7) DOSTLUK

Yayin Tarihi 3 Ekim, 2008 
Kategori ÖYKÜ

DOSTLUK

yardim.jpg

İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming’di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. ”Oğlumu  kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” dedi. Yoksul ve onurlu  Fleming ”Kabul edemem!” diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

”Bu senin oğlun mu?” diye sordu aristokrat.
Çiftçi gururla ”Evet!” dedi.

Aristokrat devam etti: ”Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.”

Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.
Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mari’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?
Penisilin!

Aristokratın adi: Lord Randolp Churchill.
Oğlunun adi: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.

Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığı nasıl olsa gelecektir.

NOT: Bu Öykü, Sayın Nilüfer KARAKELLE tarafından gönderilmiştir.

Yorumlar

“7) DOSTLUK” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. Yasemin Yüksel yorum tarihi 5 Mart, 2009 03:20

    Necip Fazıl’ın sık sık dilime dolanan şiirinden bir dize bu.
    “Hayat, mayat diyorlar
    Benim gözüm mayat’ta.
    Hayatın eksiği var:
    Hayat eksik hayatta.

    Takınsam, kanat, manat;
    Kuş, muş olsam seğirtsem.
    Bomboş vatana inat,
    Matan’a doğru gitsem…”
    Türkiye, dünyamız gibi bazen daralıyor, bazen genişliyor, ferahlıyor. Bizim bilgelik geleneğimizde buna, kabz ve bast denir. Ki rengi mordur. Mor, hem hüznün hem neşenin rengidir. Zıt bir duygu halinin yani.

    İnsanlık yüzelli ikiyüzyıldır bir kabz hali yaşıyor, bir daralmanın içinden geçiyor. İnsanın mutluluğu, insanlığın huzurunu önemsemiyoruz, yasaları, anayasaları, kuralları önemsiyoruz. İnsanın acıları bizi etkilemiyor, kağıtlara yazdığımız ve putlaştırdığımız o kuralları önceliyoruz.
    Hazlarımız, zevklerimiz, tutkularımız, hırslarımız, doymak bilmeyen hırslarımız yüzünden kendimize ve ötekine acı veriyoruz, savaşıyor, kan döküyoruz.
    İnsanlara Yaratıcı’ya sipariş veremedikleri kimlikleri yüzünden acı veriyoruz.
    Tabi Midhat Sancar’ın Taraf’taki son yazısında vurguladığı gibi kendimize yapılınca bağırıyor, başkasına yönelince katılıyoruz.
    Burada ahlaki bir sorun var; kanunla, anayasayla ilgili olmaktan çok, doğrudan insani bir mesele var.
    Bu, insanı, onun onurunu, haklarını, özgürlüğünü değil, sonradan oluşan toplumsal ve yasal kuralları öncelemekle ilgili bir sorun.
    ‘Her şey devlet içinde, devletle birlikte’ anlayışını çoktan geride bırakan, faşizan, otoriter, diktatoryal sistemlerini kısa sürede rehabilite eden ülkelerin rağmına, Türkiye, bünyesindeki sorunlardan yüzyıla yakın bir süredir tümüyle kurtulamadı, sistemini hak ve özgürlükler açısından tam olarak yenileyip onaramadı.
    Bir daralmanın içinden geçiyoruz ama İmam Ali’nin müjdelediği gibi, ‘gözü olana sabah ışımıştır.’
    Bilgelik geleneklerinin en münbit zemini olan ülkemiz, insanın hak ve özgürlüklerine, onuruna yaraşır bir yere doğru yürüyecek, sorunlarını çözecektir, buna ilişkin umutlarımız hala diridir.
    Necip Fazıl’ın şiirinde söylediği gibi, hayatın içerdiği sorunları, kurallara atfedilen kutsiyet değil, bizatihi hayatın özündeki can(lılık) aşacaktır.
    Hayat kuralı bozar, hayatın gerçeği, şairin adına mayat dediği şey, bir gün mutlaklaştırılan olguyu dönüştürür.
    Hayatta hayat eksik ise, bir gün hayatın gerçeği, kurgusal olana müdahale eder, onu değiştirir.
    Türkiye, adil ve özgür bir toplumsal sözleşmeye şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal taleplerin kanalları hala yeterince açık değil. Siyasal katılım kanallarında tıkanıklık var. Bunu bünye uzun süre taşıyamaz. Damar tıkanıklığı nasıl baypas gerektiriyorsa, Türkiye’nin de toplumsal ve siyasal katılım kanallarının açılması gerekiyor. Buna direnmek Türkiye’ye sadece zaman ve enerji kaybettiriyor.
    ‘Hayatın eksiği var/hayat eksik hayatta’ diyen şair bunu da içeren kapsamlı bir özgürlükler, bir can, bir ruh, bir insanlık dünyasından söz ediyor.
    İnsanlar temel hak ve özgürlüklerini kullanamıyor, kendilerini özgürce ifade edemiyor, taleplerini dile getiremiyor, isteklerini siyasal merkeze taşıyamıyor, toplumsal sözleşmede kendilerini göremiyor, kendi varlıklarını hissedemiyor…Türkiye’nin bu daralmadan, bu kabz halinden çıkması, kurtulması gerekiyor.
    İnsani olanın bastırılması sadece patolojik sonuçlar üretir. Susturarak, bastırarak, yasaklayarak, yok sayarak, inkar ederek, zor kullanarak hiçbir sorun çözülmez. Bu, insani bir tutum değildir. Okunması gereken bir kitap olarak hayat, bize bunun aksini söyler.
    Bediüzzaman, o harikulade eseri Lemaat’ın önsözünde, ‘üstadım Kuran, kitabım hayattır’ der. Hayat, doğru okunması gereken bir kitaptır. Bize daima doğruları söyleyen bir kitap. Bu kitabı okumama konusunda nicedir ısrarlıyız.
    Bunun nice acılara müncer olan bir boyutunu oluşturan Kürt meselesine bu açıdan bakmakta yarar var.
    Erbil toplantısı bize bir kez daha gösterdi ki, önyargılarla, bilgisizlikle sadece narsisizm ürüyor, ulusalcılık denilen kanser beliriyor. Bizim yüzlerce yıllık uygarlık coğrafyamızda yaşayan onlarca kavimle aramızdaki ilişkiler adalet ve özgürlük ekseninde yeniden şekillenmelidir. Türkiye, tarihsel tecrübesini göz ardı ederek adil bir çözüm üretemez. Hayatı hiçe sayarak sorunlarını çözemez. Baskıyla, yasakçılıkla, ikiyüzlü bir ahlakla toplumsal esenliği sağlayamaz. Çıkara dayalı ilişkilerle bunu asla gerçekleştiremez. Konjonktürel davranarak doğru bir yere varamaz.
    Kendi ülkemizde farklı dili konuşan, farklı inançları olan insanlarımıza, çürütücü ulusalcılıkla yaklaşmamız, onlara zulmetmemiz, hak ve özgürlükler konusunda ikiyüzlü davranmamız hem hayatın dinamiklerini inkar etmektir hem gayr-ı ahlakiliğe düşmektir.
    Hayat, kuralı mutlaka yener.
    Bunu unutmayalım…Aslolan insanlık onurudur, Allah’ın Zat ism-i şerifiyle tecelli ettiği insandır. Aslolan yetkin insandır, varlığın gözbebeği, varoluşun kalbi odur.
    Hoşça bak zatına kim zübde-yi alemsin sen, diyen bu sırrı söylemiştir.
    İnsanın özerk, ontolojik alanını belirleyen Zat’ın bağışladığı özgürlük alanını daraltan her yaklaşım bir gün hayata yenilir, pörsür ve çürür.
    Türkiye, insanlığın hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlarını da göz ardı etmemelidir.
    Sezai Karakoç’un dediği gibi, ‘dosta düşmana karşı iyi konuşalım’ ve şöyle diyelim :
    “Son insan yürüyor
    Tut elimden kaçalım
    Kaçalım kaçalım
    Bizi kimseler görmesin
    Arıyanlar bulmasın
    Tren duvarları sarsmasın
    Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
    Kan böylesine hızlı akmasın
    Aşkın kulakları sağır
    Sesi boğuk olmasın”
    alıntı

Yorum yap