675) TÜRK MİLLETİNİN GELECEĞİ: TÜRKÇENİN GELECEĞİ

Yayin Tarihi 22 Kasım, 2013 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ, TÜRKÇE

 

TÜRK MİLLETİNİN GELECEĞİ:  TÜRKÇENİN GELECEĞİ!

image001.gif

Millet, Milliyet, Türk Milleti

Dilin bireylerin hayatındaki yeri ve önemi ne kadar büyükse, milletlerin var oluş ve bekasındaki yeri ve önemi de o kadar büyük ve hayatidir. Dil, bireyler için dış dünyayı algılama ve iç dünyasını ifade etme aracıdır. Milletler için ise, hem millet olma sürecinde önemli bir unsur hem de gelecek için bir güvencedir. Nitekim dil birliği, düşünce birliği demektir. Düşünce birliği ise, ortak yaşama iradesini sağlar.

İnsanlar yaratılışları gereği olarak bir arada yaşamak zorundadırlar. Onları bir araya getirip ortak yaşama iradesini tesis eden en önemli ortaklık; dinî duygular, millî değerler ve hayat tarzlarıdır. Ortaklığı tesis eden en güçlü bağlardan birisi de dil birliğidir. İnsanları kuru bir kalabalık olmaktan çıkarıp aralarında ortak duygu, düşünce ve gönül birliği oluşturan bu doğal ortaklıklar, insanları “ferdî benlik” duygusundan “millî duygu” basamağına yükseltir.

Millî duygu insanlarda fıtrî müspet bir duygudur. Millî bakış, millî görüş, millî duruş, millî hareket, millî şuur… millet olmanın basamaklarıdır. Bu hassasiyetler, zaman içinde ortak bir millî kimliğe dönüşür. “Millî kimlik”; bakış, duyuş, düşünüş, algılayış, zevk gibi ortak değerleri paylaşıp benimseyen topluluklarca asırlar içinde oluşturulmuş millî bağların bütünüdür. Bu bağlardan birkaçının eksik veya farklı olması bu ortaklığı engellemez. Ortak özelliklere sahip olmak, kendini ait ve mensup hissetmek, bireye hem öz güven verir hem de millettaşları için sıcak duygular oluşturur. “Millî kimlik” ise, milliyet kavramını oluşturur.

Milliyet; farklı etnik kökenlerden gelen, değişik kavimlere mensup olan, hatta dil, din, gelenek ve görenek farklılıklarına dahi sahip bulunan kitlelerin iradi olarak bir araya gelmeleriyle tarih içinde oluşan doğal, kültürel, toplumsal yapıları ifade eder. Kavmiyet biyolojik, milliyet sosyolojik bir yapıdır.

Milliyet, özü itibariyle dine, kültüre ve medeniyete dayanan ortaklıklar demektir. Birleştirici ve ortak değerlere dayalı milliyet anlayışı, İslâmî ilkelerle de ters düşmez. Tarih, kendi tecrübesiyle bizleri aynı mayayla yoğurarak “millet” yapmıştır. Kökenimizin, dilimizin veya inancımızın farklı olması, bu gerçeği değiştirmez. Ortak adımız da tarihin şan ve şeref numunesi ve İslamın bayraktarı olan Türk milletidir.

“Milliyet” kavramı, bugünün şartlarında asla ırkî ve kavmî bir asabiyeti ifade etmemektedir. Duyuş, düşünüş, algılayış bakımından ortaklaşmış, ortak değerleri paylaşan, ortak geçmişe, vatana, tarihe, dine, dile, gelenek ve göreneklere sahip kitlelerin ilkel kabileciliğin çok ilerisinde, insan fıtratına uygun millî duygularının tezahürü, “milliyet” kavramında ifadesini bulur. Bütün bu sözü edilen ortaklıklar da “millet“ adı verilen topluluğu oluşturur.

Millet; geçmişte ortak hatıraları olan, bugünde ortak ülküleri bulunan ve gelecek için ortak yaşama iradesine sahip olan topluluk demektir. Tarihin en eski topluluklarından birisi olan ve ortak ad olarak kendilerine “Türk” denilen topluluklar günümüzde tam ve gerçek olarak “Türk milleti” olmuşlardır.

“Türk” ne tarihte ne de günümüzde hiçbir zaman etnik bir anlam ve iddia taşımamış; aksine, yüce vasıf ve ideallerin ifadesi olagelmiştir: Türk; adaletin, dürüstlüğün ve yiğitliğin sembolü, diğergamlık ve hamiyetperverliğin ekolüdür. Türk; haçlının çarptığı hilaldir; emperyal güçlerin korkulu rüyası celaldir; ilkesi ve ideali helaldir; gözü hep zirvelerde yüce bir hayaldir… Türkler; her ne kadar Turfan Vadisi’nde de medeniyetler kurmuş iseler de asla turfanda bir millet değildir; kökleri derinde, yüceliği tarihte gizli bir millettir.

Türk milletinin tarihte birlikte yaşadığı hiçbir dinle ve kavmiyetle bir problemi olmamış; etnikçilik, ırkçılık ve kavmiyetçilik ise, Türk milletince hiçbir dönemde benimsenmemiştir. Kimilerince ısrarla dayatılan “çok kültürlülük, çok dillilik, ötekileştirme, özgürleşme, demokratikleşme vb.” kavramlarla ortaya konan sosyolojik kavramlar, ithal postmodernist(!) illetlerdir.

Ecdadımız, kurdukları büyüklü küçüklü birçok cihan devletinde –imparatorluk değil- çok dinli, çok kültürlü, çok milletli yapılarla bir arada yaşama sanatını en makul ve adil şekilde zaten uygulamışlar ve hatta bu konuda bir model de oluşturmuşlardır. Her türlü farklılık ve zenginliğe rağmen, bir arada huzur ve mutluluk içinde yaşanmıştır. Fark arama ve bulunan minik farkları soruna dönüştürme çabası, yeni zamanların aydın ütopyasıdır. Türk halkının zihninde ve söylemlerinde bu tür araz, illet ve ifadeler yoktur. Halkımız; her dinden, her inançtan, her kökenden insanla bir arada yaşama konusunda bir hayli tecrübeli ve mahirdir.

Yeni Anayasa yazımı sürecinde son zamanlarda dille ilgili bazı kavram ve terimler sıklıkla kullanılmaya başlanmış ve tartışmalar yoğunlaşmıştır. Öncelikle belirtelim ki tartışmalardaki söylemlerin ve yazılardaki görüşlerin birçoğu, tarihi dayanaklardan, bilimsel verilerden ve sosyolojik gerçeklerden uzaktır. Nitekim bu tartışmaların hemen hiçbirinde ne bir dil uzmanı ne bir filolog/akademisyen ne de konuyla ilgili bir araştırmacı yer almaktadır. Politik eksenli bu tartışmalardaki söylemlerin ve yazılardaki görüşlerin birçoğu, bilimsel verilerle çelişmekte, sosyolojik gerçeklerle örtüşmemektedir.

Söz konusu tartışma ve yazılarda, her şeyden önce, ileri derecede bir kavram kargaşası ve kafa karışıklığı gözlenmektedir. Örnek olarak bu tartışmalara taraf olanların büyük bir kısmı, “ana dil” ve “ana dili” terimlerinin farkını dahi bilmemektedirler! Bu insanlar, anadilinin en başta anne olmak üzere, aile ve yakın çevreden öğrenildiğinden; okulda öğrenilemeyeceğinden de habersizdirler. Böyle olunca da tartışılan konunun terimleri ve sınırları birbirine girmektedir.

Bu kavramların doğru anlaşılması tartışmalara uygun zeminler hazırlayabilir. Bu bağlamda; ana dilinin önemi ve hatta kutsallığı noktasında, bu çağda kimin kuşkusu olabilir ki! Herkesin ana dilini kullanması kadar doğal ve insani bir hak olamaz. Ancak, bugün için ülkemizde tartış(tır)ılan konu, esasen, ana dili/ana dilleri ile ilgili değildir. Tartışma konusu olan terim “ana dil” (kastedilen “ana dili”) terimi değil; “resmi dil, eğitim dili ve kamusal iletişim dili” gibi çok daha kapsamlı terimlerdir.

Bu tartışmalarda, son derece masum ve doğal bir hak olan “ana dili”ni kullanma hakkı bahane edilerek başka beklentiler dillendirilmektedir. Ana dilinin (aslında dilin) işlevi üzerinden başka amaçlara ulaşma gayretleri, gören gözler için güneş gibi aydınlıktır! Hepimiz için önemli olan ana dillerimiz, toplumdaki ayrıştırma için alet edilmektedir. Şunu açıkça belirtmemiz gerekir ki Dünya’da dil açısından ayrıştırılan topluluklar bir zaman sonra ruhen ve zihnen de ayrılmakta ve ayrı yaşamaya doğru yol almaktadırlar.

Türk milleti bütünlüğü içerisinde her rengimizin ortak özellikleri öylesine çoktur ki bizi ayrıştırma niyetinde olanlar, -bütün aramalarına rağmen- bula bula sadece biricik “ana dili” farklılığını bulabilmişlerdir. Kendi dillerini sömürgecilik amaçları için yaygınlaştıran bu küresel aktörler, bizim doğal değerimiz olan yerel dilleri ise, bir ayrıştırma aracı olarak kullanmaktalar. Bu durum fevkalade manidardır. Bu topraklarda yaşayan herkesin bu telkinler ve telkinleri yapanlar üzerinde düşünmeleri gerekir!

Asırladır birlikte yaşadığımız insanların ana dilleriyle ilgili olarak hiçbirimizin ve hiç kimsenin bir sorunu yoktur. Halk kitlelerinde ana dilleriyle konuşma noktasında bir kısıtlama da söz konusu değildir. Nitekim gündelik hayatta, özel alanlarda herkes istediği dille iletişim kurabilmektedir.

Tartışmalardaki söylemlerin ve yazılardaki görüşlerin bilimsel verilerle sosyolojik gerçeklerle ilgisi yoktur. Nitekim Dünya ülkelerinin birçoğunda “ana dili” bağlamında iki dillilik veya çok dillilik sorunu yaşanmaktadır. Ancak, hemen hiçbir ülkede “ana dili” farklı olan topluluk veya gruplara ayrı bir “resmi dil, eğitim dili ve kamusal iletişim dili” uygulaması söz konusu değildir. Böyle bir uygulama olsa idi Dünya üzerinde bu hakların kullanıldığı kaç ayrı devletçik kurulması gerekirdi?! Öte yandan; güya özgürleştirme adına yapılan ana dili bakımından ayrıştırma işlemiyle, ayrıştırılan topluluklara bir tür cezalandırma da yapılmış olunacaktır. Nitekim söz varlığı ve gramer açısından tam gelişmemiş ana dilleriyle Dünya’ya uyum sağlayamayacaktır. Bu noktadaki tuzağı iyi görmek gerekir!..

Türkçe Gerçeği

Türkçenin; kökleri Milat’tan öncelere kadar uzanan köklü bir medeniyetin ve Çin Seddi’nden Adriyatik kıyılarına, Sibirya’dan Afrika içlerine kadar uzanan sahalarda yaşamış birçok halkın ortak mirası olduğu bilimsel ve sosyolojik bir gerçektir. Nitekim Türkçenin en verimli ürünleri, sözü edilen coğrafyada ortaya konmuştur. Bu bakımdan bu toprakların ortak mirası ve ortak sesi ‘Türkçe’dir. Türkçe, dünyanın en yaygın dilleri sıralamasında rahatlıkla ilk beş-on aralığındadır.

Bu gerçek, hiç kimsenin ana dilini yok saymak anlamına da gelmez. Hepsi, bizim değerimizdir. Esas olan; Millet’in huzuru ve Devlet’in bekası için “birlik ve dirlik” içinde yaşamanın gayreti içinde olmaktır. Ortak duygu ve değerler üzerinde yapılacak tartışmalar; herkese, her bakımdan zarar verecektir. Özellikle diller zemininde yapılacak tartışmalar, zihni ve fikri ayrışmada sonun başlangıcı olabilir. Nitekim, dil düşüncenin evidir. Dil, farklılaşırsa, düşünce de farklılaşır. Dille başlayan ayrışmanın önünü kimse alamaz. Dilin bu işlevini çok iyi bilen sömürgeciler, Türkiye’de de bu türden tartışmaları körüklemektedirler(?!).

Bu topraklarda var olan her değer, hepimizin ortak değeridir. Tıpkı; diğer ana dillerimiz gibi Türkçe de bu milletin ortak birleştirici değeridir. Millet’in huzuru ve Devlet’in bekası bağlamında en önemli unsurumuz Türkçedir. Dil birliği bozulursa, bu toplumu başka hiçbir “şey” bir arada tutamaz. Resmi dilimiz Türkçe, Vatan, Bayrak vb. ortak kutsallarımız üzerinde tartışmalar yapmak, kesinlikle milli birliğimizi bozar. Bu bakımdan; Devlet’imizin temel birleştirici unsurlarından olan resmi dil birliği veya eğitim dili meselesi, asla tartışma konusu dahi yapılmamalıdır. Zira, ayrı dillerle eğitim yapmak hem düşünce bağlamında insanlarımızı ayrıştıracaktır hem de uygulamada adı konulmamış birçok soruna davetiye çıkaracaktır.

İsteyen her topluluk, ana dilini özgürce konuşma dili olarak kullanabilmelidir. Ortak değerimiz Türkçe, tartışmasız resmi dilimiz ve tek eğitim dilimiz olmalıdır. Bu durum hepimizin hayrınadır. Nitekim; varlığımız, kardeşliğimiz ve birliğimiz en büyük gücümüzdür! Yeter ki tefrikaya düşmeyelim! “Böl, parçala, yut” taktiğini ustaca kullanan çağdaş sömürgecilerin oyununa gelmeyelim! Gücümüzü anlamsız ve sonuçsuz tartışmalarla harcamak yerine, insanca yaşanabilir ve lider bir Türkiye için kullanmakta yarar vardır.

Sonuç ve Değerlendirme

Yukarıdan beri verdiğimiz bilgi ve yaptığımız değerlendirmelerden anlaşılacağı üzere, biz; Türk milleti ifadesini aslına uygun olarak etnik bir yapı şeklinde değil ortak duygu, değer ve gelecek bağlamında bütüncül bir ifade olarak kullandık. Kısacası, hepimiz –özel adlandırmalarımız baki kalmak kaydıyla- aynı milliyetin mensuplarıyız.

Herkesin ana dili kutsal ve değerlidir. Herkes ana dilini istediği gibi kullanabilir. Ne var ki millet olarak kalmanın ve aynı devlette düzen içinde yaşamanın bir zarureti olarak ana dillerimizi bir parçalanma vesilesi de yapmamak gerekir. Aksi takdirde emperyal güçlere yem olmak kaçınılmazdır.

Türk milleti bütünlüğü içinde geleceğimiz ortak duygu, değer ve gelecek ideallerimize bağlıdır. Bu ortaklığın en güçlü yapıştırıcısı ise ortak resmi ve eğitim dilimiz olan Türkçedir. Türk milletinin geleceği, Türkçenin geleceğindedir…

Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,

El-mek: eyaman@ybu.edu.tr

Paylaş:

Yorumlar

Yorum yap