8) GÖÇ DESTANI

Yayin Tarihi 27 Şubat, 2009 
Kategori TÜRK VE DÜNYA DESTANLARI

GÖÇ DESTANI

image00152.jpg

Uygur ülkesinde, Togla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Bu tepenin adına Hulin dağı denirdi. Hulin dağında birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Bu ağaçlardan biri kayın ağacı idi. Bir gece, kayın ağacının üzerine gökten bir mavi ışık düştü. İki ırmak arasında yaşayan kişiler bu ışığı gördüler, ürpererek izlediler. Kutsal bir ışıktı bu, kayın ağacının üzerinde aylar boyu kaldı. Kutsal ışığın kayın ağacının üzerinde kaldığı süre içinde ağacın gövdesi büyüdükçe büyüdü, kabardı. Ağaçtan, çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesine değin bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.

 

Bir gün, ağacın gövdesi birdenbire yarılıverdi. İçinden beş küçük odacık görünümünde beş küçük çadır çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üzerinde asılı birer emzik vardı, onlar bu emziklerden süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.

Çocukların en büyüğünün adı Sungur Tigin, ondan sonrakinin Kotur Tigin, üçüncüsünün Tükel Tigin, dördüncüsünün Or Tigin, beşinci ve en küçüğünün adı da Bögü Tigin idi. İnsanlar, bu beş çocuğu Tanrı’nın gönderdiğine inandılar. İçlerinden birini kagan yapmak istediler. Bögü Tigin ötekilerden daha güzel, daha yiğit, daha akıllı idi. Halk, Bögü Tigin’in hepsinden üstün olduğunu anladı, onu kagan seçti. Bögü Han, büyük bir törenle tahta çıktı. Kendisinden sonra gelen otuzdan fazla soyu da Uygurlar’ın başında kaldı.

Yıllar yılları kovaladı. Bir gün geldi, Yolun Tigin Uygurlar’a kagan oldu. Yolun Kagan’ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardı. Yolun Kagan, oğlu Kalı Tigin’e çin konçuylarından (=prenseslerinden) Kiu-Lien’i eş olarak almayı uygun gördü. Kalı Tigin ile Kiu-Lien evlendiler.

Evlilikten sonra Kiu-Lien, sarayını Kara-Kurum’daki Hatun Dağı’nda kurdu. Hatun Dağı’na Gök Ruhlarının Dağı” adı da verilirdi. Hatun Dağı’nın çevresinde daha bir çok dağ vardı. Bu dağlardan biri Tanrı Dağı idi. Tanrı Dağı’nın güneyinde de Kutlu Dağ bulunmaktaydı. Kutlu Dağ, koca bir kaya parçası idi.

Günlerden bir gün Çin elçileri, yanlarında falcılarla birlikte Kiu-Lien’in sarayına geldiler. Çin elçileri ile falcılar aralarında konuşup şöyle dediler.

”Türk ülkesinin tüm varlığı, bütün mutluluğu Kutlu Dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkler’i yıkmak istiyorsak bu kayayı ellerinden almalıyız.”

Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra Kalı Kagan’a gittiler. Ona dediler ki:

”Siz bizim bir konçuyumuzla evlendiniz. Bizim de sizden bir dileğimiz olacak. Kutlu Dağ’ın taşları sizin saygıdeğer ülkenizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim.”

Yeni kagan, bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye varacağını düşünemedi, Çinliler’in isteğini kabul etti. Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verdi. Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi. Türk ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı, kutsal taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu. Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak, Türkler’in tüm mutluluğu yok olacaktı. Kagan bu kutsal kayayı Çinliler’e verdi. Ama kaya, kolay kolay sökülüp götürülecek gibi değildi. Bunu gören Çinliler kayanın çevresine odun kömür yığdılar, kayayı ateşe vurdular. Kaya iyice kızınca üstüne sirke döküp paramparça ettiler. Her bir parçayı aldılar, ülkelerine götürdüler.

İşte, ne olduysa o zaman oldu. Türkeli’nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanı dile geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları acıyı anlattılar, ağladılar. Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz düşüncesiz kagan öldü. Ne var ki, kaganın ölümüyle de ülke felaketten kurtulamadı. Bir Çin konçuyu (=prensesi) uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası, Türkeli’nin felaketine neden oldu. Halk rahat yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buğulaştı, uçup gitti. Topraklar kurudu, ürün vermez oldu. Yolun Kagan’dan sonra başa geçen kaganlar da arka arkaya öldüler.

Günlerden sonra Türk tahtına Bögü Kagan’ın torunlarından biri oturdu. O zaman yurtta canlı-cansız, evcil-yaban, çoluk-çocuk, soluk alan-almayan her ne varsa bir ağızdan ”Göç!… Göç!...” diye çığrışmağa başladılar. Derinden, iniltili, hüzün dolu, eli böğründe kalmış bir çığrışmaydı bu. İnlemelere yürek dayanmıyordu.

Uygurlar bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler. Toparlandılar, yola koyuldular. Yurtlarını, yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere göç ettiler.

Sonunda adına Turfan denilen bir yere geldiler. Burada sesler kesildi. Uygurlar bu yere kondular, beş kent kurup yerleştiler. Adını da Beş-Balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

”’

EY TÜRK, TİTRE VE KENDİNE DÖN!

DİNİ’Nİ İSTİSMAR EDENLERE, İNANMA!

EY TÜRK, TİTRE VE KENDİNE DÖN!

TÜRKLÜĞÜ MENFAATİ İÇİN, KULLANANLARA KANMA!

EY TÜRK, TİTRE VE KENDİNE DÖN!

DÜNYALIK RAHATIN İÇİN, HAKSIZLIĞA DUYARSIZ  KALMA!

EY TÜRK, TİTRE VE KENDİNE DÖN!

VATAN’IN SATILMASINA VE PARÇALANMASINA SESSİZ DURMA!

EY TÜRK, TİTRE VE KENDİNE DÖN!

BEN TÜRKÜM” DİYEREK HAYKIRARAK,

KAHPELERDEN,

HAİNLERDEN,

HIRSIZLARDAN,

DÜŞMANLARDAN,

KORKMA, KORKMA, KORKMA!

ÇÜNKÜ SEN TÜRKSÜN!

YILMAZ KARAHAN

image0022.gif

Yorumlar

“8) GÖÇ DESTANI” yazisina 4 Yorum yapilmis

  1. gül efe yorum tarihi 28 Şubat, 2009 01:08

    çok etkilendim yılmaz bey Allah razı olsun.inş. titrer ve kendimize döneriz.umutsuzluk yok.

  2. Ertuğrul Kapusuzoğlu yorum tarihi 9 Mart, 2009 09:27

    Çocukluğumda okuduğum ve belleğimde yer eden destan Göç Destanı.
    Çocuk ve gençlerde milli şuurun oluşmasında, destanların önemi tartışılmaz.
    Mesele, bu ve benzer değerlerimizi, sadece, baskıları bitmiş kitaplarda bırakmamak. Ders kitaplarının arasına sokmak, sahneye, beyaz perdeye taşımak.
    ..
    Nerden nereye, alın bir yaramız daha.
    “Tanrı Türk’ü korusun!”
    Evet, dudak bükülecek-büzülecek kadar istismar edildi.
    İstismar-mistismar.
    Ama, gürleye gürleye “amin” demeyecek miyiz.
    Bizi, bizim olan şeylere karşı hep şüphe ve tereddüte düşürdüler.
    Akıllı olmak mecburiyetindeyiz.

    Sayın Karahan’ın mesajına gelince.
    “Türk’sün sen!” diye haykıran yiğit kardeşim.
    Sözlerinizin altında benim imzam da var.
    Müslüman, dikkatli ve bilgili olmak mecburiyetindedir. Çevremiz, Lavrens’lerle dolu.
    Hem bize namaz kıldırıyor, hem bizim ve vatanımızın kuyusunu kazıyorlar.

    Ola ki?
    Lawrance: Yirmi yıl, Müslüman kılığında imamlık yaparak araplara namaz kıldıran, homoseksüel İngiliz casusu. Bu casusun çalışmaları semeresini vermiş ve Şerif Hüseyin 1916 isyan etmiş ve Osmanlı devletinin yıkılmasında son derece etkili olmuştur.

  3. şerif bozkan yorum tarihi 25 Ağustos, 2009 02:43

    türkiyede şimdi o kadar çok lawrance varki aklınız durur

  4. mehmet gülle yorum tarihi 18 Aralık, 2009 00:25

    lawrance bırak ta içimizde tc kimligi taşıpta türk olmadıgını söyleyen insanlar var… bunlar it bile olamzlar bizler tarhimizden ders almassak 3 kıtaya hüküm edrken anadolu misafir durumu döştük artık burayıda bizden almak iştiyor lar buna karsi bilinçli olamzmız lazim hepimiz kardesiz ama yurdumda bayragımda gözü olan benm kardesim degil düşmanımdır

Yorum yap