655) ANKARA’NIN KURULUŞUNDA VAKIFLARIN ROLÜ

Yayin Tarihi 7 Şubat, 2013 
Kategori TÜRK DÜNYASI

ANKARA’NIN KURULUŞUNDA VAKIFLARIN ROLÜ

Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti ilan edildiğinde küçük bir kasaba durumunda olan Ankara şehri, zengin bir tarihî geçmişe sahiptir.

Galatlarca”Aneyra” denen şehrin adı günümüze dek ”Ankara”, Angur”, ”Engürü” ”Angora” biçimlerinden ge­çerek bugün ”Ankara” olmuştur. Anka­ra’da ilk uygar topluluğun, Anadolu’da istikrarı sağlayan Hititler olduğu anla­şılmaktadır.

Hititlerin ardından Frigyalıların yerleştiği şehir daha sonraları sırayla Lidyalılar, Kimerler, Persler ve Makedonyalıların egemenliklerinde yaşamış, Büyük İskender’in ölümüyle Galatların az sonra da Romalıların eline geçmiştir. Galatlılar tarafından yaptırıldığı sanı­lan Ankara Kalesi, Romalılar ve özel­likle Selçuklular Devri’nde onarılmıştır. Ankara, ortaçağda Hıristiyanlığın Anadolu’daki belli başlı merkezle­rinden biri olmuştur. VII. yy. da İran­lıların hemen ardından da Arapların saldırılarına uğrayan Ankara,1073 yılında Türklerin eline geçmiştir.

Şehir bir ara Haçlı Ordularının is­tilâsına uğramışsa da 1127 yılında Sel­çukluların, 1354 yılında da Osmanlı­ların egemenliğine girmiştir. 1402 An­kara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’in ye­nilmesinden sonra şehirde bazı ayak­lanmalar meydana gelmiştir. Fakat da­ha sonra istikrar sağlanmış ve Fatih devrine kadar, Anadolu Beylerbeyliği’­nin merkezi olmuştur.

Ünlü seyyahların seyahatnamelerin­den edindiğimiz bilgilere göre Ankara, Orta Anadolu’da önemli bir kalenin e­teğinde kurulan ve Osmanlı Devri’nde genişleyen büyük bir ticaret ve sanayi şehridir. Şehir17. ve 18. yy. larda oldukça zengin ve devrine göre mâmur­dur. Halkın büyük ekseriyeti Türktür ve burada ayrıca pekçok da Avrupalı tüccar yaşamaktadır.

18. yy. ın başlarında nüfusu 100. 000′e yükselen Ankara, bu yüzyılın sonları ile 19. yy. ın başlarında bir dü­şüş sürecine girmiştir. Bu düşüş bir ba­kıma şehrin ”velinimeti” olan tiftik ke­çilerinin başka ülkelerde üretiminin başlamasına paraleldir. 187 4-75 yıllarında hüküm süren kıtlık bu gerilemeyi hızlandırmıştır. Orta Anadolu ‘yu kasıp kavuran, insanların ölümüne, çoğunun hicretine yol açan bu korkunç kıtlık se­bebiyle Türk unsuru önem ve zenginli­ğini kaybetmiş, ticaret azınlıkların eline geçmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu, Ankara bü­yük şehirlikten bir kasaba durumuna düşmüştür. 1917 yılı yangını ve I. Dün­ya Savaşı, Osmanlı Dönemi Ankara ’sı­nın sonu olmuştur. 1923′de Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen başkenti ilan edilmesi, Ankara için yeni bir devri başlatmıştır.

Başkent olmanın gerekli kıldığı he­men hiçbir fizikî ve sosyal altyapıya sahip olmayan ve yukarıda sıralanan sebeplerle bozkır üzerinde harabe bir Anadolu kasabası görünümüne dönüşen Ankara’yı ele alarak; o’nun, evkâfın engin zenginlikleri ile desteklenerek nasıl Başkent Ankara haline getiril­diğini anlatmaya çalışacağız.

Bu noktada bir nebze de vakıf kav­ramı üzerinde duralım.

Vakıf, insanlıkla birlikte var olan, ancak İslâmla birlikte yaygınlaşan iyi­lik, şefkat ve dayanışma duygularının teşkilatçılık rûhuyla bütünleşmesi so­nucu, şaha kalkan bir hukuk âbidesidir. Vakıf esprisi ve uygulaması, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi kültürü­nün her sektöründe yaşatıcı, koruyucu ve geliştirici bir rol oynamıştır. Gerçekten İslam-Türk toplumunda vakıf, coğrafyayı vatanlaştıran; serveti hiz­mete dönüştürerek vatanı iktisadî, iç­timaî ve kültürel müesseselerle dona­tan; insanları sevgi, sosyal dayanışma ve yardımlaşma ağlarıyla birbirine bağlayarak bütünleştiren; mazi, hal ve is­tikbâl arasında köprü kurarak tarih şu­urunu canlı tutan bir medeniyet unsuru olmuştur.

Memleketimizde mevcut, dünya ça­pında kıymete haiz eski eser ve abi­delerin büyük bir kısmı vakıf yoluyla yapılmıştır. Bu eserler millî kültürü­müzün ve tarihimizin tapu senetleridir.

Uygarlık tarihimizin temel bölüm­lerinden birini kapsayan ve sosyal adaletin gerçekleştirilmesinde önemli bir yer işgal eden vakıf müessesesi, hiçbir millette Türk toplumundaki ka­dar büyük ve anlamlı olmamıştır.

İslâmiyet’in zuhuru ile toplumun güçsüzlerini korumak, yolcu ve misafir­leri ağırlamak, zamanın toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya çı­kan vakıfların, zaman süreci içerisinde, tesis edildiği milletlerin ihtiyaç ve karakterine göre hizmet alanı genişlemiş­tir. Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin iç ve dış siyaseti, ekonomik yapısı, ula­şım, sosyal ve kültürel hizmetleri ile vakıflar iç içedir. O devirde, bugün devletin ve kamu kuruluşlarının üzeri­ne aldığı, kamu hizmetlerinin birçoğu vakıflar tarafından yürütülmüştür.

Zengin vakıf gelirleri ile kurulan ve çok yönlü fonksiyonları bulunan ”külliye”ler, 13. yy. ın başından itibaren çeşitli Anadolu şehirlerinde kendini göstermeye başlamıştır. Gerek başka dinlerden İslâm’a girenler ve gerekse Türkler arasında, dînî inanış ve farklı medeniyet anlayışına sahip bulunan grupların bir ideal etrafında toplanmasında vakıf külliyelerinin çok büyük rolü olmuştur.

Külliyeler, insanların şehir hayatı­na geçmesi için gerekli olan ihtiyaçları karşılayacak yapı özelliğine sahiptiler.

Ortada büyük bir câmi etrafında medrese, sıbyan mektebi, kütüphane, hastahane, aşhane, han, hamam, ker­vansaray, kalenderhane (zaviye der­gah), muvakkithane, türbe, kapalı çarşı, su bentleri, şadırvan ve umûma açık tu­valetlerden oluşan külliyeler; o günün şartlarına göre asgariden altyapı ihti­yaçlarını karşılayacak niteliktedir.

Vakıf külliyelerinin tesis edildiği yerlerde ulaşım sağlanmış, temizlik, eğitim, ibâdet, barınma, beslenme ihti­yaçları karşılanmış, sağlık sorunları çö­zümlenmiş olmaktadır. 

Selçuklu ve Osmanlı külliyeleri top­lumsal kaynaşmayı teşvik eden, modern anlamda bir sosyal merkez karakterine sahiptir. Bunlar sadece ibadet yeri, öğ­retim merkezi ya da fakir mutfağı ol­dukları için değil, fakat çevrelerinde başka toplantı yerlerinin gelişmesine ön ayak oldukları için sosyal katalizör rolü oynamışlardır.

Vakıflar, tesis ettiği mektep ve medreselerle gençleri; cami ve der­gahlarla yetişkinleri eğitmiştir. Bu müessese sayesinde, dul ve kimsesizler yiyecek gıda, giyecek elbise; öksüzler okuyacak okul; hastalar tedavi olacak hastane; ölüler yatacak mezar bulmuşlardır. Bu durum zengini yoksula karşı merhametli, yoksulu da zengine karşı saygılı yapmıştır. Yardımın şa­hıslar eliyle değil de, müesseseler ka­nalı ile yapılması yoksulun şahsiyetini korumuş, onu kişilere minnet duygu­sundan kurtarmıştır. Fiziksel çevre ve kişisel noksanlıklar sebebiyle bazen dayanılmaz hale gelen hayatın yalçın ve sertlikleri yumuşatılarak dünya yaşanır hale getirilmiştir.

Vakıflar, geliştirdiği sosyal yardım müesseseleri ile sadece İnsan şahsiye­tinin korunmasıyla yetinmemiş, toplum­ devlet bütünlüğünü de sağlamıştır.

Toplumun ihtiyaç duyduğu bu hizmetler, millet fertlerinin alın teri ile kazandıkları mallarından bir bölümü­nü, Allah’ın rızası için, kamunun hiz­metine sunmaları sonucu gerçekleş­miştir.

Vakıf müesseselerinden her birinin kuruluş ve işleyişi hususunda; bizzat vakıf kurucusu tarafından düzenlenen ve kadı tarafından onaylanan hukukî belgeye ”vakfiye” denilmektedir. Bugün sosyal ve ekonomik tarihimizin en ö­nemli kaynaklarından birini, hiç şüphe­siz bu vakfiyeler meydana getirmekte­dir.

Vakıfların külliye sistemini veya muhtelif yapılaşmalarla Osmanlı şehir­lerinde hissedilen olumlu gelişmesini, Ankara’da da görmek mümkündür.

Yerli ve yabancı seyyahlar, şehrin vakıf eserlerle imar edildiğini görerek, eski Ankara’yı bir vakıf şehir olarak anlatmışlardır.

Seyyahların yaptığı Ankara gravür­lerinde en belirgin üç eser vakıfdır. Bunlar Hacı Bayram Camîi, bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak kullanılan Mahmud Paşa Bedesteni ve Cenabı Ahmed Paşa Camîi’dir. Bunlara Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce restore edilmek suretiyle fonksiyone edilen Sulu Han’ı da ilave etmek lazımdır.

Aşağı yukarı 1640 yılında Ankara’­yı gören Evliya Çelebi; ”Ankara Kalesi, yüksek bir dağın doruğunda, dört kat beyaz taştan yapılmıştır. Katları birbi­rinden yüksektir. Her tabakasının arası 300′er adımdır. Duvarların yüksekliği 60 arşın, genişliği 10 Mekke zirâ’sıdır. Garip bir mühendislikle yapılmıştır. İçerisinde 360 mahalle, bahçesiz 600 ev bulunmaktadır. Tamamı vakıf olan 76 Camii, 200 hamamı, 170 çeşmesi, bütün öğrencileri burslu 9 medresesi, 3 dar’­ulhadisi, 180 sıbyan mektebi (ilkokul), 18 dergahı, 2000 dükkanı, sanat niteliği yüksek bedesteni ve çarşıları mevcut­tur.” dedikten sonra kadınlarının rengarenk sof feraca giydiklerinden ve ga­yet edepli gezdiklerinden bahseder.

1739-1740′ da Ankara ‘ya gelen İngi­liz seyyah Richard Poekoche, 12’si mi­nareli olmak üzere şehirde 100 kadar camîin varlığından bahseder. İngiliz seyyaha göre, Ankara’nın nüfusu 100.000 kadardır. Nüfusun 1000 kadarı kale muhafızı olmak üzere 90.000′ni Türktür. 1500′ü Rum ve geri kalanı Er­meni olmak üzere 10.000′kadar Hıristi­yan mevcuttur. Bu seyyaha göre Anka­ra’da ayrıca çok fakir 40 Yahudi aile de bulunmaktadır.

Bütün seyyahlar Ankara’nın tiftik keçilerinden ve bu hayvanların tüy­lerinden elde edilen ‘’sof” ticaretinden uzun uzun bahsederler. O dönemde An­kara’da Avrupalı tüccarlar oturmakta ve her yıl Fransa, İngiltere ve Hollanda’ya 500-600 deve yükü sof gitmekte­dir.

Ticaretin iyi işlediği dönemlerde insanlar zengin, Ankara şehri mâmur­dur. Bağımsız dükkanların yanında, bü­yük paralar sarf edilerek yaptırılan 13 adet vakıf han ve bedesten bulunmak­tadır. Fakat maalesef, bugün bunlardan sadece Sulu Han ve Mahmud Paşa Be­desteni günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Ankara’ da da mahalleler, bir dînî yapının veya bir arada olmayı arzu e­den meslek gruplarının vakıf yoluyla tesis ettikleri bir zaviyenin etrafında oluşmuştur. İslâm şehir tipinin üç temel öğesi, cami -mescid, pazar-çarşı, hamam ve sudur. İstisnasız şehirlerin bu üç te­mel öğesini asırlardır vakıflar üstlen­miştir. Vakıf olmayan bir cami, medre­se, mektep, kütüphane göstermek müm­kün değildir. 1911′lerde devlete ait tek kütüphane vardı, o da seviye olarak, vakıf kütüphanelerinin en gerilerinde olan Ragıp Paşa Kütüphanesi’ne bile denk değildi.

Kanunî Dönemi’nde kale içerisinde­ki Müslümanlara ait mahallelerin ta­mamının ismi bir mescide izafe edil­miştir Güzeloğlu Mescidi Mahallesi, Dudisan Mescidi Mahallesi, Aşağıkapı Mescidi Mahallesi gibi. Hisar dışında da durum bundan farklı değildir. İslâm şehir düzeninde mahallenin mescid çe­kirdeği etrafında oluşması kuralı, Ankara’da da çok açık bir şekilde görül­mektedir.

Buraya kadar anlattıklarımızla, ma­zisi çok eskilere uzanan Ankara’nın I.Cihan Savaşı, yangın ve kıtlıklarla 100.000′lik bir şehirden Anadolu boz­kırının ortasında kale surları içeri­sinden tren istasyonuna kadar uzana­n 20 bin nüfuslu küçük bir kasaba görünümüne dönüştüğü; vakıfların ise din, dil ve ırk ayırımı yapmaksızın şefkat kollarını tüm insanlığa açan, fizikî ve sosyal altyapısını tamamlaya­rak kurduğu külliyelerle, boş ve ıssız yerleri iskâna açan, çağlar boyunca sür­dürdüğü yapılaşma hareketi ile şehirle­ri İslâm mimarisi ölçüleri içerisinde imâr ve ihya eden bir müessese olduğu anlaşılmıştır.

Biz bu noktada bir Anadolu kasaba­sı görünümündeki Ankara’nın vakıf e­liyle nasıl başkent Ankara olduğunu anlatmaya ça1ışalım:

1920′den itibaren yeni kurulan hü­kümetin merkezi olan Ankara, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13 Ekim 1923 tarihinde kabul ettiği bir kanunla Tür­kiye Devleti’nin başkenti ilan edilmiş­tir.

Mecliste alınan bu kararla. hukukî formalite tamamlanmış, Cumhuriyet kurulmuş ve bu yeni devletin merkezi Ankara olmuştur. Ancak herşey bu ka­rarla bitmemektedir.

Yeni devletin, Türkiye Büyük Mil­let Meclisi binaları başta olmak üzere idari yapılara, otele, hamama, okula, yola, suya ihtiyacı vardır. Bu noktada vakıfları devrede görmekteyiz.

İmâr çok yönlü çalışmayı gerektiren çaplı bir iştir. Her şeyden önce paranız, kalifiye teknik elemanınız, üzerinde imar planları yapacağınız arazi ve ar­salarınız olması gerekmektedir. Yeni kurulan Cumhuriyet Hükûmeti’nde bunlardan hemen hiç birisi yoktur.

Köklü bir maziye sahip olan Evkaf İdaresi, Mimar Kemaleddin Bey’in baş­kanlığında iyi bir teknik kadroya sa­hipti. Vakıflara ait olsun olmasın, An­kara’nın ilk yapılarında bu ekibin im­zası bulunmaktadır. Ankara Palas’tan Merkez Bankası’na kadar Ulus ve çev­resindeki benzer yapılar, bu söyle­diğimizin canlı şahitleridir.

Yeni hükümetle birlikte diplomasi yönünden Anadolu’nun ortasında bir hareketlilik gözlenmektedir. Fakat, Ankara yabancı misyon şeflerini ağır­layacak bir otele sahip değildir. İş bununla da bitmemektedir. Ankara ik­limi sert bir şehirdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilen üyelerin otu­rabileceği kaloriferli sıcak sulu evlere, hükümet merkezine gelen yerli ve ya­bancı misafirlerin kalabileceği otele, sinema, tiyatro, klüp v. s. gibi dinlenme ve eğlenme yerlerine, gençlerin okuya­cağı okullara, yetişkinlerin eğitileceği konferans salonlarına, temizlik için ha­mama, yiyecek maddelerinin temini için sebze ve meyve haline, bu gıda maddelerini taşıyan hayvanların barın­dırılacağı hana, hastaların tedavisi için hastaneye, aklımıza gelen ve gelme­yen insanın gereksinme duyacağı bir yığın fiziki ve sosyal altyapıya ihtiyaç duyulmaktadır.

Yukarıda işaret etmeye çalıştığımız noksanlıkların hemen tamamını vakıflar bir plan dahilinde gerçekleştir­miştir.

Vakıflara ait arsaların belediyelere takdir edilecek bedellerle satılmasına ilişkin 1926 tarih ve 748 sayılı kanun­dan sonra, 1928 tarih ve 1351 sayılı ka­nunun 9. maddesi ile imar planında ge­rekli görülen tüm vakıf arazi ve arsalarının karşılıksız olarak Ankara İmar Müdürlüğü’ne devri kararlaştırılmıştır. İmar planlarında yola, yeşil sahaya ve diğer kamu hizmetlerine ayrılan vakıf yerler üzerinde bina varsa, Belediyeler sembolik mahiyette sadece bu binaların enkaz bedellerini ödemek durumunda­dır, o kadar.

Böylece, İmar Planı içerisinde kalan bütün vakıf arsa, arazi ve binalar An­kara İmar Müdürlüğü’ nün emrine tev­di edilerek, masrafsız bir Ankara Şehri imâr Plânı çizilmesine zemin hazır­lanmıştır.

Cumhuriyetin ilk yılları ile birlikte, Vakıflar eliyle Ankara’da büyük bir i­mar hareketine girişilmiştir.

İlk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi binası yapılması için Kızılbey Vakfı’ndan arsa verilmiştir. Bugün Ulus Heykeli, eski Meclis Binası, Ankara Palas, Stad Oteli, II. Vakıf Apartmanı (Toprak ve Tarım Genel Müdürlüğü), Osmanlı Bankası ve Merkez Bankası kompleksinden meydana gelen ada ta­mamen Vakıflar İdaresi’nce imâr edil­miştir,

Yabancı misyon şeflerinin ağır­lanması için Ankara Palas Oteli, bugün maalesef yerinde göremediğimiz ve ha­len Merkez Bankası ek inşaatı yapılan yerde bulunan ve bekâr parlementerler ile diğer yerli ve yabancı misafirlerin kalması için dört katlı Belvü Palas (I. Vakıf Apartmanı) Oteli, yine aynı yer­de Anadolu Kulübü, halen Toprak ve Tarım Reformu Genel Müdürlüğünün kirasında olan ortasında tiyatro-sine­ması (Küçük Tiyatro) bulunan dört ka­pılı, dört asansörlü ve dört blok ha­linde evli parlementerlerin oturması için II. Vakıf Apartmanı, bu binanın hemen yanında ve bugün Devlet Balesi ve Operasının oturduğu III. Vakıf Apartmanı, arkasındaki işyeri binaları ve bunların arasına uygun planlarla biblo gibi lojmanlar yapılmıştır.

Elimizdeki kayıtlara göre, aynı ada içerisinde Ankara Palas’dan başlamak üzere, Belvü Palas, beş vakıf apartman ve evler için o günün parası ile 2.435.486,60 lira sarf edilmiştir. Bu­günün bütçesi ile bu rakam insana çok küçük gelebilir. Oysa bu rakam Vakıf­lar Genel Müdürlüğü’nün 1925 yılı büt­çesine denktir. Zira Genel Müdürlüğün 1925 yılı bütçesi 2.511.500 TL. dır. Cumhuriyetin ilk yıllarında 1 Türk Li­rası 1 Reşat altınına eşitti. Bugün 1 Reşat 100.000 TL. dır ( 21.06.2002 tarihinde 1 adet Reşat 90.000.000 TL ). Buna göre yapı­lan harcama 243.548.660.000 (21.01.2002 tarihinde ise 219.193.794.000.000) liradır ki, bir ada üzerine dağılan bu yapılar kompleksini ancak bu kadar bir harca­ma ile yapmak mümkün olabilir.

Vakıflar konut yapımı konusunda bunlarla yetinmemiştir. Halen Büyük Doğumevi Hastahanesi’nin bulunduğu Hamamönü ve Dumlupınar Caddesi’nde vakıf personelinin oturması için birçok lojman yaptırmıştır. Bu lojmanlardan bir kısmında vakıf personeli kalmış, diğer bir bölümünde de devlet erkânı, hatta Bakanlar oturmuştur.

Ne yazık ki, bu binaların büyük ek­seriyeti bugün mevcut değildir.

Eski mektep ve medreselerin ta­mamı Maarif’e devredildikten başka, Mithatpaşa’daki Mimar Kemaleddin İlkokulu’nu 100.295.00 TL harcayarak Vakıflar Genel Müdürlüğü yaptırmış ve öğretime açmıştır.

Bilindiği gibi Atatürk’ün emriyle Ankara’da ilk açılan Fakültelerden biri Hukuk Fakültesi’dir. Çankırı Caddesi üzerinde bulunan ve halen Ankara Müftülüğü’nün kirasında olan İtfaiye Meydanı’ndaki bina, 140.384,64 lira harcanarak Vakıflar tarafından Hukuk Fakültesi olarak yaptırılmıştır.

İlmî toplantıların yapıldığı ve ye­tişkinlerin eğitildiği bir merkez olarak kullanılan Türk Ocağı kompleksinin yapımına 102.000.00 lira ile iştirak edilmiştir. Bu miktar tüm bina mali­yetine yakındır.

Ankara’nın ilk yataklı tedavi mer­kezi olan Numune Hastanesi ana binası yine 675.000.00 lira ile Vakıflar tara­fından finanse edilmiştir.

İstiklal Savaşı’nda şehit olan va­tandaşlar ile diğer dar gelirli vatandaş­larımızın çocuklarını karşılıksız okut­mak üzere Etimesgut’da bir yatılı okul yaptırılmış, öğretmen lojmanlarına ka­çlar bütün sosyal tesislere bu yapıda yer verilmiştir. Okul kompleksi 25 dö­nüm arazi üzerine oturmakta ve hâlen Etimesgut Yetiştirme Yurdu olarak kullanılmaktadır. Bu kompleks için 327.900.00 lira harcanmıştır.

Yine Etimesgut’da askerî birliklerin banyo ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir hamam, hal ve işyerleri ile birlikte bugün PTT’nin depo olarak kullandığı han binaları bir külliye halinde Vakıflar tarafından tesis edilmiştir.

Bu imar hareketinden başka Darül­-Funun, Darüş-Şafaka, Himâye-i Etfâl ve Himâye-i Eşcâr Cemiyetleri ile Türk Ocakları, Muallimler Birliği, Ankara Belediyesi ve spor kulüpleri gibi sosyal ve kültürel faaliyet gösteren Cemiyet­lere de 1.967.886 TL yardım yapılmış­tır.

Ankara’da vakıfların yaptığı hizmet bunlarla bitmemektedir. Bir taraftan tarihî işyerleri restore edilirken bir taraftan da Anafartalar Caddesi üze­rinde dükkanlar ve iş hanları yapılmış­tır. Ulus Perakende Hali’nin arkasın­daki Kuyumcular Çarşısı ve iş hanı bu­nun tipik bir örneğidir.

Türkiye genelinde olduğu gibi, 831 Sayılı Sular Kanunu ve 1580 Sayılı Be­lediyeler Kanunu’nun 160. maddesi ile de bu amaca meşrut tüm taşınır-taşınmaz mal varlığı ile birlikte vakıf sular ve mezarlıklar Belediye’ye devredilmiş­tir.

Genel bir ifade ile1924-1932 yılları arasında 8.604.737 TL Ankara’nın imârına, 1.967.886 TL. da kültürel faaliyet gösteren cemiyetlere olmak üzere Va­kıflar Genel Müdürlüğü’nce toplam 10.572.623 TL. harcama yapılmıştır.

Bir şehirde Meclis Binası’nın ye­rinden oteline, sinemasına, konferans salonuna, okuluna, hastanesine, parlementerlerinin oturacağı apartmanına, çarşı ve pazarına kadar herşey vakıf parası harcanarak yapılmışsa, tüm inşa­at projeleri vakıf teknik heyetince çi­zilmişse bu şehir vakıflar eliyle imâr edilmiş olmaz mı?

Doç. Dr. Nazif Öztürk
Kaynak: Vakıflar Dergisi, sayı 20, Ankara 1988.

image0019.jpg

Yorumlar

Yorum yap