî’nin tezini savundu ve Arnavutluk’taki dini hoşgörünün Müslüman dünyasında eğitim gören ve Arnavutluk’a Arap İslam’ını getiren Müslümanlar tarafından tehdit edildiğine işaret etti. Ines Murzaku’nun bu yazısını bana yazarın çok düşük olan akademik seviyesinden şaşkınlığa uğrayan bir Bulgar tarihçi iletti ve hatta buna bir cevap yazmamı da istedi.

Mamafih, geçen yıl daha önce yapmış olduğum bağlantılardan dolayı, Tiran konferansında, hoşgörü hakkında konuşmak yerine, İtalyan rahipler (yazara göre Araplara bakınca daha iyi olarak tanımladığı) ve onların Arnavutluk’ta İslam’a karşı mücadeleleri hakkında bir araştırma parçası sunan Murzaku gibi yeni Katolik olmuş birisinin fantazilerini ve Meydani olayını görmezden gelmeye karar verdim.

Bir kaç gün önce, internette bazı araştırmalar yaparken, James Pettifer ve Mentor Nazarko tarafından yayına hazırlanan ve Tiran konferansının bildirilerinin yayımlandığı “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” adlı kitaba rastladım. Kitap 150 Euro’luk fiyatı ile oldukça pahalıydı. Sanki içinde yirmibirinci yüzyılın en büyük mucizelerinden biri yayımlanmış gibi duruyordu. Kitap, yayınevinin Bilim, Barış ve Güvenlik Meseleleri dalında yer alarak, IOS yayınları tarafından basılmıştı. Bay Meydani’nin Arnavutluk’taki İslam istatistiklerini keşfinin arkasındakilerin, aynı zamanda 70’lerdeki Varşova Paktı’na benzer şekilde tanklarla ve jetlerle silahlanan, Afganistan dağlarında Müslümanları öldüren, Rusya ile karşı karşıya gelme yolunda olan ve dünyayı kaosa sürükleyecek olan NATO’da olduğu dikkate alarak ve uluslararası politikanın hevesli bir takipçisi olarak, bu kitabı okumak ve Eylül 2006’da Tiran Konferansında NATO memurlarının ne tür bir bilimsel bildiri sunduğunu anlamak için elimden gelen her şeyi yaptım.

Bulmaya çalıştığım kitap nihayet şimdi önümde duruyor ve 138 sayfadan oluşuyor. Kitap dört bölüme ayrılmış; birinci bölüm Arnavutluk’taki dinler ve tarihleri hakkında, ikinci bölüm yerel çalışmalarla ilgili, üçüncü bölüm Balkanların dışı ile benzerlikler ve nihayet dördüncü bölüm sonuçlarla ilgili. Son üç gündür kitabı okuyorum. İki gün önce Lugano, İsviçre’den İtalya’ya trenle gelirken başlamıştım ve bazı tıbbi kontrollerden geçtiğim Floransa’daki bir hastanenin acil servis odasında bugün kitabı bitirdim.

Bu kitabın, “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” diye harika bir başlığı var. Ama kitabın konularının çoğunda dini hoşgörü ve bilimsel titizlik tamamen bir eksiklik içinde. Kitap, Tiran’da bulunamadığı için özür diledikten sonra konferansa katkıda bulunması için Rahibe Teresa’ya dua ettiğini belirten İtalyan Senatör Giulio Andreoti’ye iyi dileklerle başlıyor. Ama senatör Andreoti’nin duası bir Müslüman olarak beni meraka düşürmektedir. Rahibe Teresa’ya ne için dua ediyor ve hangi Rahibe Teresa’ya dua ediyor? Dr. Aroup Chaterje’ın tanımladığına mı ya da Arnavutluk’ta Arnavut halkının Katolikleştirilmesi için kullanılan Rahibe’ye mi? Her halükarda ben, Arnavutluk’taki dini hoşgörü için kötü bir haberci olan bu önümde duran kitabın karanlık mesajlarının gerçekleştirilmesi için Senatör Andreoti’nin Rahibe Teresa’ya dua etmemesi için, Allah’a dua ederim.

Bay Andreoti’nin duasından sonra, kitap okuyucuya konferansa katılanların bir listesini sunar. Bu listede, Piskopos Anastas Janullatos, rezil birisi olan İlir Kulla, Sabri Godo, Recep Meydani, ve Arben Caferi’nin adlarını görebilirsiniz. Öte yandan, burada benim en çok dikkatimi çeken isim Ermir Gjinishi oldu. Konferansta Arnavutluk Müslümanlarının resmi-olmayan temsilcisi olarak gözüken Bay Gjinishi, Arnavutluk Müslüman Toplumu Yönetiminin daha önceki yardımcısı olarak belirtiliyordu. Daha önceden Gjinishi’nin hayatı boyunca böyle bir görevde olduğundan haberim olmadığı için, Yönetim yardımcısının bu unvanı bana oldukça kafa karıştırıcı olarak geldi. Mamafih, kitaptaki diğer mucizelerle karşılaştırıldığında, bunun çokta önemli olmadığını düşündüm.

Katılımcıların listesinden sonra, kitap İngiliz tarihçi James Petiffer’in giriş yazısı ile devam etmektedir. Recep Meydani’nin Arnavutluk Müslüman çoğunluğuna saldırısından oldukça hoşlanan Bay Petiffer, okuyucuyu Arnavutluk’ta her ne kadar Müslüman çoğunluk gözükse de, kendisine göre bunun böyle olmadığını ve ülkede güçlü ve giderek büyüyen bir Katolik, Ortodoks ve Evangelik Hristiyan toplumu olduğu konusunda uyarır. Kitap daha sonra, Sabri Godo’nun konuşmasıyla devam eder. Bay Godo’nun konuşmasında, ona göre dünyanın “karanlığın yayılma tehlikesiyle” ve Makedonya ile Kosova’nın bazı bölgelerinde radikal İslam’ın yayılma olgusu ile karşı karşıya olduğunu belirtmesi dikkate değerdir. Sanki Meydani ve Petiffer ile beraber hareket eder gibi, Godo kendisinin Sünni bir Müslüman aileden gelmesine rağmen büyük kızını bir Ortodoks rahibin oğlu ile evlendirdiğini ve ikinci kızının kocasının da yarı Katolik ve yarı Ortodoks olduğunu belirterek konferans katılımcılarına öğünmektedir. Artık Arnavutluk’ta İslam’ın olmadığını belirtmek ister gibi, Godo farklı dinlere sahip bireylerin olduğu ailelerin sayıca arttığına ve sonuç olarak Arnavutluk’ta artık monolitik bir dinin kalmadığına işaret eder. Enver Hoca, Sabri Godo’nun konuşmasına imrenirdi ama şüphesiz ki sayfa 3’de yer alan Recep Meydani’nin konuşmasına daha da çok imrenirdi. Önümde duran bu kitapta, Meydani 2006’da yüksek sesle telaffuz ettiği dini istatistiklere olan referansları iptal etmek istemektedir. Bunun yerine konferansı organize etmek için kendisini ve Nazarko’yu finanse eden NATO’nun Bilim, Barış ve Güvenlik Meseleleri programına teşekkür etmekte ve katılanlara rüyasının, yüzyıllık düşman olan dini önyargıyı yenmek için evrensel bir din görebilmek olduğunu söylemekte ve son olarak katılanlara panelde yer alan ve dikkatlice seçilen ruhban sınıfı, siyasetçiler ve akademisyenlerin konferansı başarıya ulaştıracaklarını ifade etmektedir. Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliselerinin en zeki ve yetenekli panelistlerini gördüğümde ve Meydani ile Şirketin Müslüman ve Bektaşi toplumlarından herhangi bir nitelikli kişiyi davet etmediklerini gördüğümde, Meydani’nin bu konferansın başarıya ulaşacağını söylemesinde haklı olduğuna ikna oldum.

Meydani’nin konuşmasını, Arnavutluk’taki dini hoşgörünün İlkçağlar ve Ortaçağdan bu yana miras kaldığını ve İslam’ın yayılmasından sonra bile muhafaza edildiğini ve Arnavutluk’un her hangi bir dini hoşgörü kurbanı görmediği ama belki de sadece diğer kiliselerin kurbanlarının olmuş olabileceği konusunda katılımcıları temin eden, Gjergj Sinani’nin Kilise Kanunları ve Katolik Kilisesi konulu sunumu takip etti. Dini hoşgörüsüzlük utancının sadece yabancılar tarafından taşındığı şeklindeki Sinani’nin sonuçlarını okuyan bir okuyucu, “1945 ila 1991 arasındaki dönemde ya da 1997 ile günümüz arasındaki dönemde binlerce imam ya da rahibe neler olduğunu ya da devlet güvenlik ordusu tarafından öldürülen ve işkence yapılan inançlı erkek ve kadınlara neler olduğunu ve günümüzde sırf başörtüleri ve sakalları yüzünden okullarından atılanlara neler olduğunu sorabilir. Acaba bu insanlar Arnavutların kendileri tarafından yapılan dini işkencenin kurbanları değil midir ya da bu insanlar başka bir gezegene mi aittir?”

Bu sunumunun karşıtını kanıtlamak istercesine, Sinani’nin çalışmasını Millennium Club Center Yöneticisi olan Mentor Nazarko’nun bir yazısı takip eder. Bu yazı da sanki İşçi Partisinin eski Komünist rejiminin bir güvenlik ajanına uygundur ve Cavit Şala, Fatoş Klosi ya da Irakli Kocollari tarafından yazılmış gibi görünmektedir. Nazarko dinleyicilere, Arnavutluk’ta bazı aşırı uç ve hoşgörüsüz gruplar gençler üzerinde etkili olmaya başladılar, diye seslenir. Eğer ortaya çıkmaya başlayan bu gruplara karşı ciddi önlem alınmadığı takdirde, bunların sadece ülke için değil aynı zamanda tüm bölge için ciddi problem olacakları konusunda uyarır.

Nazarko’ya göre, Arnavutluk’taki dini sorunlar hükümet kontrolünün yokluğunun bir sonucudur. Öte yandan, bazı organizasyonların (bunları İslami olarak okuyunuz) çalıştırdığı insanların Mısır’dan kovulan kişiler olduğunu söylemektedir. Nazarko, Meydani’nin yakın arkadaşı olan Abdüllatif Saleh ile karıştırdığı Yasin Kadı örneğini vermektedir. Nazarko ürkmüş bir şekilde, hükümetin 20 İslami organizasyonu tanıdığını ve diğerlerinin yeraltında faaliyet gösterdiğini; ülkede 431 cami olduğunu ama 203 tanesinin Arnavut Müslüman Toplumunun kontrolü dışında olduğunu; Arnavutluk’un Dünya İslam teşkilatına üye olmasından sonra binlerce genç Arnavut’un değişik Arap ülkelerinde çalıştığını ve eğitim almaya gönderildiğini; sayılarının bilinemediğini; bilinen İslam ülkelerine eğitim almaya gidenlerin ise yoğun bir oryantasyona tabi tutulduğunun ihmal edilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Daha sonra yazar, yeni Müslüman entelektüellerin toplumdan dışlandıkları için sinirli olduklarına ve mülklerinin idaresiyle ilgili olarak Arnavut Müslüman Toplumunun üst düzeylerindeki kişilerde bir karmaşa yaşandığına işaret eder. Nazarko’nun bu sorunlara ait bir çözümü ise Müslümanların ve İslam’ın kontrol edilmesi ve bunların faaliyetlerinin izlenmesi ve kayıt altına alınmasıdır; bunun için de teknik ve kurumsal destek talep eder.

Bu yazıyı, Amerikalıların 90’ların sonunda Arnavutluk’tan kovduğu Abdullatif Saleh ve Nazarko’nun yakın arkadaşı olan Recep Meydani’nin yazısı takip eder. Yazısında, Meydani, kendisine göre, Arnavutların ulusal kimliklerinin ortak hoşgörü ve geleneğe dayandığı “Arnavut Modeli”nden bahseder. Meydani bu hoşgörüyü İlkçağlardaki İliryalılara, Arberlere kadar götürür; başka bir deyişle, Arnavutlar (yazar burada Darwinist evrim listesinde yer alan İliryalıların atalarını, yani maymunları, eklemeyi unutmuş gözükmektedir) daima dış dünyadan gelen yabancı etkilere uyum sağlamaya çalışmıştır. İlkçağlardaki İliryalıları geleneklerini korumak için Hristiyanlığa bazı pagan formülleri verdikleri için çok zeki olarak tanımlar ve yazara göre Hristiyanlık ikiye bölündüğünde, İliryalılar ikisi arasındaki iletişimde köprü olmuştur. Arnavutların hoşgörüsünün gelişmesi ve onların uzak görüşlülüğü, Mehmet Ali Paşa’nın batı standartlarında yeni Mısır’ı inşa ettiği ve Vaso Paşa’nın çok-inançlı Lübnan’ı kurduğu İslam döneminde de devam etmiştir ve bu teolojik çizgi, yazara göre, Teresa Ana inancına bakılmaksızın tüm Arnavutların büyük Annesi olarak değerlendirildiğinden, günümüze kadar devam etmiştir.

Konferansın en fantastik çalışmalarından birisi de Miranda Vickers’inkidir. Arnavutluk’taki İslam konusundaki su katılmadık cehaleti konusunda Arnavut Müslümanlarının iyice tanıdığı Bayan Vickers’e 13 Kasım 2008’de AMF tarafından resmi bir cevap yollanmıştır. “Komünizm-sonrası Arnavutluk’ta dinlerin gelişimi” konulu yazısında, yazar Arnavutluktaki dinler ve inançsızlıklar konuları yerine Ortodoks Hristiyanlığa değinir ve Katolikliği tamamen ihmal ederek sadece İslam’la ilgilenir. Bayan Vickers’in çalışması, Enver Hoca tarafından rastgele kullanılmış olan ve günümüzde bildiğim kadarıyla sadece Petrika Thengjilli tarafından kullanılan, fantastik bir varsayımla başlar. Ona göre, Arnavutlar çıkarlarına göre dinlerini değiştirmiştir.

Ama İslam üzerine Komünist tezleri tekrarlayarak, Arnavutların İslamlaştırılmasını Yönetimin uyguladığı politikayla açıklar; … 18. yüzyılda gayri-Müslimler üzerindeki vergilerin ağırlaştırılması ve İslam’ın kolaylıklarının Müslümanlar üzerinde arttırılması siyaseti ile Arnavutlar toptan İslam’ı seçmiştir. Yazar burada Katolik Kilisesinin klişelerini tekrarlar ve erkekler İslamlaşırken (Türk korkusu nedeniyle) kadınların sadık Hristiyanlar olarak kaldıklarını belirtir. Arnavutların İslamlaşması üzerine Komünist efsanelerini tekrarladıktan sonra, Vickers İslam’ın ülkemizdeki şu andaki durumu hakkında da bahseder. Burada İlir Kulla, Pirro Misha’nın ve Fatos Nano’nun Ortodoks yönetimi boyunca devlet güvenliği tezlerini tekrarladıktan sonra, Arnavutluk’ta radikal Selefi ekolünü destekleyen gençler ve Hanefi ekolünü destekleyen yaşlılar arasında olmak üzere İslam’ın kalbinde bir çatışma olduğundan bahseder. Sünnilerin El-Kaide’nin kötü çocukları olduğu ve Şiilerin İran’ın kötü çocukları olduğu şeklindeki Bush tarzı Batı yaklaşımının aksine, Vickers bize, Arnavutluk’ta İslam’ın iki ılımlı şeklinin, Sünniler ve Bektaşilerin, olduğunu söyler. Ama bu kadar değildir. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Irak’tan Afganistan’a kadar, hatta Arnavutluk’ta bile, Vickers yazılarında fantastik bir çatışma inşa eder. Arnavutluk’taki bu “iyi” iki ekolün “yurtdışındaki” İslami kurumların okullarından dönen “gençlik” tarafından nasıl tehdit edildiğini tanımlar. Ona göre, Irak’ta El-Kaide mücahitleri gibi, yurtdışından gelen Selefiler Arnavutluk ve Tiran’da camilerin kontrolünü ele geçirmiştir. Bu konular hakkında ön bilgisi olmayan bir kişi Bayan Vickers’in yazılarını okuduğunda, okurun zihnine şüphesiz Tiran’ın “Kandahar’a komşu” olduğu ve bu Selefilerin ellerinde makineli tüfekleriyle Taliban Mollaları gibi tanımlandıkları girecektir ve yazar bunları Dine Hoca ve Ethem Bey camilerinin Kauristan Hoşgörüsüne karşı Cihat edecekler olarak tanımlar. Aman Allah’ım!!!

Miranda Vickers’ın Arnavutluk Müslümanlarına olan histerisi, bir kadının Arnavut Camilerini ziyaret ettiğinde genç erkekler tarafından nasıl aşağılayıcı ve şüpheli bakışlarla izlendiğini tanımladığında da devam eder. Pazari I Ri ve Dine Hoca camileri yabancılar için şüpheli bir atmosferle dolu olarak gösterilir. Vickers, camileri ziyaret eden bu yabancıların, Suudi Arabistan ve Yemen’den yeni dönen gençler tarafından hoş karşılanmadığını ve bu gençlerin daha önceki geleneklerin aksine yabancılarla beraber oturmak ve sohbet etmek arzusunda olmadıklarını söyler. Yurtdışından gelen bu gençler sadece Müslüman Toplumu bölmekle kalmamış aynı zamanda “potansiyel terörist” olarak da algılanmışlardır. Bazı gençlerin Şeriata göre Miranda Vickers’ı cezalandırdıkları ya da başını zorla örttükleri konusunda bir bilgi sahibi değilim ama onun yazıları beni dehşete düşürmektedir. Her durumda, benim gibi zayıf insanlar için, yazarın vardığı sonuçlar zaferlerle doludur. Yazar, ülkedeki İslami organizasyonların titizlikle incelenmesi sonucunda, radikallerin daha zor hareket edebildiklerini tekrarlar. Hatta, ılımlılar (yani Selefi mezhebinden Hanefi mezhebini korumak isteyen yaşlılar) radikallerin (yani gençler-Selefiler) üstesinden gelmiştir. Sonuç olarak, Vickers Müslüman Topluluğun dışında hareket eden Arnavutluk’taki birçok cami (431 cami) ve İslami organizasyon yüzünden, geleneksel Müslüman değerlerinin tehlikede olduğunu ifade eder.

Miranda Vicker’in fantazileri, üzerinde yorum bile yapamayacağım kadar zayıf bir İngilizce ve hatalarla dolu olan bu kitapta, bir takım yazılarla devam eder. Ama kitabın ikinci kısmı, okuyucunun memnunlukla karşılayacağı, Müslüman Toplumu yönetiminin önceki yardımcılarından, medyada adı sıkça çıkan ve Arnavutluk Müslümanlarını temsilen konferansa katılan Ermir Gjinishi’nin yurtsever bir yazısı ile başlar. Bu çalışmada yazar, Arnavut Müslüman Toplumu’nun 1912-1920 arasındaki bir tarihini vermeye çalışır. 29. sayfada Miranda Vickers tarafından radikal akımın lideri, anti-modern Selefi, Allahu Ekber diye bağıran turban giymiş bir Molla ve İngiliz bir Hristiyan hanıma zorla örtü giydirmek isteyen birisi olarak tanımlanan Gjinishi, 57. sayfada kendisini bir Arnavut yurtsever kahramanı olarak tanımlar. Bu, Macar tarihçi Gyorgy Lederer’in “Doğu Avrupa’da İslamcılar ve Kamu Güvenliği Konuları” adlı yazısında belirttiği gibi Arnavut polis terörünün Amerikan isteklerini yerine getirme çabalarının uluslararası Selefileri bile gururlu yurtseverler olarak davranmaya sevk eden, eğlenceli bir durumdur. Bu vatanseverlik, dinsiz Arnavut milliyetçiliğini Prizren Ligi’ne kadar götüren ve gururla bunun 1923’de Müslüman Toplumun Halife’den zorla ayrıldığında tamamlandığını belirten ve Arnavut Müslümanlarının İslam dışına çıkmaya ve milliyetçilik tanrısına tapmaya başladığını belirten Gjinishi’nin yazısında açıkça görülür. Ama Gjinishi, Arnavutluk’taki hoşgörü ve bir arada yaşamayı, Arnavut yurtseverlerinin Türk, Yunan ve Sırp işgalcilere karşı kullandıkları bir silah (Rönesans zamanındaki “silah ve kalem” savaşı gibi diyebilirim) olarak tanımlar. Daha sonra, ülkede günümüzdeki İslam’ın durumu hakkında konuşurken, bir kaç yıl önce İlir Kulla gibi, Müslüman Toplum’un “ulusal teolojik çerçeveyi” korumak için yabancıların yardımını nasıl reddettiklerini; yabancı etkilere karşı korunmak için Hanefi Mezhebini nasıl güçlendirdiklerini anlatır. Arnavutluk’ta yabancılar tarafından yapılan şüpheli bağışların “Arnavut İslam’ı” ile “Arap İslam’ı” arasında düşmanca ilişkiler oluşturduğuna işaret eder. Daha ötesi, Müslüman Toplum’un müsaadesi olmadan öğrencileri yurtdışına eğitime göndermenin sonucunda Hanbeli Mezhebi Arnavutluk’a gelmiştir. Mamafih, Gjinishi için, Müslümanlar apolitik ve itaatkardırlar. Ülkede Hristiyan bir siyasi parti olması gerçeğinden rahatsızlık duymazlar. Haddizatında Müslümanların kendileri bir İslami Parti istemezler. Arnavutluk hükümetine, Mısır ve Pakistan’da şu anda varolan militer ve dini olarak bozulmuş ideolojilerin ülkeye sızmasını engelleyecek hukuki çerçeveyi tamamlamasını hatırlatır ve 11 Eylül saldırılarının Arnavutluk’un tüm camilerinde açıkça kınandığını ve böylece ülkeyi aşırı dini ideolojilerin enfeksiyonundan koruduğunu hatırlatır. Sonuç olarak, Gjinishi, Arnavutluk’taki Müslümanların ılımlı olmasından ve Arnavutluk’ta barış geleneğini pekiştirmelerinden dolayı diğer ülkelerdeki Müslümanlardan farklı olarak Arnavut Müslümanlarının Hz. Muhammed’in karikatürlerinden ya da Papa’nın İslam’a karşı saldırgan tutumundan etkilenmediklerini söyler. Gjinishi’yi bir Taliban olarak tanımlandığı Vickers’in yazılarını ve öte yandan kendisini Papa’dan daha fazla Katolik olarak tanımlayan ve eski ve yeni Rönesans yurtseverlerinden daha fazla yurtsever olarak tanımlayan Gjinishi’nin yazılarını okuyan bir okuyucu merak içinde kalacaktır: ama burada düşman olan kimdir?

Kitapta İslam’la ilgilenen başka bir konu da, “Kutsalın Dinsel Yasaklanması” başlığı ile, Arben Caferi’nin çalışmasıdır. Caferi yazısına Batı’ya karşı olan aşağılık kompleksini itiraf etmekle başlar. Başbakan İndra Gandi’ye Hinduların kendi yönetim şekilleriyle karşılaştırıldığında yabancıların yönetimi altındayken niçin daha hızlı gelişmeye eğilimli olduklarını soran bir Hintli siyasetçiyi tanımlayan Ferit Zekeriya’yı yazısında alıntılar. Caferi’nin işaret etmek istediği, Batılı kültüre sahip ülkelerin ilerlemek için Doğulu kültüre sahip ülkelerden daha iyi şansa sahip olduğudur. İslam’a karşı olan Hintli kompleksini Batı Hristiyanlığı gibi henüz laikleşmemiş İslam’a karşı uygulamaya çalışır. Türk kültürünü alaturkadan alafrangaya çeviren, Hristiyan ruhban sınıfına dokunmazken Müslüman din adamlarının giysilerini dini süprüntülerinden arıtan Atatürk’e övgüler yağdırır. Kitaptaki bilimsel ve dilbilgisi açısından incelenmemiş olan birçok diğer yazılar gibi, Caferi’nin yazısı da hatalarla doludur. Yazıda bol bol harf ve çevrim hataları vardır; Bosfor, Fosfor olarak (yani Boğaziçi Foğaziçi olmuş) yazılmış, Fetva kelimesi itham ve küfretme olarak çevrilmiş ve İslam’ı demokrasiyi kabul etmemekle suçlarken hatalar yapılmıştır. Ortadoğu’da emperyalizmin uzun tarihini ve Hristiyanlık ile Batının yerleştirdiği tiranları görmeyi reddederken, Caferi sadece Müslümanların az gelişmişliği için İslam’ı suçlamakla kalmaz aynı zamanda Arap dünyasında etnisiteye dayalı politikaların olmaması konusundaki endişelerini de dile getirir. Ona göre, buradaki suçlu kapalı olan doğu zihniyetidir, oysa ki Batılı zihniyet her şeye açık, hoşgörülü ve kozmopolittir. Arben Caferi’nin İslam’a olan bu nefreti gözünü o kadar kör eder ki, ona göre Batılı Müslümanlara cami inşa etmeleri için izin verilirken, Doğuda, Suudi Arabistan’da ibadet için Hristiyan yapılarına izin verilmez. Öyle gözükmektedir ki, Tetova’da yaşayan Caferi RAI 1 ya da BBC, ya da Al-Jazeera televizyonlarını bir türlü seyredememektedir ya da Suudi Arabistan Amerikan diktatörlüğünü, cami inşa edilmesine ya da sokaklarda ibadet edilmesine ve Müslüman kadınların örtünmelerine izin verilmeyen Kuzey İtalya ile mukayese edememektedir. Ama şüphesiz Arben Caferi ne bu gerçekleri hatırlatmak ister ne de Yunanistan’daki Arnavut camilerinin Tepedelenli Ali Paşa devrinden beri kapalı olduğundan bahsedebilir, çünkü Caferi ve partisinin hor gördüğü bu Müslümanlar üzerinde tahakkümlerini devam ettirebilmeleri için Yunanistan’ın desteğine ihtiyaçları vardır. Ama Caferi’nin saçmalıkları sadece camiler konusunda kalmaz. Kitabın 89. sayfasında Osmanlı İmparatorluğunda Müslümanların değil de sadece Hristiyanların bir “millet” olma hakkına sahip olduğu konusunda yalan söylerken hem abuk sabuk konuşur hem de öfkesini kusmuş olur. Caferi’nin yazısının özü İslam’ın totaliter bir din, Müslümanların dünyada cenneti oluşturmak isteyen ütopik kişiler ve Ümmet ile Kur’an inancının totaliter ideoloji olarak tanımlanmasıdır. Ona göre, İslam Hristiyanlık örneğini takip etmeli ve laikleşmelidir. Aksi takdirde, dinler Kutsalı (yani Allah’ın insan hayatından çıkarılması) yasaklamadıkça, müezzinin okuduğu Ezan ibadete çağırma olarak değil de bir savaş ilanı olarak görülecektir.

Arben Caferi’nin militanca olan yazısını, “Aşırı Dini Grupların Demokratikleştirilmesinin Görünmeyen Etkileri” başlığıyla, Wesleyan Methodist Üniversitesinde öğretim üyesi olan Erica Chenoueth’in bir yazısı takip eder. Chenoueth, Wesleyan Üniversitesinin web sitesindeki özgeçmişi okunduğunda görüleceği üzerine, “iyi ve kötü” arasındaki küresel savaşa inanan açık bir Bush neoconudur ve konferansta Sinderalla rolünü oynamıştır. Arnavutluk’taki demokratikleşme sürecinin bazılarının şiddeti kullanacağı terörist grupları beraberinde getireceği ve bu şiddetin dini doğada olacağı kehanetinde bulunur. Onun ilgilendiği, bu terörizmin kaynağı değildir, ama Buşizmin üst düzey bir görevlisi olarak, Arnavutluk hükümetine bu radikal gruplara karşı koymak için bir takım önlemlerin alınmasını tavsiye eder. Arnavutluk gibi ülkeler demokratikleştirilmenin radikalleri ürettiği Irak ve Filistin örneğini incelemelidir. Chenoueth, radikallere hükümetin kendilerine karşı işlediği suçları protesto hakkına kavuşmaması için ülkedeki demokratik hakların yasaklanmasına inanır görünmektedir. NATO’nun Gelişmiş Araştırma Grubu için bu konferansın sonuç bildirgelerini de hazırlayan Erica Chenoueth, sayfa 133’de Vahabilik ve Suudi Arabistan’ın Arnavutluk’ta radikal cami ve okullar inşa edeceği sonucuna varır. İslam Dünyasında eğitim gören gençlik önceki yıllarda sağlanan birlikte yaşama olgusunu bozabilir. Ama ülkeyi böyle bir tehditten korumak için, Arnavut dini kurumlarının otonomisi korunmalıdır. Arnavutluk, Müslümanların İslam Dünyasında eğitim görmesini engellemek için kendi teoloji üniversitesini kurmalıdır. Ayrıca Arnavutluk’un terörizm tarafından yüksek derecede tehdit edildiği sonucuna da varır. Bu yüzden hükümet ılımlıları desteklemeli ve terörist olaylar olduğunda, hükümet onlar üzerinde sert önlemler almalıdır. Radikallerle mücadele için, ılımlıları öne çıkaran medya kullanılmalı ve radikalleri izleyen STK’lar desteklenmelidir.

İslam’a şeytanca yaklaşanlardan başka, “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” konferansında Arnavutluk’un diğer dini toplumlarından ve diğer ciddi tarihçilerden de katılımcılar da vardı. Tiran Katolik Kilisesinin yardımcı piskoposu George Frendo, “Dinler ve Dini Hoşgörü” konulu konuşmasında Hristiyanlığın Batılı toplumlar ve laikliğin durgunlaştırılması için olan değerleri hakkında dinleyicilere vaaz vermeye çalışır. Yunanlı Piskopos Anastas Janullatos “Balkanlarda Uzun Sürecek bir Barış ve Bir arada Yaşamaya Doğru” adlı konuşmasında, Kilise’nin topluma vermesi gereken değerler hakkında konuşur. Janullatos doğru olarak, (ulusal çıkarlarını korumak için geleneksel dini savunur gibi gözüken konferansı düzenleyenleri de içine kattığı) Balkan ulusalcılığı ve ateizmine karşı çıkar. İtalyan hükümetinin delegesi, Şeyh Abdülvahab Pallavicini öte yandan, “Ortak Amacın Arkasındaki Gerçek ve Farklılık” konusundaki konuşmasında, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın ortak yolunu tanımlamaya çalışır ve İslam’ı Sorgudan dolayı hala acı çekmesi yüzünden suçlar ve Sufizmi çözüm olarak sunar. Önceden Müslüman olan ve sonra Protestanlığa geçen Fitar Muca, “Arnavutluk Evangelik Mirası ve 1990’lardan sonra Devamı” konulu yazısında, Vlach Sevasti, Parashqevi ve Gjerasim Qiriazi, Kostandin Kristoforidhi, ve Petro Nini Luarasi örnekleriyle Arnavutluk’taki Protestanlık tarihinin bir özetini sunar. Bugün Arnavutluk’ta nasıl 120 tane Protestan kilisesinin olduğunu anlatır ve Kilise’nin insani çalışmalarını belirtir. Arnavutluk’taki Hristiyanlık konusuyla ilgili son yazı, Ines Angjeli Murzaku’nun “Doğu ve Batı Arasında: Arnavutluk’ta Grotaferrata’nın Brezilyalı Rahipleri” adlı makalesidir. Murzaku Türklerin Balkanlara girişiyle “Arnavut, Bulgar, Romen ve Sırp devletlerini nasıl mağlup ettiklerini” belirtir. Ve bu satırlar boyunca, Scanderbeg liderliğindeki cesur Arnavutların Türklere karşı nasıl kahramanca direndiklerini ve Sultana teslim olmaktansa binlercesinin İtalya’ya göç ettiğini belirtir. Yazar daha sonra, Hristiyan birliğinin sağlanmasında Brezilyalı rahiplerin misyonunu ve 20. yüzyılda Arnavutluk’ta Katolik Kilisesi’nin hizmetindeki faaliyetlerini anlatır. Kosovalı mültecilerin yardımına koşan Katolik ve Ortodoks kiliselerinin hizmetlerini övdükten sonra, Murzaku kilisenin yardımlarını Teresa Ana’nın ruhuyla karşılaştırarak, bundan tüm Arnavutların, hatta Müslümanların, gurur duyması gerektiğini belirtir.

“Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” kitabı Recep Meydani’nin kızı Adea Meydani’nin “İnançlararası Diyalog” başlıklı konuşması ile bitmektedir. Bayan Meydani bize hoşgörü konusunda Arnavutluk örneğinin çok önemli olduğunu söyler. Ama aynı zamanda, yabancı uzmanların görüşlerine göre, azınlıklar ve dinle ilgili Arnavutluk hukukunun bazı yönleri sadece daha önceki Komünist ülkeler değil aynı zamanda gelişmiş Batılı ülkelerde bile olmayan demokratik kurallara sahip olduğunu da vurgular. Bayan Meydani’ye göre, Arnavutluk halkı sadece Batılı ülkelerde olduğu gibi farklı dinlere saygı duymakla ve kabul etmekle kalmaz aynı zamanda farklı dinlerden evlenenlerin çocukları da istedikleri dinleri seçmekte serbest bırakılmıştır. Kendisinin de bu örneklerden biri olduğunu tekrarlar. Burada Adea Meydani babasının Müslüman bir aileden geldiğini, ama daha sonra ateist ve Enverist olduğunu ve 1967’de Arnavutluk’ta cami ve kiliseleri yıkanlar arasında yer aldığını, öte yandan kendisinin Hristiyan olarak vaftiz edildiğini hatırlatmak ister görünmektedir. Herhangi bir kişi bu konferansın bildirilerini okuduktan ve Recep Meydani’nin 2006’da Arnavutluk’ta oluşturduğu dini hoşgörüsüzlüğü aklında tuttuktan sonra, tarafsız bir okuyucu bu konferansta “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” hakkında konuşulmasaydı bunun bir hoşgörü olduğuna tamamen ikna olurdu. Bu konferansta, birinci sayfadan sonuncu sayfaya kadar, Teresa Ana’ya dua eden ve Hristiyanlığı öven Hristiyanlar hakkında bilgiler okuruz; İslam’a lanet okuyan ve dinleyiciler arasında bulunan yabancı misafirlere artık Müslüman kalmadığını ama Hristiyanlarla melezleşme sonucu…”bukalemun”.. olduklarını anlatan Recep, Cafer, Sabri, ve Mentor gibi Müslüman adlarına sahip bazı adamlar hakkında bilgiler okuruz ve Arnavut Müslüman Toplumu yönetiminin daha önceki yardımcısı olduğu söylenen birisinin gündem hakkında ve Meydani’nin dikkatlice seçtiği katılımcılara ‘Amin’ dediğini görürüz. Bu konferansta, İslam ve Arnavut Müslümanları, sadece uygun bir şekilde temsil edilmemekle kalmamış, aynı zamanda çok açıktır ki, İslam ve Arnavut Müslümanlarının gücendirildiği bu konferans Hristiyan ve Ateistlerin bir monologu olmuş ve Müslümanlara karşı devletin ırk ayrımı uygulaması için bir çağrı yapılmıştır.

Bu makalenin yazarı böylesi bir konferansın NATO ve bir programı olan Bilim, Barış ve Güvenlik Meseleleri gibi bir askeri ittifak tarafından desteklenmesi gerçeğinden dolayı çok huzursuz olmuştur.

Tanklara, jet uçaklarına ve nükleer silahlara sahip olan ve dünyanın yarısına boyun eğdiren NATO, Arnavutluk tarihinde camileri ve kiliseleri tahrip eden ve Amerikan emperyalist birliği diye NATO’yu lanetleyen, Varşova Paktı ve Enver Hoca’yı alkışlayan bu kişileri destekleyerek kendisini bu aşağılık düzeye indirgememelidir. Bu konferans yapıldığında NATO hala Batıyı ve Müslüman dünyasını kana ve savaşa bulayan Başkan Bush’un saldırgan zihniyetiyle idare ediliyordu. Başkan Obama’nın seçilmesiyle, mamafih, en önemli Müslüman ülkelerden biri olan Türkiye’nin her şeyden sonra NATO’nunda bir parçası olmasından dolayı, NATO’nun mecrasını değiştireceğini ve Hristiyan haydut çetesi gibi davranmayacağını umuyorum. Başkan Obama’nın kampanyasında Amerikalı analizci Zbigniev Brzezinski’nin beyan ettiği gibi, İslam, Batı’nın düşmanı değildir ve Batı Müslümanları Başkan Bush’un döneminde palazlanan evangelik ve Hristiyan fantazileri doğrultusunda kendisine düşman etmek zorunda değildir. Benim görüşüme göre, NATO ve bir programı olan Bilim, Barış ve Güvenlik Meseleleri bölümü “Arnavutluk ve Güney Balkanlarda Güvenli Bir Sivil Toplum için Dini Hoşgörünün Kuvvetlendirilmesi” konferansına destek olmakla büyük hata yapmıştır ve yapılan ve yayımlanan konuşmalarla Arnavutluk, Makedonya, Kosova ve Balkanların Müslüman halkının duygularını incittiği için utanç duymalıdır.

NATO’nun üst yönetiminde bulunan Centilmenler Arnavutluk’taki Müslümanların hem paralarının hem de dinlerinin küçük düşürüldüğü böylesi NATO toplantılarına karşılık verecek yeteneklerinin ve burada ortaya konulan aptallıklara cevap verebilecek akademisyenlerinin olmadığını çok iyi bilirler. Bugün NATO’nun başında bulunan Centilmen Arnavutluk Müslümanlarının Recep ve Sabri gibilerden ve komünist rejim zamanındaki devlet güçlerinden nasıl çektiklerini; 1998’den sonra Hristiyanlık her yere yayılırken ve Batı’nın yardımıyla binlerce Arnavut Hristiyanlığa geçerken Müslümanların binalarının, camilerinin, okullarının ve medreselerinin nasıl kapatıldığını çok iyi bilir. Mamafih, NATO’nun başında bulunan Centilmen ayrıca şunu da bilmelidir ki, Romalı askerlerin önünde çarmıhta duran İsa gibi zulme uğrayan Arnavut Müslümanların da görünmez orduları ve her türlü süpergüç imparatorluğunun üzerinde zaferi olan Allah’tan ümitleri vardır. NATO’nun başında bulunan Centilmenin bundan sonra, gelecekte Arnavut Müslümanlarını gücendirecek faydasız programlara sponsor olmayarak daha akıllı olması gerekir. NATO İslam ve Müslümanlara yönelik olarak hoşgörüsüzlüğü kışkırtan bir Hristiyan gangster gibi değil de, dünya güvenliğini sağlayan laik bir organizasyon gibi davranmalıdır. Eğer bir fırsat çıkarsa, Tiran’daki NATO ofisleri bu konferansın neden olduğu Arnavutluk, Kosova, Makedonya ve Karadağ Müslümanlarının yaralanan duygularını sarmak için somut adımlar atmalıdır.

Olsi Jazexhi

Floransa, İtalya, 3 Haziran 2009

İngilizce’den tercüme eden Dilaver Yardım

Yorumlar

Yorum yap