644) ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT

Yayin Tarihi 25 Kasım, 2012 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

 

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT

image00134.jpg

Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. Osmanlı tarihinde tahta II. Abdülhamit olarak çıkmış olan padişah ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, büyük önder Atatürk’ün artık beraberce ele alınarak değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir. Dünyanın merkezi bölgesindeki cihan devletini dış saldırılar ve iç karışıklıklar yaratarak çöküşe mahkûm eden Batılı emperyalist devletlerin oluşturduğu düşünceler ve bu doğrultuda estirilen rüzgârlarla, Türkiye’de Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya gelmişlerdir. Bir yanda Abdülhamit’ten yana olan Müslüman kesimler ile bunun karşısında yer alan laiklikten yana olan Atatürkçüler, ya da Atatürk’ü savunan laikçiler saflaşması giderek Türk toplumunu ciddi bir yarılma ve dağılmanın eşiğine getirmiştir. Olayı sadece din açısından ele alanlar, Türk toplumunun böylesine bir saflaşmaya ve zaman içerisinde Türk devletinin bir dağılma aşamasına katkıda bulunmuşlardır. Konuya duygusal yaklaşan İslamcılar ile laikçiler de böylesine bir çıkmazın gündeme gelmesinde ve giderek ülkede ikili bir kamplaşmanın ortaya çıkmasında konu mankeni ya da siyaset figüranı olarak kullanılmışlardır. Gelinen bu noktada, konunun tek yanlı olarak ele alınamayacağı, tarihten ve uluslararası konjonktürden gelen çok farklı yönlerinin de bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, Türk tarihinin iki önemli devlet adamı olan Atatürk ve Abdülhamit’in birlikte ele alınarak karşılıklı değerlendirilmesinin sadece din açısından yapılamayacağı anlaşılmıştır. Dinci bir yaklaşım bu iki büyük ismi karşı karşıya getirirken, konunun diğer açılardan ele alınmasını sağlayacak daha genel ve geniş açılı bir yaklaşım ise Türkiye Cumhuriyet’inin bugün içinde bulunduğu çıkmaz açısından önemli tarih derslerinin çıkarılmasını sağlayabilecektir.

image00210.jpg

 

Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu çöküş süreci içerisinde başa geçen ve tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişahtır. Aynı zaman halife olarak ta İslam dünyasının etkili bir yöneticisidir. Osmanlı İmparatorluğunu sınırları içinde yönetirken aynı zamanda, güney ve doğu Asya’da yaşayan Müslüman toplumların da önderi olmuş ve Rusya’da yaşayan Müslümanları da yakından etkilemiştir. Abdülhamit’in Rusya Müslümanları ile yakından ilgilenmesinden Rus devleti rahatsız olmuştur ama Anadolu ulusal kurtuluş savaşına ilk yardım Rusya Müslümanlarından gelmiştir. Daha sonra Hint Müslümanlarının da Türk Kurtuluş Savaşına maddi yardım sağlamasında gene Abdülhamit’in panislamist politikayı bir halife olarak başarılı bir biçimde yürütmesinin son derece etkili bir rolü görülmektedir. Bir ön Asya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta ve Güney Asya bölgelerindeki Müslümanlarla Abdülhamit aracılığı ile yakından ilgilenmesi, Rus İmparatorluğu ile beraber Batının önde gelen sömürge imparatorluklarını da korkutmuş ve Osmanlı halifesinin yönetimi altında bütün Asya Müslümanlarının bir araya gelmelerini önleyebilmek üzere her türlü oyuna kalkışmışlardır. Abdülhamit’in ciddi bir devlet adamı olarak, yönettiği İmparatorluğun yeryüzünde bulunduğu konumu iyi bilmesi, yeryüzünün jeopolitik yapısı doğrultusunda merkezi bir imparatorluğu ayakta tutabilmek üzere Batının saldırganlığına karşı Doğu bölgelerinde etkinlikler kurarak denge sağlama çabası içine girdiği anlaşılmaktadır. Böylesine bir devlet adamı yaklaşımı da, modern bir devletin yönetimine uygun düşmektedir. Altı yüzyıllık bir uzun zaman sürecinden sonra düşüşe geçen bir imparatorluğun başı olarak, devleti otuz üç yıl ayakta tutabilmek ve giderek artan Batılı emperyalistlerin saldırılarına karşı doğu-batı dengeleri aramak ancak modern bir devlet anlayışı çerçevesinde düşünebilirlerdi. Abdülhamit’in bu doğrultuda ki girişimleri daha sonraki dönemde Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşına Rusya ve Hindistan Müslümanların destek sağlamasına ve maddi yardımlarda bulunmasına yol açmış ve Türk milletini yeryüzünde yalnız kalmaktan kurtarmıştır.

 

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, onun yerine devletin merkezi ülkesinde bir Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmiş ve Mustafa Kemal Paşa böylesine milli bir mücadelenin öncüsü ve önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasında topraklarda ve benzeri bir konumda bir büyük imparatorluk çökerken, geri kalan Türk topluluğu, elde kalan orta boy bir ülke olan Anadolu üzerinde Ulusal Kurtuluş Savaşına kalkışmıştır. Abdülhamit’in büyük çabalarla kurtaramadığı İmparatorluk yıkılınca yerine yeni bir devlet Atatürk’ün öncülüğünde kurulabilmiştir. Bu açıdan Atatürk ile Abdülhamit arasında çok önemli bir benzerlik bulunmaktadır. İkisi de dünyanın önde gelen emperyalist devletlerin saldırılarına karşı, merkezi coğrafyadaki bir devlet koruma ve kollama çabası içerisinde olmuşlardır. Abdülhamit çökmekte olan bir devleti kurtarmaya çalışırken, Atatürk yıkılan bir yapı sonrasında yepyeni bir devleti yeniden aynı coğrafya üzerinden kurma çabası içerisinde olmuştur. Bu ortak konum, Atatürk ile Abdülhamit’in beraberce ele alınarak değerlendirilmesinde ana çıkış noktası olarak kabul edilebilir. İki devlet başkanının dünya coğrafyasının getirdiği konum üzerinde benzeri bir jeopolitik nedeniyle, uluslararası ilişkilerde benzeri bir eğilim göstermeleri ve bir strateji ile devletlerini korumaya kalkışmaları daha kolay anlaşılabilmektedir. Dünyanın merkezindeki devletler, hem doğu ile batı hem de kuzey ile güney arasındaki dengelere göre varlıklarını korumak durumundadırlar. İkisi de bu bilimsel gerçeği bilerek hareket etmişlerdir.

 

Abdülhamit bir cihan imparatorluğunun uzun süreli ve dirayetli bir padişahı olarak, Atatürk de ondan sonraki dönemde aynı topraklarda yepyeni bir devletin kurucusu olarak, devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar. Her ikisi de uluslararası alanda geçmişten gelen devletlerarası büyük oyunun ne olduğunu bilen ve bu doğrultuda kendi devletlerini koruyarak geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çalışan bir çabanın içerisinde olmuşlardır. Altı yüz yıl sonra çökmekte olan bir imparatorluğu ayakta tutabilmek ve gelecek yüzyıla taşımak gibi önemli bir misyonu başarıyla yerine getiren Abdülhamit, kurtlarla dans oyununu iyi oynamıştır. Rusya’ya karşı İngiltere’yi, İngiltere’ye karşı Almanya’yı kullanmasını başaran Abdülhamit’in, Almanya’yı da Fransa ile dengelemeye çalıştığı zamanlar olmuştur. O dönemin dört büyük emperyalist gücünü birbirine karşı kullanarak, bazen çatıştırarak bazen de dengeleyerek otuz üç yıl gibi uzun bir süre Osmanlı tahtını ayakta tutabilmiştir. Batılı güçler arasındaki bu çekişmede imparatorluk topraklarının işgaline karşıda doğulu Müslüman topluluklar ile yakınlaşarak dünyanın merkezinde bir doğu batı dengesi arayışını düzene kavuşturmak için önemli girişimlerde bulunmuştur.

 

Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir. Ne var ki o dönemde dünya gücünü temsil eden İngiltere, kendisine karşı yeni bir büyük güç olarak Rusya ya da Almanya’nın çıkışını engelleyebilmek için Osmanlı devletinin ömrünü uzatmaya çalışmıştır. Londra büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa bu doğrultuda, İstanbul’a geri gönderilerek Sadrazam yapılmış ve bu aşamadan sonra Osmanlı devleti üzerinde İngiliz baskısı giderek artmıştır. Rusya’nın bir büyük güç olarak güneye inmesini istemeyen İngiltere, kendisine rakip olarak ortaya çıkan Almanya’nın da doğuya doğru genişlemesini önlemek istemiş ve bu doğrultuda bitmiş olan Osmanlı devletini yarı himayesine alarak yirminci yüzyıla kadar bu devletin devam etmesini istemiştir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı devletinin sanayileşmesi önlenmiş ve Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasıyla Osmanlı ülkesi İngiltere için serbest pazar konumuna getirilmiştir. II. Mahmut bu aşamada başa geçmiş ve yaptığı reformlarla devlet ile orduyu yeniden düzenlemiştir. Bankerler aracılığı ile çökertilen Yeniçeri Ocağı basılarak feshedilmiş ve yerine yepyeni bir ordu kurularak Osmanlı devletinin ömrü bir yarım yüzyıl daha uzatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında başa geçen Abdülhamit ise dirayeti ve otoritesi ile devleti toparlayarak, Osmanlı egemenliğinin yirminci yüzyılın başlarına kadar sürmesini sağlamıştır. Abdülhamit’in yaptıklarıyla daha sonra başa geçen İttihat ve Terakki iktidarı Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar ülkeyi yönetebilme şansını yakalayabilmiştir. Gayrimüslim kesimlerin örgütlenmesiyle bir senaryo düzenlenmiş ve Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Başa geçen İttihatçılar ise Abdülhamit’in yaptıklarına sahip çıkarak devam ettirmişlerdir. Bir anlamda İttihat ve Terakki iktidarı Abdülhamit’in devamı olmuştur.

 

Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur. Çünkü bu dönemde gelişen olaylar ve saldırılar ile bu büyük merkezi devletin yavaş yavaş ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. II. Mahmut ile birinci yarıyı, II. Abdülhamit ile ikinci yarıyı kurtaran Osmanlı devleti, bu kritik yüzyılı geride bırakarak yirminci yüzyıla ulaşabilmiştir. Onbeşinci yüzyılda okyanuslara açılarak bütün dünya kıtalarını işgal ederek sömürgeleştiren, batının emperyal devletleri artık dünyanın merkezini de ele geçirerek kendi egemenliklerinde bir dünya hegemonyası arayışı içindeydiler. İngiltere ve Fransa’ya rakip olarak Almanya ve İtalya’nın ortaya çıkması, kuzey gücü olan Rusya’nın ise güneye inmeye çalışması sonucunda Birinci Dünya savaşına giden yol gündeme gelmiştir. Batılı güçler dünyanın merkezi ele geçirmek için birbirleriyle yarışırlarken, kuzey gücü olan Rusya ise önce Kırım savaşı, daha sonra Kafkasya savaşı ile güneye inmeye başlamış ve yirminci yüzyılın başlarında da büyük bir Balkan savaşı çıkartarak Osmanlının Avrupa bağlantısının önünü kesmiştir. Bu üç bölgede göç eden Türk ve Müslüman ahali, imparatorluğun merkez topraklarına yerleşerek devleti yeniden güçlendirmenin arayışı içinde olmuşlar ama bu konuda Müslümanlar ile gayrimüslimler anlaşamamışlardır. Abdülhamit ise İslam’ın halifesi olarak Müslüman ahali ile beraber hareket etmek zorunda kalmıştır.

 

İmparatorluğun Balkan ülkeleri zamanla Hıristiyan ülkeler olarak Osmanlı’dan kopunca geriye Müslüman ahalinin yaşadığı toraklar kalmıştır. Özellikle, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Anadolu’nun Müslüman topluluklardan oluşan bir nüfusa sahip olması nedeniyle, Abdülhamit İslam’ın halifesi olarak yeni bir panislamizm politikasına başlamış ve böylece dini kullanarak, Balkanlarda yaşanan kopmaların imparatorluğun diğer bölgelerine yayılmasını önlemek istemiştir. Osmanlı beşyüz yıl esas ülkesi olarak kabul ettiği Balkanların elinden çıkmasından sonra giderek tam anlamıyla İslam devletine doğru bir dönüşüm aşamasına gelmiştir. Hıristiyanların yaşadığı ülkelerin Balkan Savaşı sonrasında bağımsız olması üzerine, Abdülhamit geri kalan Müslüman bölgeleri merkezden yönetmek üzere başkenti Şam’a taşımak istemiştir. Böylece, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Anadolu topraklarını, Hıristiyan Avrupa’ya karşı bir büyük Müslüman devletin çatısı altında tutmak istemiştir. Ne var ki, Abdülhamit’in bu girişimine karşı çıkan Selanik’in gayrimüslim kesimleri Hareket Ordusunu hazırlayarak İstanbul’a göndermişler ve 31 Mart olayını kışkırtarak da Abdülhamit’i tahttan indirmişlerdir. Böylece, panslavizm ve pancermenizm akımlarına karşı Abdülhamit’in uygulamaya başladığı panislamizmin önü kesilmiş ve ittihatçılar aracılığı ile panturanizm akımının önü açılmıştır. İngilizler bu aşamada Arap milliyetçiliğini örgütleyerek, Abdülhamit’in Büyük İslam İmparatorluğu projesinin önünü kesmişlerdir. İngilizlerin desteği başa geçen İttihatçılar ise sonradan Abdülhamit’in haklılığını anlayarak Almanya’ya yakın bir siyaset izlemeye başlamışlardır. Almanlara yaptırılan Berlin – Bağdat demiryolunun bittiği aşamada Abdülhamit, gayrimüslim unsurların ortak hareketi ile tahttan indirilmiştir. Ermeni, gürcü ve Yahudi temsilcilerden oluşan heyet Abdülhamit’in tahttan indirilmesi işini tamamlamışlardır.

 

Hıristiyan topraklarının elden gitmesinden sonra zorunlu olarak panislamizm’e yönelen Abdülhamit aslında pek de dinci bir padişah değildi. Tıpkı II. Mahmut gibi devleti çağdaşlaştırma doğrultusunda önemli adımlar atmış, amcası Abdülaziz ile beraber gittiği Avrupa ülkelerinde gördüğü batılı ve modern yaşam tarzını ülkesine getirmek istemiştir. Avrupa tipi eğitim yapan birçok okulu zamanında açan padişah, devlet ile beraber toplumu da batı tipi modern bir tarzda yeniden kurmak istemiştir. Kadın ile erkeğin beraberce yaşayacağı bir Avrupalı ülke olarak Osmanlıyı yeniden oluşturmaya çalışırken, sürekli olarak batılı ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya kılmıştır. Batılı emperyalistler çağdaşlaşan bir Osmanlı devletini hiç bir zaman istememişler, bu büyük devletin ortadan kalkması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. Batılılar kendilerinin dışında kalan ülkelerin kalkmasını istemedikleri için, diğer devletlere uyguladıkları sömürge politikalarının benzerlerini Osmanlı için de gündeme getirmişlerdir. Abdülhamit sürekli olarak bu gibi olumsuz girişimlere karşı çıkarak ülkesini ve devletini güçlendirebilmenin yollarını aramıştır.

 

Yabancı devlet ajanlarının cirit atmasına karşı önlem olarak Osmanlı devletinin ilk ciddi istihbarat örgütünü kurmuş ve katı bir sansür uygulayarak, ajan kılıklı gazetecilerin Osmanlı devletine karşı yıkıcı propaganda yapmalarına izin vermiştir. Jurnal ve hafiye teşkilatı ile kendi yönetimini güvence altına almasına rağmen, Abdülhamit kendi döneminde batı tipi bir basının örgütlenmesine izin vermiş ve desteklemiştir. Onun ısrarla izlediği panislamizm politikasına karşı çıkan gayrimüslimler Babıâli denilen merkezde basını kurarak Abdülhamit yönetimine karşı savaş açmışlardır. Modernleşmeye çok önem veren padişah, batı tipi bir basının oluşumunu önlememiş, sıkı denetim altında Babıali’nin gelişmesinin önünü açmıştır. Osmanlının ilk ciddi basınının Abdülhamit döneminde gerçekleştiği söylenebilir. Batı tipi okullar açarak aydın nüfusun gelişmesine yardımcı olan Abdülhamit bu okullardan işbirlikçi ve mandacı aydınların yetişmesini istememiş ve buna karşı önlemler almıştır. Bu nedenle, gayrimüslim aydınlar sürekli olarak Abdülhamit’i kızıl sultan adıyla bir diktatör gibi göstermeye çalışmışlardır. Bağımsız düşüncenin gelişmesi için okullara felsefe dersi koyduran Abdülhamit, emperyal devletlere bağımlı işbirlikçi aydınların ülkeyi kışkırtmalarına izin vermemiştir. Tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi aydınlanmadan yana bir yol izlemiş ama aydınların içinden hain çıkmasına ve ülke aleyhine emperyalist güçlerle işbirliği yapmalarına izin vermemiştir. Abdülhamit’in ne derece haklı olduğu daha sonraki yıllarda Atatürk’ün ilan etmiş olduğu 150’likler listesi ile ortaya çıkmıştır. Osmanlının önde gelen aydınları Batı ülkelerinin işbirlikçisi gibi davranarak ülkenin çöküşüne alet olmuşlardır. Türkiye bugünde benzeri bir durum yaşamakta ve ne yazıktır ki, yüz yıl sonra yeniden aydınların emperyalistlerle neoliberalizm görüntüsü altında işbirlikçiliğine sahne olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu gibi bir büyük cihan devletinin çöküşüne neden olan bu ihaneti Atatürk ve Abdülhamit cezalandırmak istemiştir ama günümüzün Türkiye yönetiminden böyle bir tepki çıkmaması için ciddi bir psikolojik savaş saldırısı, demokrasi mücadelesi görünümünde son derece ustalıklı olarak sürdürülmektedir.

 

Bugünün Türkiye’sinde Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine bir durumun yaratılmasında din faktörü kullanılmakta ve panislamizmi Batı emperyalizmine karşı uygulamaya çalışan Abdülhamit’i dinciler bayrak haline getirilerek Türkiye Cumhuriyetini laik ve çağdaş bir cumhuriyet olarak kurmuş olan Atatürk’e ve onun izinden giden Atatürkçülere karşı geliştirilen saldırılarda bir büyük Hakan ve Büyük Önder çekişmesi yaratmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin tıpkı Osmanlı’nın son dönemine benzer bir yıkıcı emperyalist saldırı ile karşı karşıya kaldığı bugünkü aşamada, Abdülhamitçilerle Atatürkçülerin karşı karşıya gelmelerinin ne derece büyük bir tarihsel hata olduğunu yüz yıl önce yaşanmış olan olaylar göstermektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak noktaları her türlü emperyalizme karşı çıkmak ve direnerek bu gibi saldırılara karşı savaşmak olmasına rağmen, günümüzün Atatürkçüleri ile Abdülhamitçilerinin dışa karşı bir savaşı ya da direnişi bırakarak birbirleriyle uğraşmalarının büyük bir senaryonun sahneleri olarak gündeme geldiği görülmektedir. Bugün Türk devletinin başında Atatürk ya da Abdülhamit olsaydı ilk yapacakları iş her türlü emperyalist saldırıya karşı çıkarak ve direnerek kendi devletlerini ve ülkelerini korumak olacaktı. Özellikle türban meselesi, laikliği savunan Atatürkçülerle, Abdülhamit’in izinden giden Müslüman kesimleri karşı karşıya getirmek için kullanılmaktadır. Üniversitelerde ilk türban sorununu çıkartan hanımın bir yakın akrabasının sonradan siyasette öne çıkması, aileler düzeyinde nasıl bir hazırlık yapıldığının en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün cumhuriyetinde, onun getirmiş olduğu çağdaş eğitim sisteminde Atatürkçülerle Abdülhamitçilerin karşı karşıya kalması nedeniyle, Türk eğitim sistemi ve toplumu çökme aşamasına doğru hızla sürüklemektedir. Türk bayrağına karşı türbanın bir siyasal simge halinde kullanılması, geleneksel Müslüman kesimleri tahrik etmekte ve bunun sonucu olarak da Atatürkçülerle Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmektedir. Birbirleriyle uğraşmak ve çatışmak durumunda kalan bu toplum kesimleri dış tehdit ve tehlikelere karşı toplum ve millet olarak işbirliği yapacağına türban kışkırtmasıyla karşı karşıya gelmekteler ve böylece emperyalist devletler Türkiye’yi bölmek üzere hazırlamış oldukları her türlü senaryoyu kolaylıkla uygulama alanına aktarabilmektedirler. Birbirleriyle uğraşan bu kesimleri dışa karşı bir araya gelemedikleri görülmekte ve bu nedenle de Türkiye bir türlü toparlanamamaktadır.

 

Atatürk bir devlet adamı ve kurucusu olarak Abdülhamit gibi modernizm ve pozitivizmden yana idi. Bu yönleri ile bilime inanıyor ve tek yol gösterici olarak bilimi kabul ediyordu. Hıristiyan batının saldırılarına karşı bir var olma mücadelesi veren Müslüman Türk milletinin devletini kurduğunu iyi biliyordu. Devletin kuruluş günü olan Meclis’in açılış töreni öncesinde Hacıbayram camiisine giderek milletin temsilcileriyle beraber dua etmiş ve bir Cuma günü Meclis’i açmıştır. Meclisi açış konuşmasında olduğu gibi daha sonradan yaptığı bir konuşmada Türk halkının dini olan Müslümanlık ile ilgili destekleyici sözler söylemiştir ama devleti kurarken de çağdaş dünya devletlerinde olduğu gibi laik bir düzeni oturtmaya çaba göstermiştir. Müslüman bir milletin çağdaş örgütlenmesi olarak Türkiye Cumhuriyetinin laik temelleri bizzat Atatürk tarafından atılmıştır. Tanzimat döneminde başlayan batıya yönelik değişim atılımları hem Abdülhamit hem de Atatürk dönemlerinde devam etmiştir. Her iki devlet adamı, kendi devletlerinin tıpkı batının güçlü devletlerinin sahip olduğu çağdaş düzeye getirebilmek için uğraş vermişlerdir. Bu doğrultuda bir araya gelen iki devlet adamının sonraki takipçilerinin karşı karşıya gelmesinde bir emperyal oyunun olduğu artık ortaya çıkmaktadır. Her iki kesimin önde gelen temsilcilerinin böylesine olumsuz bir durumun nedenleri üzerinde durmak ve araştırarak çözüm getirmek gibi sorumlulukları vardır.

 

Osmanlı devletini çökerten emperyalist saldırıların benzerleri Anadolu halkı üzerine yöneltilirken, Türk halkı bir var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Türk ulusunun çeşitli fertleri bir araya gelerek dış saldırılara karşı bir arada bir mücadele verirken cephede ya da siperde laiklik yada türban tartışması yapmıyorlardı. Bir devletin yada milletin varlığına kasteden emperyalist bir saldırının var olduğu aşamada, ulusal fertleri arasındaki her türlü ayrılık kendiliğinden kalkar ve dışa karşı bir ortak mücadele gündeme gelir. Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş savaşları böylesine bir aşamada ortaya çıkar ve toplumun bir araya gelerek kenetlenmesiyle başarıya ulaşır. Türkiye’de bugün böylesine bir dayanışma içinde dışa karşı ortak mücadele yapılacağına laiklik ve türban sorunları ile iç çekişmeler tırmandırılmakta ve toplumun gücü iç nedenlerle kırılarak, dışa karşı yönlendirilmesi gereken ulusal birlik ve beraberlik önlenmektedir. Atatürkçüler laiklik nedeniyle suçlanırken, geleneksel Müslüman kesimlerde türban nedeniyle gericilik noktasına sürüklenmektedirler. Türk kadınının geleneksel başörtüsünün, türban adı altında bir siyasal simgeye dönüştürülmesi, Türkiye Cumhuriyetini Atatürk’ün laik devlet modelinden çekip çıkararak, Amerikan Emperyalizminin Büyük Orta Doğu projesinin deney ülkesi konumuna getirmektedir. Türk devleti kurucusu Atatürk’ün çizmiş olduğu laik ve çağdaş çizgiden kaydırılırken, Abdülhamitçilerin geleneksel değeri olan islamcı bir yapılanmaya doğru zorlanmaktadır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bu emperyalist oyun tezgâhlanmaktadır.

 

İnsanlığın bütün kazanımlarını geride bırakarak, dünyayı yeniden bir Ortaçağ düzenine sürüklemek isteyen küresel emperyalizm, bilimi bırakarak dine sarılmakta, ve dini insanları pasifleştiren ruhsal durumundan yararlanarak bütün dünyanın kontrolünü ele geçirmek istemektedir. Böylesine bir haksız saldırıya bugün hayatta olsalar, hem Atatürk hem Abdülhamit karşı çıkarlardı. Bu iki liderin bugünkü takipçilerinin, böylesine bir emperyalist oyuna alet olarak birbirleriyle çekişmeyi bırakmaları gerekmektedir. Atatürkçüler ve Abdülhamitçiler için bugünün koşullarında ilk yerine getirilecek ulusal görev her türlü emperyalist saldırı ve oyuna karşı çıkmak olmalıdır. Laikliği savunan Atatürkçülerin din düşmanı olmaları mümkün değildir. Atatürk bir Müslüman ülkede laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. Böylesine bir bilinçle hareket edecek olan Atatürkçülerin Türk halkının geleneksel değerlerine din ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermesi kaçınılmazdır. Müslüman kesimlerde, okumuş ve aydın kesimlerin laiklik düzenine sahip çıkmalarına, çağdaş bilimin verileri olan pozitif değerlere saygı göstermelerine anlayış göstermelidirler. Böylece karşılıklı anlayış hem bir ortam yumuşaması sağlayacak hem de, gayrimüslim kesimlerin ülkeyi bölme doğrultusunda kışkırttıkları çekişme ve çatışmalara elverişli bir ortam yaratmayacaktır. Türkiye, laik devlet ve Müslüman milletiyle dışa karşı tek vücut olabilmeyi artık öğrenmelidir.

 

Atatürk ve Abdülhamit bir toplantı sırasında Osmanlı sarayında beraber bulunmuşlardır. Bu toplantı sonrasında, Abdülhamit, Mustafa Kemal’den çok etkilendiğini ve bu gencin Türk ulusunun geleceğinde önemli işler başaracağını yakınındakilere aktarmıştır. Atatürk ise devlet başkanı olduktan sonra Abdülhamit ile ilgili düşüncelerini dile getirirken, O’nun büyük bir devlet adamı olduğunu ülkesi ve devleti için önemli değişimler gerçekleştirdiğini açıkça söylemiştir. Ayrıca Abdülhamit ile ilgili eleştirilere katılmadığını da açıkça ifade etmiştir. Birbirlerinin izleyicisi olan bu iki devlet adamı, ülke ve devletleri için hayatlarını feda ederken, onların izleyicilerinin birbirleriyle uğraşmalarının anlamsızlığı iyice ortaya çıkmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkarak iç ve dış düşmanlara karşı direnerek mücadele eden Atatürk ve Abdülhamit’in izinden giden toplum kesimlerinin bugün biraraya gelerek Türk devletinin varlığı için birlikte hareket etmeleri gerekmektedir. Birlik ve beraberliğin dışa karşı gerçekleşebilmesi için de, iç sorunların artık daha fazla deşilmeden bir yana bırakılması gerekmektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak antiemperyalist çizgisi bugünün Türkiye’si için dışa karşı verilecek var olma savaşımının ortak paydası olmalıdır. Karşılıklı hoşgörü ve anlayış, yeni bir başlangıç için ilk adımların atılmasında yararlı olabilecektir. Yeniden emperyalizme karşı verilecek var olma mücadelesinde, iç kavgalar artık bir kenara bırakılmalıdır.

 

Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı sorunlar dikkate alınırsa, bunların tıpkı Atatürk döneminde çözüme kavuşturulması doğrultusunda Abdülhamitçiler ile Atatürkçüler arasında bir yakınlaşma ve diyalog köprüsü kurulabilir. Bu sorunlar yüzünden Türk devleti Yugoslavya gibi dağılırsa ya da Irak’ta gibi çökertilirse, bunun altında bütün Türk ulusu kalacaktır. Gün iç çelişkileri bir yana bırakarak dışa karşı iş birliği yapma günüdür. Dış sorunlara karşı Atatürk ve Abdülhamit’in ortak bir çizgide benzeri bir diplomasi uyguladığını Müslüman ve laik kesimler hatırlayarak hareket etmelidirler. Osmanlı’nın gayrimüslim unsurlarının, imparatorluk sonrasında bu coğrafyada kendi büyük devletlerini kurma projelerine hem Abdülhamit hem de Atatürk karşı çıkmışlardır. Abdülhamit Filistin topraklarını vermeyerek Siyonistleri geri çevirmiştir. Atatürk’te Orta Doğu’da bir İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkarak Siyonizm yerine Kemalizm’in Orta Doğu’nun geleceğini oluşturması için çaba harcamıştır. Atatürk daha da ileri giderek İsrail’in Avustralya’da kurulması gerektiğini dünya dengelerinin dikkate alarak köşkteki bir toplantıda açıkça dile getirmiştir. Abdülhamit Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek için elinden gelen girişimleri yapmış ve bu doğrultuda güneydoğu halkının temsilcilerinden Hamidiye alaylarını oluşturarak Anadolu’da bir Ermeni devleti oluşumunu önlemeye çalışmıştır. Atatürk’te İttihat ve Terakki dönemi sonrasında ortaya çıkan yeni tabloya göre hareket etmiş ve son Osmanlı Meclisinde alınan Misakı Milli kararı doğrultusunda ulusal sınırlar içinde bir Türk devleti oluşturulması için çalışmıştır. Ermenilere ve Yahudilere karşı izlenen ortak tutum Yunanlılara karşıda sürdürülmüş, Abdülhamit Balkan savaşı sırasında Yunanistan’ın büyüme eğilimlerine karşı çıkmış, Atatürk ise ulusal kurtuluş savaşının son sahnesini Yunanlılara ayırarak Megalo idea projesini Yunanlılarla beraber Akdeniz’e dökmüşütr. İslamcı geçinen Abdülhamitçilerle, laik devlet savunucusu Atatürkçülerin milli tarihimizin bu gerçeklerini bilerek antiemperyalist cephede yeniden Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi bir araya gelmelerinde Ön Asya’da Türk varlığının korunabilmesi açısından tarihsel zorunluluk vardır. Emperyalist ve Siyonist çevreler bu durumu iyi bildikleri için, ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu gibi kendi çıkarlarına uygun düşen projelerle, Müslüman Türk halkı ile laik cumhuriyeti savunanları birbirlerine karşı kışkırtmaktadırlar. Medya gücü böylesine bir kışkırtma doğrultusunda geliştirilen, psikolojik savaş senaryolarını kamuoyuna taşımak için kullanılmaktadır. Küresel sermaye bu doğrultuda Türk medyasına girerek emperyal politikalar doğrultusunda devleti ve milleti baskı altına almaya uğraşmaktadır.

 

Bugün yaşanmakta olan emperyalist oyunlar ve senaryoların hiçbirisi yeni değildir. Abdülhamit ve Atatürk döneminde uygulanmış olan anti Türk ve Müslüman politikaların benzerleri günümüzde yeniden devreye sokulmaktadır. Bu aşamada Atatürkçülerin dikkatli davranarak laiklik adına, gayrimüslimlerin emperyalist oyunlarına alet olmamaları, Abdülhamitçilerin de İslam adına batı emperyalizminin bütün İslam dünyasını ele geçirmeye yönelik oyunlarına kanmamaları gerekmektedir. Aradan emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri çekildiği zaman, Türk milleti tıpkı Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi emperyalizme ve Siyonizm’e karşı açıkça birlik ve bütünlük içerisinde hareket edebilecektir.

 

Müslümanlar Abdülhamit’in Avrupa görmüş bir devlet adamı olarak çağdaş uygarlıktan yana olduğunu, batılı bir devlet ve toplum yaşamını Osmanlı ülkesine getirmek için elinden geleni yaptığını, çağdaş bir devlet yapılanması ile beraber yeni eğitim kurumları ile aydınlık bir ülke kurmak için çaba gösterdiğini hatırlamalıdırlar. Osmanlı kadınını topluma kazandırmak isteyen Abdülhamit’in çarşaf giymeyi yasakladığını bugünün türbancıları iyi bilmek durumundadırlar. Batılı bir yaşamın simgelerinden birisi olan içkiyi Atatürk’ün rakı ile Abdülhamit’in rom ile günlük yaşamlarına taşıdıkları gene anımsanması gereken olgulardan birisidir. Her ikiside Arap tipi bir dini düzen peşinde olsalardı, çağdaş batılı yaşamın bir simgesi olan içkiyi toplumun önünde kullanmazlardı. Çarşafa karşı çıkmakta ve içki kullanmakta aynı çizgide olan iki devlet adamının, çağdaş uygarlığa dönük yepyeni bir ülke yaratmak için çaba gösterdikleri söylenebilir. İkisi de dünyanın ortasında bir Türk ve Müslüman toplumun devletini yönettiklerini çok iyi biliyorlardı. Bu doğrultuda jeopolitik konumlarının gerektirdiği her adımı atmaktan çekinmemişlerdir. Müslüman Türkler tarihten gelen böylesine bir bilinci günümüz Türkiye’sinde göstermek zorundadırlar.

 

Abdülhamit Macaristan’dan Endonezya’ya kadar temsilciler göndererek Avrasya kıtasının bütün bölgelerindeki Türk ve Müslüman ülke ve toplumlarla çok yakından ilgilenmişlerdir. Atatürk’te dünyanın ortasında bir Türk devleti kurarken, Avrupa’nın ortasında bir Türk imparatorluğu kurmuş olan Macarlar’dan yararlanarak bu ülkenin uzmanları Türkiye’ye davet etmiş ve onların deneyimlerinden yararlanarak, çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de bir Avrasya devletidir. Bu nedenle Viyana’dan Pekin’e kadar olan bütün Avrasya sahası Türklerin yaşam alanıdır. Atatürk’te Macar uzmanlarla beraber çalışırken, Afganistan ordusunun kurulması için bu Türk ülkesiyle yakından ilgilenmiştir. Böylesine tarihi gerçekler hem Abdülhamit’in hem de Atatürk’ün Avrasyacı devlet adamları olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu bir dünya imparatorluğu olarak merkezi coğrafyada tam altı yüzyıl egemen olmuştur. Bugün Osmanlı’dan meydana gelen otorite boşluğunun doldurulabilmesi için Atatürk’ün Türkiye’sinin tarihten gelen bilinçle öne geçmesi ve bir Avrasya bütünleşmesine giden yolda, Merkezi coğrafyanın devletlerinin bir araya gelmesinden oluşacak Merkezi Devletler Birliği’nin oluşumu için öncülük yapması gerekmektedir. Dünya barışını kalıcı kılacak böylesine bir yeni yapılanmada Atatürkçüler ile beraber Abdülhamitçilerin beraberce hareket etmeleri bütün emperyalist oyunları bozacak ve saldırılara karşı önlem olacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

Yorumlar

“644) ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT” yazisina 4 Yorum yapilmis

  1. F. Murat Doğan yorum tarihi 25 Kasım, 2012 01:36

    Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen’in aşağıdaki sözlerine katılmak mümkün değildir. Ayrıca Abdülhamit’in içki içmediği biliniyor; Bardakçı’nın bu konudaki uydurmasını, rahmetli Ertuğrul Osmanoğlu Efendi ve hanedandan başkaları da yalanladı. Böyle bir yazıda bu tür sığ ve yanlış değerlendirmelere keşke yer verilmeseydi:

    “Batılı bir yaşamın simgelerinden birisi olan içkiyi Atatürk’ün rakı ile Abdülhamit’in rom ile günlük yaşamlarına taşıdıkları gene anımsanması gereken olgulardan birisidir. Her ikisi de Arap tipi bir dini düzen peşinde olsalardı, çağdaş batılı yaşamın bir simgesi olan içkiyi toplumun önünde kullanmazlardı.”

  2. Hüseyin SAÇIKARA yorum tarihi 25 Kasım, 2012 22:53

    Sayın Anıl Çeçen;

    Hereket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa’dır. Redif Kuvvetleri Komutanı M.Kemal’dir. Hareket ordusu başarısız kalsaydı olaya M.Kemal müdahele edecekti. Ziraat Bankası’nın kurucusu Mithat Paşa’yı boğdurtmuş bir kişidir Abdülhamit. sonra 1877-78 93 harbi sonunda Ruslar’ın Ayestefanos(Yeşilköy)’e kadar gelmesini engelleyememiştir. Mustafa Kemal Abdülhamit’e muhalif olduğundan Şam’a sürülmüştür. Namık Kemal’i Kıbrıs zindanlarında çürütmüştür. Mustafa Kemal Vatanseverliğini Namık Kemal’den esinlenerek almıştır. Nasıl ortak yönleri olduğunu anlamış değilim. Abdülhamit aslında çarşafa karşı değildir. Onu çarşafa karşı olmaya iten ölüm korkusudur. Çünkü Çarşafın içindekiler erkek mi kadın mı belli olmuyor. Bazı erkekler çarşafa bürünerek çarşafın içinde silah taşır ve kendisine süikast düzenler korkusuyla çarşafı yasaklamıştır. En büyük korkusu suikaste uğramaktır. İşte bu yüzden hafiyeler tutmuştur.

  3. erdi tezcan yorum tarihi 14 Ekim, 2013 09:56

    sizi anlamak mümkün değil. nasıl olurda hala abdülhamid gibi bir padişahı tartışırsınız. 33 sene tek karış toprak kaybetmemiş bir hükümdardan bahsediyoruz. ondan sonrasını araştırın illa istiyorsanız. ona darbe yapanların yıllar sonra ülkeyi ne hale getirdiğini düşünün. bütün dünya osmanlıyı yıkmak için birleşmişken onlara kafa tutan bir padişahtan ve sonrasında ne yazik ki hala onu kötüleyen torunlarından bahsediyoruz. anlamak mümkün değil!!

  4. A. Serdar Ateş yorum tarihi 7 Ocak, 2015 22:29

    Yüzyıllık Plan B.O.P’a Karşı Uyanın! – Uyandırın!
    Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelinin 2000’li yıllar ve salt enerji kaynakları paylaşımı olduğunu düşünenler aldanıyor. Vaka Filistin’den kovulan bir halkın üslendikleri ülkelerde sermaye ve materyalist savaşta üretim, para ve pazar hâkimiyetini ele geçirip, tüm dinlerin ruhbanlarına sızdıktan sonra Dünya tarihini 19.ve 20. yüzyılda olduğu gibi yeniden şekillendirme amaçlarıyla ilişkili…
    Aslında önemli bir kaynak: Aytunç Altındal’ın neden hala İskoçya’da yaşamak zorunda bırakılmasıyla da ilintili… Türk Siyasi tarihinde 70’lerden bugüne istikrarlı olarak Siyonist ve Semitist örgütlerle mücadele etmiş bir isim Altındal…

    Özellikle ‘Bilinmeyen Hitler’ eseri bilinen tarihi bile kökten değiştirecek kadar anlamlı; hele Hitler’in gerçek babasının bir Yahudi ve Thule Alman Mason Örgütü’nce finanse edildiğini ve akrabalarının da hala Tel-Aviv’de yaşadığı gerçeğini her nedense yazabilecek fazla araştırmacı da yok dünyada, belki de aynı nedenden: Kuşatılmaktan…

    Budapeşte doğumlu Theodor Herzl, 1897’de Siyonist Örgütü’nü kurmasından sonra, yapılan İlk kongresinde: Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” demiştir(1).

    THEODOR HERZL

    1890’lardan itibaren Filistin çevresinde toprak satın almaya başlayan Avrupa Siyonistleri; Romanya ve Yunanistan’dan kovulma ve ırkdaşlarını Filistin’e yöneltme uğraşları her daim başarısızlıkla sonuçlandı: Ortada Osmanlı hakimiyeti gerçeği vardı: Vaat edilmiş toprak ile aradaki tek engel, savaşlardan yorgun, borçlu bir Osmanlı idi.

    2.ABDÜLHAMİT

    Ardı sıra 2.Abdülhamit ile görüşen Theodor Herzl, Avrupalı Yahudilerin Filistin karşılığı Osmanlı’nın tüm borçlarını ödemesi vaadini, 2.Abdülhamit : “ Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır.” Sözüyle her iki görüşmede de reddedilmiştir. Aksine Özellikle İngilizlerin emelleri olan toprakları da(Musul-Kerkük gibi) kendi nüfusuna geçirerek koruma yolunu seçmiştir. Bu arada Herzl’i kullanarak borçların finansmanını da Avrupalılara yükleyerek kredibilitesini arttırmıştır.(2)

    Bunun intikamını da 1908 Meşrutiyeti ve İttihat ve Terakki gücünün İsrail karşıtı 2.Abdülhamit’in devreden çıkarılabilmesi için, Volkan Gazetesi çevresinde toplatılan gericilerin Şeriat isteriz sloganları eşliğinde, Mektepli-Alaylı ayrımcılığında Harbiyeli infazları ve tedhiş-linç hareketinin sonucu, kısmi Ordu karşıtlığı alevlendirilerek; Ordu ve üyelerinin çoğu masonlardan oluşan İttihat Terakki eliyle sorunlu adam Abdülhamit tahttan uzaklaştırılmıştır. Ardı sıra Balkan savaşları ile yıpratılan Osmanlı,yine İttihat ve Terakki eliyle dünya savaşına sokulmuştur.

    Bu aşamada parayla alınamayan Filistin, Dünya Savaşı dâhilinde Müttefiklerin Osmanlı devleti topraklarına yönlendirilmesinde hâkim güç: Kudüs kutsal yerler motifi ile beraber Petrol unsuru da kullanılmıştır. Bu arada gerek dünya savaşının gerek ise 2. dünya savaşı finansörlerinin hep aynı Avrupalı Yahudi ailesi Rothschild olması da (3) pek garipsenmemeli… Ticaretin en önemli etmeni çıkarları beslemek ve siyasi uzlaştırma fonksiyonu; 18.yüzyıldan beri her ülkedeki hâkim unsurca etkinleştirilmiştir.

    1937’de aynı amaçla (İsrail’in kuruluşu) destek isteği için gelen İngiliz Kralı’na Ata’nın cevabı netti: Ben yaşadıkça buna başaramazsınız! Aslında bundan çok önce Ata 1935’te mason localarını kapatarak kökü dışarıda ve Yahudi amaçlarına hizmet eden bu sahte kardeşlik çıkar örgütünü yasaklatmıştır. Bu dönemde Ata’nın rest çektikten sadece 1 yıl sonra sağlığının bozularak şehit edilmesi vakası, sadece doktorlarının siyasi ve masonik bağlantıları (4) gerçek tarihsel çıkarım için sorgulanması zorunludur.

    Ata’nın öldürülüşü hemen sonrası 2. Dünya savaşı neticesinde; başarısız olan koloniciliğin İliştirilmiş tehdit ve Antisemitizm kampanyasının gizli destekçilerinin yine Almanya örneğinde olduğu gibi mason ve Siyonist örgütler olması pek de garipsenmemeli; aynı güçler Avusturya kralı ve Rus çarı ile anlaşarak zaten mülklerinin devletleştirilmesi karşılığında Yahudi azınlıkların kovdurulmasını Büyük İsrail anlamında zaten sağlamışlardı. Geride kalıp antisemitizme kurban verilenlerin de çoğunlukla Siyonist olmayan veya Aşkenaz-Karay Yahudileri(Hazar Türkleri) içinden çıkmasıyla da amaç aşikâr edilmiştir.(5)

    Filistin’de İsrail devleti kurmak isteyen İngiliz Kralı Edward, buna engel olmamasını Atatürk’e söylemek için 1937’de İstanbul ‘a geldi. sevgilisi Fransız prensesi Virjin’i de kaçak yolcu olarak yatındaydı. Dolmabahçe’de o akşam protokol yemeği yerken, kral Edward Atatürk’e niyetini açtı. Atatürk’ün ona yanıtı kesindi: “Ben sağ olduğum sürece buna asla izin vermem!”

    Mustafa Kemal, Dolmabahçe yemeğinde, İngiliz Kralı’na ve birlikte hareket ettikleri aşikâr olan Fransızlar’a verdiği cevabı Ankara’ya döner dönmez mecliste yaptığı nutukla Türk halkına ve dünyaya açıkladı:

    Filistin’e el sürülemez!

    “Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.

    Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bu gün kanımızı dökmeye hazırız; cedlerimizin, Selâhaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bu gün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphemiz yoktur.”

    Mustafa Kemal Atatürk’ün, mecliste yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara’da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye gazetesi yayınlamış. Hindistan’da yayınlanan Bombay Chronicle gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nden almış ve 27.8.1937 (27.07.1937) tarihli nüshasında ‘Filistin’e el sürülemez, Kemal paşa Avrupa’ya ihtar ediyor’ başlığı altında bir yazı yayınlamıştır.(6)

    Ata’nın ölümü sonrası süreç hızlandırılarak 10 yıl sonra amaca ulaşılmıştır(14 Mayıs 1948). Bu süreç dahilinde 1945’ten itibaren imzalatılan ikili antlaşmalar ile Türkiye bağımlı ülke haline getirilirken, 1946’dan itibaren Mason Locaları yeniden açılarak siyasi, Sabatay ve kripto ermeni unsurlar ile İslam dini ve siyasal örgütlenmeye hız verildi.

    1946’dan itibaren Türk Siyasi Hayatı içinde iki kutupta da örgütlenen güçler İnönü döneminde , Adnan Menderes’i NATO ve Türkiye’nin borçlandırılması ile ilgili siyasi , askeri ve iktisadi anlamda kullanılırken, amaç dışına çıkmaya başlayınca (Rusya’dan yerli sanayi için kredi talebi) ortadan kaldırılmıştır.

    EN ALTTAN ÜSTE SİYONİST YAPILANMA:

    1. Altta LİONSLAR (Mahalle komiteleri vb. Genç Leo (Lioness) kızlar ve genç Leon erkekler)

    2. Bunun üstünde Rotaryenler.

    3. Bunun üstünde Carbonary ve Masonnry (Farmasonlar)

    4. Bunun üzerinde yani alttakilere emir verme yetkisine sahip; BİLDERBERG GROUP (Fethullah bunların içinde. Mason olacak kadar küçülmedi)

    5. Siyonizm kuruluşları (Bunlar sadece Yahudilerdir. Diğer alt sınıflar ise “Yerli uşak”lardır. (Goyim:Öküz) Goyim olarak anılanlar örgütlere üye olan yahudi asıllı olmayan işbirlikçi ve Büyük İsrail planı çerçevesinde vaad edilmiş topraklarda Yahudiler için toprak üstünde çalışan halklardır(Kürt Türkleri-Tarikatlar-Şirketler)

    Fethullah Gülen Siyonizmin bir alt kuruluşlarından olan Bilderberg’in (üç YÜKSEK üyesinden biridir. ABD’ye ömür boyu transferi yapılmıştır.(7)

    Aslında bu Türkler ile Siyonistler arasındaki ilk örgütlü savaş da değildi; 2. Abdülhamit’in devrilmesinin ardından Aaron Aaronson yönetiminde kurulan “NILI” (Netzah Yisrael Lo Yeshaker) isimli istihbarat örgütü ile İngilizlere casusluk yapanlar; idam,hapis ,sürgün cezasına muhatap oldular. Osmanlı’da 1914 dönemine gelindiğinde A.b.d. desteğinde Mısır İskenderiye ‘de çoğunluğu Rus Yahudisi 12.000 yahudi nüfusundan 737 kişilik bir gönüllü birlik oluşturularak İngilizlerle karma yapılan Yahudi Katır Birliği lojistik amaçlı olarak hem Çanakkale hem de Filistin muharebelerinde (Lejyon) Türkler’e karşı kurşun olarak kendilerini kullandırmışlardı.Bu çabaları Filistin’den 2. kovuluş anlamında Anti -Türkçü kampanyada Avrupa ve ABD dahilinde sadık Millet olarak yükselmelerinde Haim Weizman (cordite-Dumansız barutun kaşifi) örneğinde olduğu gibi müttefik silah sanayinin gelişmesinde aktif olarak yer alarak göstermişlerdi.(8)

    Türkiye içerisinde askeri manada A.b.d. ikili anlaşmaları ile T.S.K. ve Mit içerisinde hareket kabiliyeti bulan bu örgütlenme darbeler döneminde kendini açıkça gösteriyordu. ABD karşıtı her lider, hareketin önü hemen kesilebilen bir teşkilatlanma yapılandırılmıştı.

    1950’lerden itibaren çok yönlü olarak Din Afyon’dur inancıyla gerek Sebatay gerekse gayri Türk unsurların (Kripto ermeni – mecusi arap v.s.) aracılığı ile Tarikatlar içine yerleşerek asgari müştereklerin aleyhine işlemeye başlayan din örgütlenmesi,1980 öncesinde Anti-komünist fonlamalarıyla güçlenerek 2 kutuplu dünyada tarafını aşikar ediyordu. 1970 ve 1980 sonrası bir çok Türk Milliyetçisinin idrak edemeyip afyonla uyutulmuş gibi Süleymancılık, Fettullahçılık akımlarında proleter-işçi- haline gelmeye başlamasıyla,A.B.D ,İngiltere ve İsrail Büyük İsrail Planı içinde önemli bir S.T.K. anlamında 5.kola da kavuşmuş oluyordu.

    1992’den itibaren A.b.d. rayından çıkan ve Özel Savaş Konsepti dahilinde Milli Kuvvet haline getirilen Özel Kuvvetler’in dahil olduğu Türk Silahlı Kuvvetleri şimşekleri üzerine çekerken; planı aşikar eden ve karşı gelenler suikastlara kurban gidiyor (Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Cem Ersever,, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Behçet Oktay v.s.), suçlamalara muhatap oluyordu.

    28 Şubat, Ordu içindeki Amerikancıların Milliyetçi Kurmay’ları son kez kandırdığı bir özel savaştı; hedef halk ile ordu arasında sosyal mesafenin açılmasıydı.Gerek E.D.O.K. gerekse Batı çalışma Gurubu’nun amaçta doğru ancak yaptırımda süreklilik ve halkla ilişkilerde ve psikolojik harekatta yetersizlik sebebiyle 1000 yıl sürmesi gereken hareketi 5 yılla sınırlayarak,yeni GLADIO yapılanmasının eşliğinde hedef tahtası haline gelmesine sebep oldu.

    Asimetrik Psikolojik Harp ,”Bilinmesi Gereken Prensibiyle” sessiz kalması gereken askeri kurmay Heyeti’nin dış güçlerce yerli işbirlikçilerce daimi hedefte tutulmasını sağladı. Beşiktaş Terör Örgütü A.B.D. desteğinde harekete geçirilerek Büyük İsrail önündeki tek engel olarak halen iddianamesiz ,savunmasız olarak esir alınmaya çalışılan Türk askerini etkisizleştirmeye yönelik olarak karalama ve beyin kontrol yöntemleri içinde farklı imgelendirmelerle halkın beyninin yıkanmasında araç olarak kullanılmaya çalışmaktadır.

    Büyük İsrail önündeki tek engel Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.Bu bakımdan dış güçlerin siyasi, iktisadi ve askeri örgütlenmelerinin önündeki bu engelin kaldırılması,mümkünse devşirilmesi (Sınır Muhafaza Müdürlüğü’ne dair kanun ile kaldırılması planlanan Sahil Güvenlik Komutanlığı, İçişleri Bakanlığı’na devri düşünülen Jandarma Genel Komutanlığı gibi) ve sınırlardan çekilecek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yerini mümkünse Uluslar arası Paravan Güç’e doldurularak,Büyük İsrail Planı’na kalındığı yerden devam edilecektir:

    Türk genci Bursa Nutku’nu, Atatürk’ün Son T.S.K. konuşmasını hatırından çıkartmamalıdır. Milli Güçlerin yalan iddialar ile tutuklanmasının ardındaki esas gerçek: Millenyum Challenge -1992’de Nevada Çölü’nde Yüzyılın Meydan Okuması rumuzuyla Türkiye’yi işgal planları yapan A.b.d. ve bağlaşıklarına karşı savunma hattı: Balyoz Eylem Planı ile karşılık cüretini gösteren Milli Güçler’den Yerli taşeronlar yolu ile intikam almak amacıdır.

    1897’den itibaren harekete geçirilmiş bir plan olan Büyük Orta Doğu Projesi’nin tüm yerleşik işbirlikçilerine karşın,bu hareketi durduracak tek güç; Türk Millet’in kendine güvenen kararlılığı olacaktır.!
    Yeter ki kendimizi bilelim, unutmayalım ve her şeyden önce …Uyanın! ve Uyandırın!!!
    Kaynakça:
    1-Filistin’in Gölgesinde Abdulhamit ve Theodor Herzl-Selim Okuyan-Selis Kitaplar
    2-http://tr.wikipedia.org/wiki/Theodor_Herzl
    3-Bilinen Tarihin Bilinmeyen yanları-Texe Marrs-Timaş Yayınları
    4-Agoni: Atatürk’ün Ölümündeki Sır Perdesi Yazılamayan Tarih
    5-13. Kabile -Arthur Koestler-Plato Film Yayınları
    6-http://www.uludagsozluk.com/k/atat%C3%BCrk-%C3%BCn-filistin-hakk%C4%B1ndaki-s%C3%B6zleri/
    http://www.facebook.com/note.php?note_id=428953838003&id=299975864940
    8-İki Bin Sene Sonra Kurulan İlk Yahudi Bölüğü İlk Kurşunu Bize Sıkmıştı-YETKİN İŞÇEN _HaberTürk Tarih Dergisi-13.06.2010
    http://www.politikadergisi.com/okur-makale/yuzyillik-plan-bopa-karsi-uyanin-uyandirin

Yorum yap