97) KENDİMİZİ ALDATMAK

Yayin Tarihi 11 Şubat, 2009 
Kategori SOSYAL

KENDİMİZİ ALDATMAK

Pek büyük bir başarıyla hep beraber uyguladığımız “kendimizi aldatma” işlemini spiritüel ahlak ve bilgi açılarından da ele almak gerekiyor. Bu psikolojik gerilemenin birçok yönlü uygulaması vardır. En yaygın olarak görüleni ise “*tevilciliktir(*çevirme, döndürme). Tevil, insan ruhunun tekamülüyle ilgili bir davranış şeklidir. Realitenin gerek gördüğü eylemin Doğru’ya (gerçeğe) göre sapkınlık göstermesi tevili oluşturur. Başka bir deyişle doğru olanın değişik bir mantıkla çarpıklaştırılıp başkalaştırılmasıdır.

  Günlük hayatımızda bilerek ya da bilmeyerek gereksinme duydukça tevillere başvururuz. Toplum hayatımızın birçok kuralları, yaptırımları, kınamaları tevile zorlayıcı birtakım hareketlerde bulunmamıza sebep olmaktadır. Uygulamada daha çok, kişiliğimizin, Ben’imizin değerini başkalarının gözünde küçük düşürtmemek, maddi-manevi çıkarlarımızın doyurulmasından yoksun kalmamak için sürekli olarak tevile başvurulmaktadır.

  Konun psikolojik yanı ele alınırsa korkunun burada esaslı bir rol oynadığını görüyoruz. Istıraptan kaçıp mutluluğu aramak doğal bir eğilim, belki de bir ilke. Istırap verecek her şeyden için için çekinmek ve korkmak, temelde cahilliği içeren bir içgüdüdür. Ben’in bütünlüğünü korumak, gereksinimlerini sağlamak, çıkarlarını savunmak hakkıdır, ama hayatın anlamını ve kendini bilememe, bu şuursal karanlık, körlemesine bir ıstıraptan kaçışı, mutluluğa koşuşu doğurmaktadır. Maddesel hayatın amacı mutlu olmak değildir. Mutluluğu sağlayacak bilgi-görgü ve deneye sahip olmak, asıl amaçtır. Kişisel tevillerin Ben-Vicdan, Sapkın-Normal, Çıkar-Sağduyu mücadelesi olarak belirdiğini görüyoruz.

  Spiritüel anlamda *Nefis (*Bilgisiz Ego) kendi kendini denetlerken, eksik ve kusurlu yönlerini gözden geçirirken, çeşitli kanıtlar ileri sürerek kendini mazereti var gibi gösterir. Başarısızlıkların, haksız fiillerin, tecavüzlerin, zulüm ve adaletsizliklerin, kısacası bilgisizliğin sonuçlarını hafifletmeye çalışır. Eksiklik kompleks haline gelince, kendimize olan güvenin azalmasına, manevi yoksulluğa, hatta aşağılık duygusuna sahip oluruz.

  Özellikle maddi ve manevi yetersizliğimizi gidermek yerine bu durumu haklı bir sebebe dayandırmaya çalışırız. Kendine güven ile kendini beğenme çok kere birbirine karışırlar. Kendine güvenende bulunan sükunet, sabır ve hoşgörü kendini beğenende yoktur denebilir. Hep haklı olmak ve haklı çıkmak çabası içindedir kendini beğenenler ve bu nedenle tevilciliği iyi kullanırlar. Ama, gün be gün, toplumdaki durumları güvenilmez insan halini alır.

  Acaba vicdani uyarı ve zorlamalar karşısında durumumuz nedir? Vicdani uyarı ve öğütleri zaaf olarak gören insanlar vardır. Bu kanaldan gelen bilgiyi değiştirmek ya da sesi susturmak, onların ilk başvurdukları çözüm yoludur. Kuşkusuz, böylesi ince ve seyyal bir etkiye karşı şuurları cevap veremeyecek kadar güçsüzdür. Çıkarcı ve bencil gerçeklikleri içinde yaşayan kimselerde her yönüyle hakkaniyetin tevil edildiğini görmek olağandır. Kendilerince kurdukları hayatın anlamı ile insansal ve ahlaksal değerlerinden çıkmamak için mücadele verirlerken tevile başvurulur. Sorumluluk ve yükümlülüğün karşılığını vermek gerektiğinde bunun gerçek değerini bulmadan, çıkarcı akıl oyunlarına başvurmak sözde tatmin ve borcu yerine getirme yoluyla da tevilcilik yapılabilmektedir.

  “Kitabına uydurma” deyimini biliriz. Ne yapmak istiyoruz? Doğruyu kendimize uyduruyoruz. Bilgisizliğimizi örtbas ediyoruz. Özetlemek gerekirse: Hayatımızı kısır döngülere sürükleyen tevilcilik sinsi ve sevimli bir düşmandır. Bu düşmanla işbirliği yapılmasının nedenlerine gelince:

1-Şuurlar karanlıktır, kapalıdır.

2- Yaşam dar ve basit bir anlam içinde, yüzeysel olarak yaşanmaktadır.

3- Vicdan sesi denen, tekamülle gelişen doğal insan bilgisi, şuur alanına yerleşmiş bulunmamaktadır.

4- Kişiler arasında makul bir çıkar dengesi kurulmamıştır.

5- Aldatmanın normal bir prensip olarak kabul edilmesi çoğunlukça benimsenmiştir.

6- Yüksek ve geri düzeyli etkilerin uygulama alanı içinde bulunan insanın en eski korkusu, hayatı sürdürememe korkusunun mücadelesi devam ediyor; ölmek, açlık, hastalık, doğal afetlerden binlerce yıldır sürüp gelen korku (arşetipik imajlar), uygar düzeyde biçim değiştirerek, ama daha da yaygınlaşarak sürüp gitmektedir. Bunlara kişiliğin korunması, her türlü çıkarcılığı da eklemek gerekir.

  Bilgisizlik, anlayışsızlık, sevgisizlik ve güvensizlik insanlığımızı hızla kemiren kötülüğün mayasıdır, özüdür. Toplumların temel sorunu ne ekonomik, ne siyasal, ne de felsefidir. İnsanın insanla olan ilişkisini araya girerek kesen, örten, saklayan güçleri apaçık şekilde görememektedir.

ASTROSET

RM Dergisi, Cilt 19, sayı 222, Temmuz 1978

 

 

Yorumlar

“97) KENDİMİZİ ALDATMAK” yazisina 3 Yorum yapilmis

  1. Ertuğrul Kapusuzoğlu yorum tarihi 15 Şubat, 2009 02:56

    Nefis yazıya bir bakış…
    Görünüşe göre hiç bir şey.
    Başka bir bakış…
    Ne kadar çok şeyi, ne kadar özlü anlatmış.
    Bizim bakışımız ikincisi.
    Tabi, topluma yön verenlerin okuması ibret değil, ders alması gereken bir yazı.
    Bir an önce bilgi toplumuna ulaşmalıyız.

  2. Yasemin Yüksel yorum tarihi 15 Şubat, 2009 22:52

    Bu yazı için birkez daha teşekkür borçlu kaldım size..
    Tekrar düşündüm.. bir insanın duygularının fevri,sakin,heyecanlı,dürüst,doğru,fazla insanlara güvenden kaynaklanan, samimiyetin ne kadar suistimal edilip, doğru olan şeylerin nasıl toz duman edildiğini acımasızca eleştirildiğini, sevgilerin nasıl bencil duygular ve sevginin korkarak damla damla verildiği onunda zehir zıkkım çıkartıldığı dostluk adı altındaki ilişkileri tekrar gözden geçirmeme neden olduğu için..
    Hep haklı..hep doğru..hep herşeyi en iyi bilen..hep sadece kendi ölçülerinde hesaplı kitaplı sevgi,arkadaşlık,dostluk gösteren insanlara..hep kusursuz,hatasız,herşeyi çok bilmiş kişilere.. ne mutlu sizlere..
    Benim ne yazıkki sizler gibi bu ulu özelliklerim yok !!

  3. Yasemin Yüksel yorum tarihi 19 Şubat, 2009 04:27

    Masallar da sosyalizasyonun bir parçasıdır. Kadın ve erkek rollerinin öğrenilmesinde önemli bir yere sahiptirler. Erkek çocukların masallarında “kahramanlık” vardır. Güç kullanımı, savaş ve zafer kavramlarının ön plana çıkarıldığı masallarda, sağlam durmanın, yarışmanın, “erkek olma”nın kuralları anlatılır.

    Kız çocuklarının masallarında yapılması gereken çok fazla bir şey yoktur: “Beklemek” ve “inanmak” gerekir. Kızlar kahraman olmazlar, olmalarına gerek de yoktur. Onlar, uzun boylu, yeşil gözlü, beyaz atlı prensin gelip kendilerini götürmelerini beklerler.

    İyi, yardımsever, vefakâr ve cefakâr olmaları, sabırla mutlu sonu beklemeleri yeterlidir. Belki en fazla bir kurbağa öpmeleri gerekir. Ki, o kurbağa öpülür öpülmez yakışıklı bir prens olacaktır. O da sabrın ödülü.

    Gerçek hayatta kadınların yaşadığı sıkıntının nedenlerinden biri de bu masallardır aslında. Vaat edilen hayat, hiç bir zaman masallardaki gibi değildir. Hep kötülerin; cadıların, üvey annelerin, hain kurtların zarar vermek için fırsat kolladıkları “cici kızlar”, sonunda mutlak mutlu olurlar.

    “Kötüler cezasını çeker, iyiler mutluluğa erer” ana fikri masaldan çıkarılıp gerçek hayatta adaletin yerini bulması sabırla beklenilir, huzurlu huzurlu uyunur. Asıl amaç da “uyutmak”tır belki de kimbilir. Hayatın ve masalların gerçeği çelişki halindedir ve uzlaşmalarını beklemek hayaldir.

    Kadınların sorunları, yıllarca istenen, özlenen “mutlu son”a ulaştıktan sonra daha da artar. Tüm masallarda cici kızları, yakışıklı prensler bulur ve saraylarına götürürler. Ya sonrası, sonra ne olur? Beyaz gelinlik, yıldızlar, göz kamaştıran mutlu çift…

    Ve çift arkasını dönüp o güne kadar kendilerine üzüntü verenlere sorarlar: “Kırk satır mı, kırk katır mı?”, cevap alır, ceza verir, pembe bulutlu, çiçekli böcekli, yüz uşaklı altın saraya giderler. Masal orada biter, hayat ise oradan sonra başlar.

    Çocukluğundan itibaren prensin koluna girip saraya giden kızlara öykünen kadınlar, “prensimsi”lerini bulduktan sonrasını düşünmediklerinden, artık ne isteyeceklerini, ne bekleyeceklerini bilemezler. İşte ilk zorluk, ilk kırılma ve masaldaki ilk sökük…

    Her hayal kırıklığında masallarındaki sökükleri diker kadınlar, sonunda yamalı bir hayatları olur ama yine de çocukluklarında anlatılan masallardaki mutlu günlere inanmaktan, onu beklemekten vazgeçmezler.

    Ayrıca, masalların sonunda “onlar erer muradına, biz çıkarız kerevetine”. Oysa gerçekte kerevete çıkan olmaz; herkes prensimsi ile prensesimsinin hayatlarına dahil olmaya çalışır.

    Kenarından köşesinden onların yamalı hayatlarına bir sökük daha açmaya çabalayanlar, kendi yarım kalmış masallarının acısını başkalarından çıkarır, kendi hayatlarında “tip” olup, başkalarının hayatlarında “karakter” olma hırsıyla, zaten iri olan egolarını şişirdikçe şişirirler.

    Çözümsüzdür masal-kadın ilişkisi: Kadınlar masallara inandıkça mutsuz olurlar ve her mutsuzluklarında dönüp yine masallara sığınırlar. Hep o “bir gün”ün hayaliyle yaşar, gelmedikçe hüzünlenir ama hayata da yine o bir güne inandıkları için tutunurlar.

    Boşuna değildir, çocukların beyaz perdelerden duvak yapmaları, komşu akraba düğünlerinde gelinlik giyip dolanmaları, pasta pişiren annelerine merakla bakmaları, annelerinin elbiseleri ve acemice sürülmüş kırmızı rujlarıyla ayna karşısından ayrılmamaları, bebeklerini kucaklarına alıp masal anlatmaları.

    Mutluluğa giden yol, anneannelerin hayatlarından devşirilmiş evcilik oyunlarından, her gece uykudan önce anlatılan masallardan geçer.

    Yedi kat yatağın altındaki bir bezelye tanesinden rahatsız olup hassaslığı ve narinliği nedeniyle prensle evlenme şansına erişen kızın anlatıldığı bir masal vardır. Tüm kız çocuklarının zihnine kodlanan kadın tipidir o: Kibar, ince, naif… İnceldikçe incelir kadınlar ve inceldikçe daha çok “kadın” olduklarını sanırlar.

    Kibarlıklarının karşılığı olarak bekledikleri beyaz atlı prensin yerini zamanla “sinek kadar kocam olsun başımda bulunsun”lara kadar çekilmiş kabulleniş alsa da, ummaya devam ederler, kendileri için olmasa bile hiç değilse kızları için.

    Tam da bu sebeple her gece aynı hüzünle büyük büyük annelerinden miras masalları küçük kızlarına anlatır ve inandıkları gibi inandırmak ister anneler: “İyi uykular, tatlı rüyalar”(!)

    Yük
    Duygu Gücük

Yorum yap