594) İSRAİL İRAN’I VURACAK MI?

Yayin Tarihi 30 Ocak, 2012 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

 

İSRAİL İRAN‘I VURACAK MI?

image00126.jpg

 

“İsrail, İran’ı vuracak mı?” Uluslararası kamuoyunu uzun bir süredir meşgul eden bu soru New York Times Magazine’in bu haftaki kapak konusu oldu.

Ünlü gazeteci Ronen Bergman, İsrail’de karar mekanizmalarının başındaki bakanlar, ordu komutanları ve istihbarat şefleriyle yaptığı röportajlar sonucunda kaleme aldığı 13 sayfalık makalesinde, bu soruya net bir yanıt verdi: “Evet, İsrail, 2012’de İran’ı vuracak.”
Bergman’ın makalesinin tam metnini, Hürriyet Planet editörleri sizler için Türkçeleştirdi. İşte Türk basınında sadece Hurriyet.com.tr’de bulabileceğiniz o makale:

Ehud Barak, 13 Ocak günü Şabat akşamı yaklaşırken, Tel Aviv’in kuzeyindeki evinde, duvarları kitaplarla kaplı oturma odasında geziniyordu. Hem ülke tarihinin gelmiş geçmiş en fazla madalyaya sahip askerlerinden hem de en deneyimli ve tartışmalı politikacılarından olan İsrail Savunma Bakanı Barak bu görevinden önce, genelkurmay başkanlığı, içişleri bakanlığı, dışişleri bakanlığı ve başbakanlık mevkilerinde de bulundu. Şimdiyse, Başbakan Binyamin Netanyahu ve İsrail’in iç güvenlik kabinesindeki 12 kişiyle birlikte hayatının en önemli kararını verecek: İsrail İran’a saldırsın mı? Barak’la öğleden sonra bir araya geldik ve iki buçuk saat boyunca ciddi bir konuşma yaptık. “Bu, soyut bir fikirle ilgili değil, gerçek bir endişe” diyen Barak şöyle devam etti: “Unutulmamalıdır ki İranlılar, liderleri tarafından, İsrail’in harita üzerinden silinmesini stratejik hedef bellemiş bir ulustur.”   

Barak’a, Mossad eski Direktörü Meir Dagan ve Genelkurmay eski Başkanı Gabi Aşkenazi’nin dile getirdiği İran tehdidinin, kendisi ve Netanyahu’nun sandığı kadar yakın olmadığı, askeri bir müdahalenin felakete yol açabileceği ve Barak ile Netanyahu’nun ulusal güvenlik pahasına popülist yaklaşımlar benimsedikleri yönündeki görüşlerinden söz ettim. Barak benzersiz bir öfkeyle tepki verdi. Kendisinin ve Netanyahu’nun “İsrail devletinin varlığından doğrudan ve somut bir biçimde” sorumlu olduklarını söyledi. Görüştüğüm üst düzey askeri personelin, İran’a saldırmanın hem gereksiz hem de bu aşamada etkisiz olacağı yönündeki fikirleri içinse Barak, “İnsanların düşüncelerini dile getirmeleri ve fikir çeşitliliği güzel. Ama günün sonunda, askeri yönetim yukarı bakınca bizi, yani Başbakanı ve Savunma Bakanı’nı görüyor. Bizse, yukarı bakınca gökyüzünden başka bir şey görmüyoruz.” 

KARAR ÜÇ KRİTERE BAĞLI

Netanyahu da Barak da [İran konusunda] henüz bir karar alınmadığını ve herhangi bir kararın için bir son tarih belirlenmediğini vurguladı. Konuşmamız sırasında Barak, saldırı kararı alınmadan önce “İsrail’in hareket kabiliyeti”, “uluslararası meşruiyet” ve “gereklilik” olarak nitelendirdiği kategorilerde sorulacak şu üç soruya olumlu yanıt verilmesi gerektiğini söyledi:

1. İsrail, İran nükleer tesislerinde ciddi zarara ve İran’ın nükleer projesinde önemli bir gecikmeye neden olabilecek güce sahip mi? İsrail ordusu ve halkı, kaçınılmaz bir karşı saldırıya direnebilir mi?

2. İsrail’in saldırısına özellikle ABD’nin açık ya da üstü kapalı desteği var mı?

3. İran’ın nükleer tehdidi karşısında bütün diğer olasılıklar tükendi ve İsrail son çare olarak bu noktaya mı geldi? Eğer öyleyse, saldırı için bu son fırsat mı? 

İran’ın nükleer tehdit yaratmaya başladığı 1990’ların ortalarından bu yana, ilk kez İsrail’in en güçlü liderlerinden en azından bir kısmının tüm bu sorulara yanıtı “evet”. 

Barak, konuşmamızın farklı noktalarında, İsrail ve dünyanın çok fazla beklemesi durumunda artık harekete geçmenin imkansız olabileceği bir aşamaya gelineceğinin ve bunun da önümüzdeki yıl içerisinde olabileceğinin altını çizdi. “[İran’ın nükleer programında] Kayda değer bir gecikme sağlayacak bir müdahale yoluna başvurmak mümkün olmayabilir” diyen Barak, “Hem bizim için, hem Avrupa hem de ABD için. Bundan sonra, sorun çok daha önemli bir biçimde mevcudiyetini sürdürse de artık tamamen teorik hale gelir ve devlet adamları ile karar alıcılar olarak bizim ellerimizden çıkıp, gazeteci ve tarihçiler olarak sizin ellerinize geçer.”Hürriyet Planet

“KENDİMİZİ SAVUNMAYA HAZIR OLMALIYIZ… HER KOŞULDA VE HER YERDE”

İsrail Başbakan Yardımcısı ve Stratejik İşler Bakanı Moşe Ya’alon, İran’a karşı en saldırgan tutumu destekleyen sacayağının üçüncü ismi. Barak’ın, İran’a saldırma ihtimalinin “çok uzak” olduğu yönündeki açıklamasını yaptığı gün, yani 18 Ocak’taki görüşmemizde Ya’alon, saldırının son seçenek olduğunu defalarca belirtse de İsrail’in çözümünü anlatmakta güçlük çekti. “Öyle ya da böyle, bizim politikamız, İran’ın nükleer programını durdurmaktır” diyen Ya’alon, “İranlılar, aylar içinde, askeri nükleer kapasiteye sahip olabilir. İsrail,İran’a karşı mücadeleye liderlik etmek zorunda olmayabilir. İran rejimine karşı gelmek uluslararası topluma kalmış. Ama yine de İsrail, kendini korumaya hazırlıklı olmalı. Bizler de, kendimizi savunmaya hazır olmalıyız… Mümkün olan her koşulda ve her yerde” diye konuştu.   

İsrail ve ABD istihbaratı, “İran nükleer bomba imal etmeyi; Buşehr isimli tesisinde İran için nükleer reaktör üreten ve onlara füze geliştirme programında destek olan Rusya sayesinde başarır” düşüncesini taşıyor. İsrail ve ABD, 1990’lar boyunca önemli kaynaklarınıRusya ve İran arasındaki nükleer bağı zayıflatmaya tahsis etti. Rusya’ya, İran’la ilişkileri kesmesi için çok büyük diplomatik baskı uyguladı. Sonuç olarak, Ruslar, İran reaktörünün yapımını yavaşlatmak için ellerinden geleni yapacaklarını ve imalat bitse bile, nükleer silahlar için gereken işlenmiş uranyum ve plütonyumun orada üretilmesinin mümkün olmayacağını açıkladı.  

RUSYA İRAN‘A NE GÖNDERİYOR?

Ancak, Rusya, İran’ın nükleer alanda ilişkide olduğu tek ülke değildi. Şu an, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda silah kontrolünden ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesinden sorumlu özel danışman olarak görev yapan Robert Einhorn, 2003’te bana şöyle demişti: “İki ülke de Rusya‘nın İran‘a tam olarak ne gönderdiğini anlamak ve bu sevkıyatları engellemek amacıyla örtülü ve açık çok büyük çabalar sarf etti. İran‘ın Kıyamet Günü silahı elde etmek için başvurduğu esas yolun bu olduğuna ikna olmuştuk. Ancak geç de olsa ortaya çıktı ki,İran bir gün amacına ulaşırsa, bu, Ruslar sayesinde olmayacak. İran nükleer çalışmalarındaki büyük ilerlemeyi gözümüzden kaçan bambaşka ve gizli bir yoldan yaptı.”  

Gizli yol, İran’ın, Pakistan’ın nükleer silahının babası kabul edilen Abdül Kadir Han ile kurduğu gizli ilişkiydi. ABD, İngiltere ve İsrail istihbarat birimlerinin ortak yürüttüğü çalışma sonucunda, 2002’de, Tahran’ın 200 mil kuzeyinde Han’ın yardımıyla inşa edilen Natanz Uranyum Zenginleştirme Tesisleri keşfedildi. Bu bilgi, doğrulandığı zaman İsrail ordusu ve istihbarat teşkilatında infial yaratırken, tesisin bir seferde bombalanıp imha edilmesini önerenler de oldu. Başbakan Ariel Şaron, saldırı yapılmasına izin vermedi. Aksine, bu bilgi, İran’ın Natanz’da bir santrifüj yaptığını açıklamış olan İranlı muhalif grup, Ulusal İran Direniş Konseyi’ne sızdırıldı. Bu gelişmeyi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan bir grup müfettişin tesisi ziyareti takip etti. Heyet, İran’ın nükleer yakıt döngüsünü, yani, bomba üretmenin kritik bir safhası olan uranyum zenginleştirme süreçlerini tamamlamaya yaklaştığını görerek şaşırdı.Hürriyet Planet

ŞARON’DAN DAGAN’A TAM YETKİ

Natanz’ın keşfine ve bunu takiben uygulanan uluslararası yaptırımlara rağmen, İsrail istihbaratı 2004’te, İran’ın nükleer projesinin ilerleme kaydettiğini bildirdi. Şaron, Meir Dagan’ı bu programa son vermekle görevlendirdi. İkisi birbirlerini 1970’lerden beri tanıyordu. O zamanlar Şaron, İsrail ordusunun güney kesimdeki komutasından sorumlu generaldi. Dagan da Şaron tarafından Gazze Şeridi’ndekiFilistin Kurtuluş Örgütü milislerine sistemli bir şekilde suikast düzenleyen çok gizli birliğin başına atanmış genç bir subaydı. Şaron’un zamanında belirttiği gibi, “Dagan’ın uzmanlığı, bir Arap’ın kafasını vücudundan ayırmaktır.”

Şaron, İran’ın nükleer bomba programını bitirmesi amacıyla Mossad’ın kullanımına sınırsız para ve güç verdi. Emekli bir Mossad yetkilisinin bana söylediği şuydu: “Finansman eksikliği nedeniyle gerçekleştirilemeyen hiçbir operasyon ya da proje yoktu.” 

ABD yetkilileriyle 2004–2007 arasında gerçekleştirilen toplantılardan birinde Dagan; siyasi baskı, gizli önlemler, nükleer silahların yayılmasıyla mücadele, yaptırım ve rejim değişikliği içeren “beş-cepheli strateji”nin detaylarını açıkladı. Ağustos 2007’de ABD’ye gönderilen gizli bir yazıda, “ABD, İsrail ve onun gibi düşünen ülkelerin, ortak bir şekilde harekete geçerek bu cephede birden eşzamanlı baskı kurması” gerektiğini vurguladı. Yazı şöyle devam ediyordu: “Bazıları şimdi meyve verir. Diğerleriyse (burada özellikle İran’da etnik temelli bir direnişin kışkırtılması kastediliyor) gereken zamanda, özellikle gereken ilgi gösterildiğinde meyve verir.”Hürriyet Planet

MOSSAD 2005’TEN BERİ ÇALIŞIYOR

Çeşitli istihbarat birimleri ile ABD Hazine Bakanlığı, 2005’ten bu yana İran’ın nükleer projesini finansal açıdan destekleyenleri bulmak ve mali kaynaklarını kurutmak amacıyla dünya genelinde Mossad ile beraber çalışıyor. Mossad, ABD’lilere, İran‘ın nükleer alandaki satın almalarını yapan şirketler ve terör örgütlerine finansman sağlanmasına yardımcı olan mali kurumların yanı sıra bu tarz faaliyetleri gerçekleştirmek amacıyla İran ve Suriye tarafından kurulan bankacılık kuruluşlarıyla ilgili bilgi sağlıyor. ABD de bazı büyük şirketleri veFransa, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa hükümetlerini İranlı finans kuruluşlarıyla yaptıkları işbirliğini sonlandırmaları için ikna etmeye çalışıyor. Son olarak geçen ay Senato, İran Merkez Bankası’na yönelik yaptırımları onayladı.

Tüm bu girişimlere ek olarak, 2005’ten beri, İran’ın nükleer projesi, İranlıların başta Mossad olmak üzere Batılı gizli örgütleri sorumlu tuttuğu bir dizi terslik ve felaketlerle karşılaşıyor. İran medyasına göre, 2006 yılının Nisan ayında Natanz’daki tesise yapılan ilk teşebbüste, iki dönüştürücü patladı, 50 santrifüj harap oldu. İran Atom Enerjisi Konseyi Sözcüsü hammaddelerin tahrif olduğunu açıkladı. Ocak 2006 ve Temmuz 2007 arasında, İran Devrim Muhafızları’na ait üç uçak gizemli bir biçimde düştü. Bazı raporlarda, uçakların basit bir şekilde “çalışmayı durdurduğunu” bildirildi. İranlılar, iki yok edici virüsün nükleer projenin bilgisayar sistemine girip büyük bir zarar verdiğini, santrifüjlerin önemli bir kısmını devre dışı bıraktığını fark ettiklerinde olduğu gibi, yine Mossad’dan şüphelendiler. 

Ocak 2007’de, Doğu Avrupa karaborsasındaki bir aracı tarafından satın alınan santrifüjlerin bağlantı bölümlerindeki bazı yalıtım üniteleri hata verdi ve kullanılmaz hale geldi. İran, malzeme aldığı perakendecilerin bir kısmının, nükleer programı hatalı parçalarla donatmak isteyen sahte şirketler olduğu kanaatine vardı.Hürriyet Planet

SUİKASTLAR ZİNCİRİ

Tüm bu gizli operasyonlar arasında en çok polemik konusu olanlarsa, nükleer proje üzerine çalışan İranlı bilim adamlarına yönelik suikastlardı. Ocak 2007’de, İsfahan uranyum tesisinde çalışan 44 yaşındaki Dr. Ardaşir Hüseyinpur, gizemli bir biçimde öldü. Ölümünden sonra yapılan resmi açıklama “gaz sızıntısı sonucunda boğulduğu şeklindeydi. Ancak İran istihbaratının düşüncesi, bilim adamının İsrail tarafından öldürüldüğü yönündeydi.

Parçacık fizikçisi Mesud Ali Muhammedi, otomobilinin yakınına park edilmiş bubi tuzaklı bir motosikletin infilak etmesi sonucu Ocak 2010’da hayatını kaybetti. (Bazıları Muhammedi’nin Mossad tarafından değil, muhalefet lideri Mir Hüseyin Musavi’ye yakınlığı dolayısıyla İranlı ajanlar tarafından öldürüldüğünü öne sürdü.)Hürriyet Planet

KURTULAN UZMAN AHMEDİNEJAD’IN YARDIMCISI OLDU

Aynı yıl, 29 Kasım’da, iki motosikletli İran nükleer projesinin en önemli isimlerinden Mecid Şehriyari ve Feridun Abbasi-Davani’ye saldırı düzenledi. Bilim adamlarının otomobillerine mıknatıs bombası yapıştırıp kaçan motosikletli saldırganlar için bir insan avı başlatıldı. Şehriyari, Peugeot 405’inin içinde öldü ama Abbasi-Davani ve eşi araçları infilak etmeden kaçmayı başardı. Bu suikast girişimin ardından, Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Abbasi-Davani’yi kendi yardımcısı ve İran Atom Enerjisi Kurumu’nun başkan yardımcısı olarak atadı. Abbasi-Davani, bugün nereye gitse yakından korunuyor. Aynı şey Tahran Üniversitesi’ndeki derslerine tedbir olsun diye son verilen, nükleer projelerin başkanı Muhsin Fekri-Zade için de geçerli. 

Geçtiğimiz Temmuz ayında, bir motosikletli saldırgan, İran Atom Enerjisi Kurumu araştırmacılarından, nükleer fizikçi Daryuş Rızai Necad’ı evinin önünde otomobilinin içinde otururken pusuya düşürdü. Silahını çeken motosikletli kişi, Necad’ı öldürdü.Hürriyet Planet

DEVRİM MUHAFIZLARI ÜSSÜ YERLE BİR OLDU

Dört ay sonra, Kasım’da Tahran’ın batısındaki Devrim Muhafızları üssünde çok büyük bir patlama meydana geldi. Duman bulutlarının şehirden görülebildiği, Tahran sakinlerinin yerin sarsıldığını hissedebildiği bildirildi. Uydu fotoğraflarında üssün neredeyse tamamının yerle bir olduğu görüldü. Devrim Muhafızları Füze Geliştirme Birimi komutanı Tuğgeneral Hasam Mukaddem ve 16 personeli saldırıda öldürüldü. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, generalin cenazesine gidip, dul eşine başsağlığı ziyaretinde bulundu. Hamaney, Mukaddem’i “şehit” ilan etti. 

Bu ay 11 Ocak tarihinde ise arkadaşı ve meslektaşı Mesud Ali Muhammedi’nin öldürülmesinden iki yıl sonra bu kez Natanz Uranyum Zenginleştirme Tesisi Yardımcı Direktörü Mustafa Ahmedi-Ruşen evinden Tahran’daki laboratuarına giderken öldürüldü. Birkaç ay önce, Ruşen’in bir nükleer tesis ziyareti sırasında Ahmedinejad’a eşlik eden fotoğrafları dünya basınında yer almıştı. İki motosikletli saldırgan Ruşen’in aracını mıknatıs bombalarıyla havaya uçurdu.

“MAVİ-BEYAZ İLKE”

İsrailliler İran’a giremiyor. Dolayısıyla, İranlılar, İsrail’in ülkeleri iş seyahatleri için terk eden vatandaşları ajanlara dönüştürdüğüne inanıyor. Bazıları farklı ülkelerden geliyormuş gibi davranıyor, böylece İranlı ajanlar bu kişilerin maaşlarının “Siyonist düşman” tarafından ödendiğini bilmiyor. Dahası, Mossad, adını İsrail bayrağındaki renklerden alan “mavi-beyaz ilke”den mümkün olduğunca vazgeçmiyor. Bu şu demek: Mossad operasyonları sadece Mossad’ın yetiştirdiği İsrailli ajanlar tarafından gerçekleştiriliyor. 

Ama İran’da operasyon yapmak Mossad’ın Caesarea olarak bilinen sabotaj ve suikast birimi için imkansız. Dolayısıyla suikastçıların başka yerlerden gelmesi gerekiyor. İran istihbaratı, son yıllarda Mossad’ın İranlı iki muhalif gruba kaynak aktardığını ve silahlandırdığını biliyor. Bunların bir tanesi Halkın Mücahitleri Örgütü (MEK), diğeri de İran’daki Kürt azınlığı harekete geçirmek için çalışan Cundullah.Hürriyet Planet

PERES: BİLGİM YOK

Resmi olarak, İsrail hiçbir zaman bu suikastlarla bağlantısı olduğunu kabul etmedi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın bu ay, Ahmedi-Ruşen suikastının aleyhinde konuşmasının ardından ise İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, İsrail’in bu konuyla bir ilgisi olduğuna dair bilgisi olmadığını söyledi. 

İranlılar bu cinayetin ardından intikam sözü verdi ve 13 Ocak’ta ben Ehud Barak’la Tel Aviv’deki evinde konuşurken, İsrail’in istihbarat birimleri Bangkok’taki İsrail ve Yahudi hedeflerine yönelik İran ve Hizbullah tarafından gerçekleştirilebilecek ortak bir saldırıyı engellemek için acil durum operasyonlarını yürütmeye başlamışlardı. 

Mossad’dan sağladıkları bilgi ile hareket ettikleri bildirilen Taylandlı yerel güvenlik güçleri, Bangkok’taki bir Hizbullah sığınağına baskın düzenledi ve ardından da terör hücresinin bir üyesini ülkeden kaçmaya çalışırken tutukladı. Bu mahkumun, içerideyken kendisinin ve hücre evindeki arkadaşlarının İsrail Büyükelçiliği’ni ve bir sinagogu havaya uçurmayı planladıklarını itiraf ettiği bildirildi.ürriyet Planet

“BİZ YAPMADIK, YAPANI TEBRİK EDERİZ”

Meir Dagan, bu suikastlardan kendine pay çıkarmadı ancak İranlı bilim adamlarını hedef alan ve Mossad’a atfedilen bu eylemleri övdü. Dagan, cinayetlerin, “önemli beyinlerin ortadan kaldırılmasının” yanı sıra Mossad jargonuyla “zararsız çekilme”yi gerçekleştirdiğini, yani, İranlı bilim adamlarının sivil projelere yönlendirilmelerini talep edecek kadar korktuklarını söyledi. 

11 Ocak’ta Tahran’dan Ahmedi-Ruşen’in suikast sonucu öldürüldüğü haberinin gelmesinden sadece birkaç saat sonra eski bir üst düzey Mossad yetkilisi, kahvaltıda bana şunları söyledi:

“Şuna şüphe yok ki, devlet tarafından cömertçe finanse edilen prestijli bir nükleer projede yer almak, bir bilim adamına statü, terfi, araştırma bütçeleri ve dolgun maaş getirecektir. Ancak diğer yandan, bir bilim adamı, eğer eğitimli bir asker veya ölüm tehditleriyle karşılaşmaya alışık biri değil, eşi ve çocukları olan biriyse, meslektaşlarının art arda havaya uçmasını izledikten sonra bir gün sıranın kendisine gelmesinden korkmaya başlayacaktır.”Hürriyet Planet

HERKES BUNU SORUYOR: SAVAŞ NE ZAMAN ÇIKACAK?

Biz konuşurken, benim bu konularda haber yapan bir gazeteci olduğumu bilen bir adam yaklaştı ve özür dileyerek sordu: Savaş ne zaman çıkacak? İranlılar ne zaman bizi bombalayacak?

Ben adama yarın üzerimize bir atom bombası atılmayacağı konusunda güvence verirken, Mossad yetkilisi gülümsüyordu. Neredeyse her gün benzer sahneler gerçekleşiyor. İsrailliler haberleri izliyorlar, bomba sığınaklarının hazırlandığını duyuyorlar, İsrail’in iki ay önce denizde füze denemesi yaptığını biliyorlar ve İsrail toplumunu bir çeşit panik havası kaplıyor. İnsanlar yakında üstlerine füzelerin yağmaya başlamasından endişe ediyor. 

Dagan beş cepheli stratejisinin, İran‘ın nükleer silah üretmeye yönelik gelişimini önemli derecede geciktirme başarısı gösterdiğine inanıyor. Benim de aralarında bulunduğum küçük bir gazeteci topluluğuna geçen sene söylediği gibi, özellikle de “tüm silahların birlikte kullanılmasının” bunda etkili olduğunu düşünüyor. 

“İran vatandaşının kafasında, yaşadığı ekonomik güçlüklerle nükleer proje arasında bir bağlantı yaratıldı. Bugün İran‘da, bu konu hakkında İranlı liderleri de bölen derin bir tartışma var. Bu projenin zaman çizelgesinin 2003’ten bu yana bu tarz gizemli aksaklıklar nedeniyle birçok kez ileri atılması, beni memnun ediyor.”Hürriyet Planet

BARAK VE NETANYAHU MOSSAD’A GÜVENMİYOR 

Barak ve Netanyahu, Mossad’ın uzun dönemde başarılı olacağı konusunda daha inançsız. Görevlerine başladıklarından bu yana, (Barak Haziran 2007’den beri Savunma Bakanı, Netanyahu da Mart 2009’dan beri Başbakan) İsrail’in gizli çabalarının başarısız olması halinde askeri seçeneğinin hazır olması gerektiğini düşünüyorlar. Barak İran‘a saldırı için yoğun askeri hazırlıklarda bulunulmasını emretti. Bugüne kadar devam eden bu hazırlıkları son aylarda hızlandırıldı. Yaptırımlarla müşterek yürüyen gizli Mossad operasyonlarının yeterli olmayacağından korkan tek kişi Barak değil. 

İsrail Ordusu ve askeri istihbarat birimlerinin gayretinde de bir azalma söz konusu. İkisi son dönemde emekli olan, biriyse halen görev yapan üç üst düzey askeri istihbarat yetkilisiyle yaptığım görüşmelerde, üç isim de Dagan’ın İran‘ın nükleer projesini yavaşlatma başarısı gösterdiğini kabul etmekle birlikte, Tahran’ın halen daha ilerleme gösterdiğini söyledi.ürriyet Planet

1970’LERDEN BUGÜNE

İçlerinden biri, İsrail’in 1970’lerde Irak‘ın nükleer programına yönelik operasyonlarını hatırlattı. Mossad o dönem Irak‘ın nükleer projesi için çalışan bilim adamlarının bazılarını ortadan kaldırmış, diğerlerine ise gözdağı vermişti.

6 Nisan 1979 gecesi bir grup Mossad ajanı, Fransız limanı kasabası Seyne-sur-Mer’e girdi ve Fransa‘da üretilen Irak reaktörünün çekirdeğinin soğutma sistemi için gerekli bir kargoyu havaya uçurdular. Fransız polisi olayın faillerine dair ipucu bulamadı. Daha önce adı duyulmamış çevreci bir örgüt olayı üstlendi. 

Saldırı başarılı olmuştu ancak bir yıl sonra hasar giderildi ve sonraki sabotaj girişimleri de engellendi. Proje 1980’lerin sonuna kadar ilerledi. O tarihte Fransa‘dan Bağdat‘a zenginleştirilmiş uranyum içeren yakıt çubukları gönderildiği ve bunların reaktörün çekirdeğine yerleştirilmek üzere olduğu ortaya çıktı. İsrail’e Opera Operasyonu’nu hayata geçirmekten başka seçenek kalmamıştı. İsrail Haziran 1981’de Bağdat‘ın dışındaki Temmuz-Osirek reaktörüne sürpriz bir hava saldırısı gerçekleştirdi.Hürriyet Planet

İRAN EKSİKLERİ KAPATIYOR

Benzer bir şekilde, Dagan’ı eleştirenler, İranlıların birçok aksiliğin üstesinden gelmeyi ve öldürülen bilim adamlarının yerini doldurmayı başardığını söylüyor. 

Son istihbarata göre, şu an yaklaşık 10 bin faal santrifüje sahip olan İran, zenginleştirme sürecini düzene koydu. İran‘ın bugün beş ton düşük kaliteli parçalanabilir materyali var. Bu yüksek kaliteye dönüştürüldüğünde beş ya da altı bomba yapmaya yetecek kadar bir miktara tekabül ediyor. 

İran aynı zamanda 175 pound orta-kalite materyale sahip. Bu materyalden bir bomba üretebilmesi için bunu 500 pound’a çıkarması yeterli.

İranlı nükleer bilimcilerin, kendilerine talimat verilmesi halinde tahminen dokuz ay içinde ilk patlayıcı maddeyi oluşturmayı başarabilecekleri, sonraki altı ayda ise İsrail’i vurabilecek menzile sahip Şahab-3 füzelerine yüklenecek boyutlara indirmeyi başarabilecekleri düşünülüyor. Parçalanabilir materyali, çoğu Kum kenti yakınlarındaki Fordo tesisindeki bir sığınakta olmak üzere ülke genelindeki farklı alanlarda tutuyorlar. İsrail bu sığınağın 220 feet derinlikte olduğunu düşünüyor. Bu, ABD‘nin elinde olan en gelişmiş sığınak bombalarının da ötesinde bir derinlik. 

Barak, bu konuda ABD‘yle kurulan karmaşık diyalogda en üst düzey İsrailli temsilci. Ahmedinejad ile Adolf Hitler arasında paralellik kuran ve içlerinde patronu Netanyahu’nun da bulunduğu bazı İsrailli politikacılarla aynı düşüncede olmayan Barak, çok daha ılımlı görüşlere sahip.Hürriyet Planet

“RİSKİ GÖRMEZDEN GELEMEYİZ”

Barak, bu ay başında bana, “İran’ın nükleer bomba geliştirmek için, İsrail’i ortadan kaldırma arzusu dışında da sebepleri olduğunu kabul ediyorum. Ama riski görmezden gelemeyiz” dedi. 

“Bir İran bombası, mevcut rejimin kurtuluşunu sağlayacaktır. Aksi takdirde, genç jenerasyonun Batı’ya duyduğu hayranlığı da göz önünde bulundurursak, bu rejimin 40’ıncı yıldönümünü göremeyeceğini söyleyebiliriz. Bomba olursa, yönetimi yerinden oynatmak çok zor olur.”

Barak şöyle devam etti: “İran nükleer silah sahibi olduğunda, bölgedeki diğer ülkeler de kendilerini aynısını yapmak zorunda hissedeceklerdir. Suudi Arabistanlılar Amerikalılara bunu söyledi ve bu bağlamda Türkiye ve Mısır’ın da bu doğrultuda hareket edebileceğini düşünebilirsiniz. Nükleer silah yapımı için uygun materyallerin terör gruplarının eline geçmesi tehlikesini hiç saymıyorum bile.”Hürriyet Planet

“SORUNUN ÜSTESİNDEN GELMELİYİZ”

Barak, “Bizim açımızdan, nükleer bir devlet, mümessillerine tamamen farklı bir koruma şekli sağlar. İsrail topraklarının tamamını tehdit eden ve binlercesi Tel Aviv’e ulaşabilecek 50 binden fazla rokete sahip olan Hizbullah’la yeni bir askeri çatışmaya girdiğimizi hayal edin. Nükleer silah sahibi bir İran, Hizbullah’a saldırının İran‘a saldırmakla eşdeğer olduğunu duyuracaktır. Bu bizi vazgeçirmez, ama operasyonlarımızın kapsamını kısıtlamamıza neden olacağı muhakkaktır.” 

Bu noktada Barak öne doğru eğildi ve büyük bir ciddiyetle: “Ve eğer nükleer silah sahibi İran bir Körfez ülkesine göz dikip işgal ederse, o ülkeyi kim kurtaracak? Sonuç şu ki, bu sorunun üstesinden şu an gelmeliyiz.”

Barak, İran‘ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek için bir yıldan fazla bir süre kalmadığı konusunda uyardı. Bunun nedeni, İran‘ın “dokunulmazlık alanı”na girmeye yakın olması. Barak tarafından türetilen bu kavram, İran‘ın birikmiş teknik bilgisinin, ham maddelerinin, tecrübe ve donanımının artık bir saldırı gerçekleşse dahi Tahran’ın nükleer projesinin bundan etkilenmeyecek noktaya erişmiş olması anlamına geliyor. İsrail’in hesaplarına göre, İran‘ın nükleer programının bir İsrail saldırısına karşı dayanabilecek noktaya ulaşmasına yaklaşık dokuz ay var. Üstün ateş gücüne sahip Amerika, 15 aylık bir zaman çerçevesi çiziyor. Her iki durumda da, çok dar bir fırsat penceresi mevcut. Üst düzey bir İsrailli güvenlik kaynağı bana şöyle dedi: “Amerikalılar bize zaman olduğunu söylüyor. Bizse onlara, altı ila dokuz ay arasında zamanları olduğunu, bu yüzden yaptırımların artık bir sonuca varmak zorunda olduğunu söylüyoruz.”Hürriyet Planet

IRAK SAVAŞI İSRAİL’E YARADI

Birçok Avrupalı analist ve bazı istihbarat kurumları geçmişte İsrail’in uyarılarına şüphe ile yaklaştı. Bazıları İsrail’in, Avrupa’yı İran‘a karşı yoğun bir ekonomik kampanyaya sürükleyecek bir korku atmosferi yaratmak için değerlendirmelerini kasıtlı olarak abarttığını savundu. CIA’in Irak Savaşı öncesinde, Irak‘ın kitle imha silahları olduğu yönündeki değerlendirmesinin, İsrail’in değerlendirmelerine yönelik şüpheciliği yarattığını söyleyebiliriz. 

İsrail ve ABD‘nin, İran‘ın nükleer projesi konusundaki söylemi, Avrupa ile olduğundan daha net ve daha endişeli. İran‘a yönelik yaptırımların ağırlaştırılması için çabalayan ABD, verdiği önemli tavizler karşılığında Rusya ve Çin gibi ülkeleri de yaptırımları uygulama konusunda harekete geçirmeye çalıştı. Ama bu işbirliğinin altında, karşılıklı şüphenin de belirtileri var. İsrail’in, İran‘ın 2012’ye kadar eksiksiz bir nükleer cephaneliğe sahip olacağını açıklamasının ardından ABD‘li bir üst düzey yetkilinin Kasım 2009’da Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’a yazdığı gibi: “İsrailliler buna cidden inanıyor mu yoksa ABD‘den gelecek baskıyı artırmak için en kötü durum tahminlerini mi kullanıyorlar belli değil.” 

İsrailliler, kendi paylarına, Obama yönetiminin İran‘ın nükleer silah sahibi olmasını engelleyecek agresif bir strateji izlemekten vazgeçtiğinden ve sadece kelime oyunlarıyla onları yatıştırmaya çalıştığından şüpheleniyor. İsrailliler bunun delilini Obama yönetimi tarafından kullanılan dildeki değişiklikte buluyor: İran‘ın silah üretebilecek yeteneğe erişebilmesini sağlayacak nükleer enerji programına sahip olmasının ABD tarafından engellenmesi anlamına gelen “eşik önleme” kavramından, “şartlar oluşabilir ama asıl amaç İran‘ın gerçek bir bomba yapmasının önüne geçilmesi” anlamına gelen “silah önleme” noktasına gelinmesi. Planet

“AMERİKALILARI ANLAYAMIYORUM”

İsrailli üst düzey bir istihbarat kaynağı bana, “Amerikalıların mantığını çözmekte zorlanıyorum” dedi ve ekledi: “Eğer birisi kalkıp da bana (İranlıların) o noktaya ulaşmalarını engellemek için santrifüjlerinde daha fazla sorun çıkması için dua ettiğini söylese anlarım. Eğer birisi onları durdurmak için saldırmamız gerektiğini söylese de anlarım. Ancak birileri kalkıp da o noktaya ulaştıklarında onları durduracaklarını söylese, işte bunu anlayamıyorum.” 

Geçtiğimiz yıl içerisinde başta CIA olmak üzere Batılı istihbarat kurumları, İran‘ın nükleer projesi konusunda İsrail’in değerlendirmelerine daha yakın bir noktaya geldi. Savunma Bakanı Leon Panetta, İran‘ın nükleer silah kapasitesine bir yıl içerisinde ulaşabileceğini söylediğinde bu görüşü de açıkça dile getirmiş oldu. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı da İran‘ın Nükleer Silahların Yayılmasının Engellenmesi Anlaşması’nı ihlal ettiğini ve nükleer silah üretme olasılığının olduğunu belirten sert bir rapor yayınladı. Bu bulgulardan cesaret alan İsrailli liderler de İran‘a karşı söylemlerini sertleştirdi. Başbakan Yardımcısı Ya’alon, Ekim ayında yaptığımı sohbet sırasında, “Son iki yıl içerisinde ABD yönetimiyle görüş ayrılıklarımız oldu ancak İran konusunda bu ayrılıkları belli bir noktaya kadar gidermeyi başardık. Başkan’ın Başbakan ile yaptığı son toplantıda dile getirdiği ‘engellemeye kararlıyız’ ve ‘tüm seçenekler masada’ görüşleri çok önemli. Yaptırımlara çok geç başladılar ancak zamanla İran‘a karşı daha aktif bir (yaptırım) politikası uygulama koydular. Tüm bunlar olumlu gelişmeler” dedi. Diğer yandan Ya’alon sohbet sırasında derin bir iç çekerek, “Ana görüş ayrılıkları varlığını koruyor. Bu çok net” itirafında bulundu. 

Artık tüm bulguların üzerinde görüş birliğinin sağlanmasıyla birlikte Ya’alon da nasıl harekete geçileceği ve İsrail’in harekete geçme zamanı geldiğine karar vermesi durumunda ne olacağı sorularından kaynaklanan meselelerin ortaya çıkacağını tahmin ediyor. İki ülke arasındaki en hassas konu da Amerika’nın İsrail’e ne tür sinyaller gönderdiği ve İsrail’in bir saldırı sırasında ABD‘de önceden bilgi verip vermeyeceği oluşturuyor.  Planet

WASHINGTON BİLGİLENDİRİLMEK İSTİYOR

Matthew Kroenig, Washington merkezli düşünce kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi bünyesindeki Stanton Nükleer Güvenlik Kürsüsü’nde çalışmalarını sürdürüyor. Temmuz 2010’dan Temmuz 2011’e kadar Pentagon’da özel danışman olarak çalışan Kroenig’in görevlerinden biri de İran konusundaki savunma politikası ve stratejisiydi.

Kroenig’le geçen hafta konuştuğumda şöyle dedi: “Benim anladığım kadarıyla ABD, İsrail’den İran‘a saldırmamasını ve saldırmaya niyetlenirse de Washington‘ı bu konuda bilgilendirmesini istedi. İsrail her iki talebe de olumsuz yanıt verdi. Saldırmayacağının veya saldırırsa bunu önceden bildireceğinin garantisini vermeyi reddetti.” 

Kroenig şöyle devam etti: “Benim önsezim şu ki, İsrail (ABD’yi) bir veya iki saat önceden uyaracaktır. Bu hem iki ülkenin iyi ilişkilerini sürdürmesini sağlayacaktır hem de Washington‘a saldırıyı engellemesi için zaman tanımayacaktır.”Hürriyet Planet

GELECEK YIL KRİTİK

Kroeing, İsrail’in, İran‘ın nükleer gelişimi ile ilgili zaman çizelgesinin doğru olduğunu ve gelecek yılın kritik olacağını söyledi. 

Kroenig, “Üç senaryo var” dedi. “İran ve uluslararası kamuoyu, müzakere edilmiş bir anlaşmaya varabilir. İsrail ve ABD, nükleer silah sahibi İran‘ı kabullenebilir. Veya İsrail ve ABD saldırabilir. Kimse askeri bir saldırı doğrultusunda gitmek istemez” diyen Kroenig ekledi:

“Ancak maalesef en olası senaryo bu. Cevabı en çok merak edilen soru, olup olmayacağı değil nasıl olacağı. ABD bu seçeneği daha ciddi ele almalı ve uluslararası destek toplamaya ve uluslararası hukuk çerçevesinde güç kullanımı için ortam oluşturmaya başlamalıdır.” 

Haziran 2007’de, Mossad’ın eski başkanlarından Meir Amit’le tanıştım. Bana üzerinde “Çok gizli, sadece sizin görmeniz için” damgalı bir belge verdi. Amit ABD ve İsrail arasındaki ilişkilerin karmaşıklığını göstermek istedi. Özellikle de konu, ABD‘nin Ortadoğu’daki çıkarlarını etkileyebilecek İsrail askeri operasyonlarına geldiğinde.Hürriyet Planet

ALTI GÜN SAVAŞI’NDAKİ SENARYO

Yaklaşık 45 yıl önce, 25 Mayıs 1967’de, Altı Gün Savaşı’nı başlatan uluslararası krizin ortasında o dönem Mossad başkanı olan Amit, CIA’in Tel Aviv biriminin başındaki John Hadden’ı acil bir toplantı için evine çağırdı. Toplantının gerçekleştiği sırada Ortadoğu’da tansiyon yükseliyordu. Sina Yarımadası’ndaki Mısır askeri güçlerinin sayısı giderek artarken, Tiran Boğazı İsrail gemilerine kapatılmış ve Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır İsrail devletini yıkmakla tehdit ediyordu. 

Amit daha sonra, “Hayatım boyunca yabancı bir istihbarat dairesi temsilcisiyle yaptığım en zor toplantıydı” diye anlattığı görüşmede, İsrail’in Mısır’a saldırma gerekçelerini ortaya koydu. Amit’in bana verdiği belgeye göre aralarında şöyle bir diyalog geçti:

Amit: Önemi sizin için, bizim için olduğundan daha büyük olan bir dönüm noktasına geliyoruz. Sonuçta siz her şeyi biliyorsunuz. Ciddi bir durumdayız ve bunun sebebi harekete geçmemiş olmamız. Şahsen, derhal tepki göstermediğimiz için üzgünüm. Eğer harekete geçseydik bazı kuralları ihlal etmiş olurduk ama sonuç sizin çıkarınıza olurdu. Ben harekete geçmekten yanaydım. Hazırlıklar tamamlanmadan vurmalıydık.

Hadden: Bu durumda Rusya ve ABD’yi karşınıza alırdınız.

Amit: Yanlış. BM gözlemcileri ülkeden kovulduktan sonra yeni bir aşamaya geldik. Bunun sizin sorununuz olduğunu görmeniz lazım.

Hadden: Bize sizin tarafınıza geçmemiz için iyi bir neden verin. Örneğin, gemi gibi bir şeye ateş etsinler.

Amit: Konu bu değil.

Hadden. Eğer saldırırsanız, ABD, saldırıya uğrayan ülkeye yardım için çıkartma yapar.

Amit: Bu duyduklarıma inanamıyorum.

Hadden: Bizi şaşırtmayın.

Amit: Şaşırtma başarılı olmanın sırlarından biridir.

Hadden: Amerikan yardımının sizin için önemini bilemiyorum.

Amit: Bu yardım bizim için değil, sizin için. 

Bu kötü toplantı ve Hadden’ın tehditleri İsrail güvenlik kabinesinin Sina’daki Mısır askerlerine saldırı düzenlenmesini engelleyen kararının çıkmasını sağlamıştı. Ancak Amit, Hadden’ın cevabının son söz olduğunu kabul etmedi ve Savunma Bakanı Robert McNamara ile görüşmek üzere ABD’ye gitti. Dönüşünde İsrail kabinesine McNamara’ya Mısır’ın askeri operasyonlarından rahatsız olduklarını söylediğinde, “Sizi çok net anlıyorum” dediğini anlattı. Daha sonra Amit, McNamara’ya bir hafta daha Washington’da kalması gerekip gerekmediğini sordu. McNamara ise “Genç adam, evinize gidin, size ihtiyaç duyulan yer orası” diye yanıt verdi.Hürriyet Planet

“ZAYIF YEŞİL IŞIK” YANDI, SAVAŞ BAŞLADI

Amit, bu diyalog üzerine ABD’nin İsrail’e Mısır’a saldırmak için “zayıf bir yeşil ışık” yaktığını söyledi. Amit, kabineye “Amerikalılara diplomatik girişimler için bir hafta daha verirsek bize karşı hareket etme konusunda şüpheye düşecekler” dedi. Ertesi gün İsrail kabinesi Altı Gün Savaşı’nı başlattı ve Ortadoğu tarihinin akışı değişti. 

Amit, bana görüşmenin tutanaklarını verdiğinde, Hadden’la yaptığı görüşme sırasında oturduğu koltukta oturuyordu. O diyalog, bugünABD ile İsrail arasında yaşananlara çok benziyor. Kahire yerine Tahran, Tiran Boğazları yerine de Hürmüz Boğazı yazarsanız, aynı diyalog geçen hafta da gerçekleşmiş gibi olabilir. ABD’nin İsrail’in askeri operasyonlarına zımnen de olsa onay veriyor olması 1967’den bu yana iki ülke ilişkilerinin kalbini oluşturuyor. 

Barak’la yaptığım kapsamlı görüşmede Amit-Hadden toplantısının tutanaklarını da çıkardım. Barak, başka ülke topraklarında komando saldırıları düzenleyen genç bir subayken Amit onun komutanıydı. Tarih tutkunu bir insan olan Barak’a bu kıyastan bahsettiğimde önce gülümsedi, sonra da kesinlikle reddetti. Barak, “ABD ile ilişkiler bugün çok daha yakın. Ortada tehdit yok, karşılıklı suçlama yok, sadece işbirliği ve birbirimizin egemenliğine duyduğumuz karşılıklı saygı var” “dedi.Hürriyet Planet

YA’ALON’UN STRATEJİSİ

Başbakan Yardımcısı Ya’alon ise 18 Ocak’ta yaptığımız görüşmede, uluslararası kamuoyunu İran’la ilgili tavrı yüzünden eleştirdi. Ya’alon, “Uluslararası kamuoyunun hangi politikayı uygulayacağı sorusuyla ilgili çok kritik bir zamandan geçiyoruz. Batı dünyası hep birlikte ve kararlı davranmalı. Şu ana kadar olanlar yeterli değil. İran rejimi bası altına alınmalı ve yalnız bırakılmalı. Hiç olmadığı kadar zorlayıcı yaptırımlar uygulanmalı. Son çare olarak güvenilir bir askeri seçenek masada tutulmalı. Bundan kaçınmak için de yaptırımların dozu artırılmalı” diye konuştu. 

Elbette Ya’alon için bunun sadece bir İsrail-İran çatışması olmadığını, ABD için de bir tehdit olduğunu göstermek çok önemli. Dolayısıyla şöyle devam etti: “İran rejimi elinde nükleer bir cihaz olursa çok daha da tehlikeli bir hale gelir. Bu tehlike ABD’yi de hedef alabilir.İran’ın Latin Amerika’da kendisine üsler kurup ABD-Meksika sınırındaki uyuşturucu kartelleriyle ilişki içinde olması şaşırtıcı değil. Bunları terör saldırılarında kullanılmak üzere ABD’ye silah sokmak için yapıyorlar. Bu rejimin ABD-Meksika sınırına nükleer silahlar getirdiğini ve bunları Teksas’a sokmaya çalıştığını düşünün bir kere. Bu çok da uzak bir senaryo değil.”Hürriyet Planet

“ABD DÜŞMANIMIZ DEĞİL”

Barak, ABD’yle ilgili bu tarz eleştirilerden hoşlanmıyor. 18 Ocak’ta yaptığımız telefon görüşmesinde bana şöyle dedi: “Bizim ABD ile söylemimiz dinlemeye, karşılıklı saygıya ve bir numaralı müttefikimizle kurduğumuz anlayış ilişkisine dayanıyor. İsrail, askeri avantajını koruyabilmesini ABD’ye borçlu. Obama yönetimi, İsrail’in güvenliğine sıra dışı bir şekilde katkıda bulunuyor ve İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek için elinden geleni yapıyor. Biz Amerika’yla çatışma içinde değiliz. Elbette her konuda aynı fikirde değiliz, bazı farklılıklarımız var ki bunlar önemsiz şeyler de değil. Ancak düşman bir ülkeden bahseder gibi de konuşmamalıyız.”

Barak’ın savunma bakanlığında geçirdiği dört yıl boyunca, İsrail ordusu İran’ı vurmak için benzersiz bir hazırlık yaptı. Dahası böyle bir saldırının beraberinde geleceklerle nasıl başa çıkacağını da sorguladı. Çabaların büyük bir kısmı, 2006 yazında Hizbullah’la yapılan savaşta ağır hasar gören sivil savunma tesislerini güçlendirmek için harcandı. Siviller için sürekli felaket tatbikatları yapıldı, halka gaz maskeleri dağıtıldı. 

Operasyonel düzeyde bakıldığında, herhangi bir saldırı çok karmaşık olacak. İran, Irak’ta yaşananlardan dersler aldı ve nükleer tesislerini ülkenin geneline yaydı. İranlıların, önemli tesislerini İsrail istihbaratından saklamayı başarıp başaramadığı kesin değil. Eğer İsrail İran’a saldırırsa, yüzölçümünün büyüklüğünden dolayı, İsrail uçaklarının en az bir kez havada yakıt ikmali yapması gerekecek. Uçaksavar füzeleriyle donatılmış hedefler üzerinde en kısa sürenin harcanması için bombardımanın nokta atışıyla yapılması gerekiyor.Hürriyet Planet

EN KÖTÜ SENARYO BÖLGESEL SAVAŞ

Sonuçta, başarılı bir saldırı projede çalışan biliminsanlarının beyinlerindeki bilgileri silmeyecek. İran’ın elindeki gelişmiş teknolojik donanımla, zarar görmüş ya da yıkılmış tesisleri yeniden inşa etmesi mümkün. Dahası, 2007 yılında nükleer reaktörünün yıkılmasına teki vermeyen Suriye’nin aksine, İran saldırıya uğraması durumunda çok sert yanıt vereceğini daha önce açıkladı. İran’ın elinde menzili İsrail’i kapsayan, savaş başlıklarıyla donatılmış, yüzlerce Şahab füzesi bulunuyor. Dahası Tahran Hizbullah’ı da harekete geçirebilir. İrantarafından desteklenen Hamas da Gazze’den füzelerini ateşleyebilir. 

İsrail istihbaratına göre, İran ve Hizbullah dünya genelinde 40 civarında terör hücresi kurdu. Bu hücreler, İran’ın karşılık vermeye karar vermesi durumunda İsrail ve Yahudi hedeflerini vurmaya hazır bekliyor. Dahası eğer İsrail, Hizbullah saldırısına Lübnan’daki hedef alarak yanıt verirse, bu sefer Suriye de İsrail’e karşı operasyonlarına başlar ve bu da topyekun savaşa yol açar. Hepsinin ötesinde, Tahran şimdiden Basra Körfezi’ni gemilere kapatma tehdidinde bulundu. Bu da dünya ekonomisine büyük bir darbe vurarak petrolün fiyatını yükseltecektir.

Saldırı yapılmasını savunanlar, İran ve Lübnan üzerinden gelebilecek füze saldırıları ile yurtdışındaki hedeflere yönelik terör saldırıları gibi yukarıda anlatılan sorunların, İsrail’in şu anda İran’a saldırma kararı alıp almamasından bağımsız olarak ilgilenmesi gereken meseleler olduğunu öne sürüyor. Dahası, İran’ın nükleer silah elde etmesi durumunda bu sorunlarla mücadelenin daha da zorlaşacağı belirtiliyor.Hürriyet Planet

HAZIRLIKLARIN KALBİ HAVA KUVVETLERİ

Hazırlıkların büyük bir çoğunluğunun yapıldığı yer İsrail Hava Kuvvetleri. Ellerinde İran’daki hedefleri vurabilecek uzun menzilli silahların yanı sıra bu hedeflere bomba taşıma ve havada 48 saate kadar kalma yeteneğine sahip insansız araçlar da bulunuyor. İsrail bu platformların İran’ın nükleer projesini üç ile beş yıl geriye götürecek hasarı verebilecek kapasiteye sahip olduğuna inanıyor.

İsrail, Ocak 2010’da Hamas’ın üst düzey yetkililerinden olan ve İran’dan Gazze’ye yapılan füze kaçakçılığını koordine eden Mahmud el Mabhuh’un etkisiz hale getirilmesi için Dubai’ye bir suikast timi gönderdi. Suikast başarıyla gerçekleştirilmiş olmasına karşın operasyonun neredeyse tüm ayrıntıları ve üyeleri, kapalı devre kamera sistemi ile kayıt altına alındı. Bu operasyon diplomatik alanda büyük tepki çekerken, Mossad için de utanç verici bir olay haline geldi. Suikastın sonrasında Netanyahu, Dagan’ın zaten aşırı uzun olan görev süresini uzatmama kararı alarak, Ocak 2011’de görevinin sona ereceğini bildirdi. Bu karar, Dagan tarafından pek de hoş karşılanmadı. Dagan, görevden ayrılmasına üç gün kala aralarında benim de olduğum bir grup İsrailli gazeteciyi sürpriz bir davetle Mossad karargahında toplantıya çağırdı.Hürriyet Planet

MOSSAD TARİHİNDE BİR İLK

Bize Tel Aviv’in kuzeyindeki bir sinemanın otoparkında toplanmamız söylendi. Burada Mossad güvenlik görevlileri tarafından bize, “Bilgisayar, kayıt cihazı ve cep telefonu getirmeyin. Çok dikkatli bir şekilde aranacaksınız. Nahoş olayların olmasını engellemek istiyoruz. Her şeyi arabanızda bırakın ve bizim arabalarımıza da elinizde sadece kağıt ve kalemle binin” uyarısı yapıldı. Daha sonra siyah camlı arabalara bindirildik. Hiçbir haritada gösterilmeyen bu yere yolculuğumuz sırasında siyah ciplerle takip edildik. Arabalar, bir dizi güvenlik kontrolünden geçirildi. Mihmandarlarımız, her kontrol noktasında bizim kim olduğumuzu anlatıp, belgelerimizi göstermek zorunda kaldı. 

Mossad tarihinde ilk kez bir grup gazeteci, ülkenin en gizli yerlerinden birinde teşkilatın direktörüyle ile bir araya geliyordu. Üzerimiz arandıktan sonra yerlerimize oturduk ve görev süresi dolmak üzere olan Mossad Başkanı içeri girdi. Biri ağır olmak üzere Altı Gün Savaşları’nda iki kez yaralanmış olan Dagan konuşmasına şöyle başladı: “Sırtınızdan yaralanmanın iyi tarafları da var. Böylece omurganız olduğu doktor raporuyla kanıtlanmış oluyor.” Ardından İran ile ilgili konuşmaya başladı ve Başbakan’ı İran’ı saldırmaya yönelik bu “aptalca fikri” aklından geçiriyor dahi olmasından dolayı eleştirdi.ürriyet Planet

DAGAN OPERASYONA KARŞI

“Devlet şiddeti uygulamak hoş görülemeyen sonuçlar doğuruyor” diyen Dagan, sözlerini “Askeri müdahaleyle İran’ın nükleer projesinin tamamen durdurulabileceği yönündeki düşünce gerçeği yansıtmıyor. Böyle bir askeri kapasite yok. Gecikme yaratılabilir ancak bu da sınırlı bir süre olacaktır” diye sürdürdü.

İran’a yapılacak bir saldırının Hizbullah ve Hamas’la arzu edilmeyen bir savaşı başlatacağı uyarısında da bulunan Dagan, “Suriye’nin savaşa girmekten kaçınacağı yönündeki görüş beni ikna edemedi. Suriyeliler üzerimize tankları göndermeyecek ancak ülkemize yönelik füze saldırıları olacak. Ön saflarda siviller bulunacak. Peki, bu tarz bir saldırıya karşı İsrail’in savunma kapasitesi ne durumda? Bu soruna ilişkin elimde hiçbir çözüm önerisi yok” dedi. 

Bu görüşlerini İsrail’in karar mercileri ile paylaşıp paylaşmadığı yönündeki bir soruya ise Dagan şu yanıtı verdi: “Onlara da bu görüşleri aynen burada altını çizdiğim şekilde ilettim. Bazen sesimi yükselttiğimde oldu. Zira çabuk sinirlenebiliyorum ve bazen konuşurken hiddetlenebiliyorum.”Hürriyet Planet

“BEN DAHA 2006’DA SÖYLEDİM”

Dagan, daha sonraki görüşmelerde de Netanyahu ve Barak’a yönelik eleştirilerini sürdürdü. Hatta Tel Aviv Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta, “Seçilmiş olmanız akıllı olduğunuz anlamına gelmez” dedi. O konferansta, dinleyiciler arasında yer alan 85 yaşındaki Rafi Eitan, Mossad’ın en görmüş geçirmiş ve en iyi tanınan ajanlarından biri. Eitan da İsrail’in İran’ı vurabilecek kapasiteye sahip olmadığı konusunda Dagan’la aynı fikirde. 

Kendisiyle Ekim ayında konuştuğumda bana şunları söyledi: “Daha 2006 yılında (Eitan o zaman kabinede yer alan bir bakandı), kabineye İsrail’in İran’ı vurmayı kaldıramayacağını söyledim. Birincisi, iç cephemiz hazır değil. O dönemde de bugün de saldırı isteyenlere şunu söylüyorum: Tel Aviv’in, her gün, fazla değil, iki füzenin hedefi olduğunu düşünün. O zaman ne yaparsınız? Bunun ötesinde, bizim saldırılarımız onlara büyük zarar vermeyecek. Yaptığımız görüşmelerden birinde, bana böyle bir operasyonun, İran’ın ilerlemesini üç yıl yavaşlatacağı söylendi. Cevabım, ‘Üç ay bile olmaz’ oldu. Sonuçta tesisleri ülkenin çeşitli yerlerine yayılmış ve yeraltına inmiş durumda. Nasıl zarar vereceksiniz ki? Girişleri bombalayacaksınız, onlar da üç ay içinde yeniden inşa edecekler.” 

İran’ı nükleer bir güç haline gelmekten vazgeçirmenin mümkün olup olmadığı sorusuna da Eitan olumsuz yanıt verdi: “Hayır, en sonunda bombalarını yapacaklar. Bununla mücadele etmenin yolu rejimi değiştirmek ki bu konuda da gerçekten çok başarısız oldular. Defalarca bize başvurup yardımımızı isteyen muhalif grupları desteklememiz lazım. Aksine bizler kendilerini hep eli boş gönderiyoruz.ürriyet Planet

KARARI 14 KİŞİ VERECEK

İsrail yasalarına göre, savaşa girip girmeme kararı sadece güvenlik kabinesinin 14 üyesinin elinde. Kabine henüz oylamaya gitmiş değil, ancak Netanyahu ve Barak’tan gelen baskının altında bakanlar İran’la ilgili şu kritik sorulara olumlu yanıt verebilir: Önümüzdeki aylar,İran “dokunulmazlık alanı” denen noktaya gelmeden önce saldırı için son fırsat olabilir, İran’ın niyetleri konusunda sağlanan uluslararası uzlaşı ve yaptırımların başarısız olması saldırı için meşruiyet yaratabilir ve İsrail gerçekten İran’ın faaliyetlerine ciddi bir zarar verecek silahlar geliştirmiş olabilir.

Geçtiğimiz haftalarda, İsrailliler, takıntılı bir biçimde Netanyahu ve Barak’ın gerçekten bir saldırı mı planladığını yoksa Avrupa ve ABD’ye yaptırımların ağırlaştırılması için baskı mı yaptığını tartıştı. Ben bunların ikisinin de doğru olduğuna inanıyorum ama İsrailli liderlerin toplantılarına katılan üst düzey bir istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, ne olacağını gerçekten bilen iki kişi Netanyahu ve Barak. Dahası hiçbir kararın acil olmadığı açıklamaları da ciddiye alınmalı. 

İsrailli liderlerle, ordu ve istihbarat komutanlarıyla görüştükten sonra, İsrail’in gerçekten 2012’de İran’ı vuracağına inanmaya başladım. Belki de elimizde hala küçük ve küçülmekte olan bir fırsat var; o da ABD’nin müdahale etmesi. Ancak İsrail’de bu çok zayıf bir ihtimal olarak görülüyor. Yaygın kanı İsraillilerin başka ülkelere ihtiyaç duyduğu inancından doğan korku ile İsraillileri sadece İsraillilerin koruyabileceğinden doğan kararlılığın bir karışımı.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/19803824.asp

 

Paylaş:

Yorumlar

“594) İSRAİL İRAN’I VURACAK MI?” yazisina 16 Yorum yapilmis

  1. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 31 Ocak, 2012 10:04

    İSRAEL,İNGİLİZLER VE ARAPLARIN ESERİ/SİYONİSTLER VAR OLDUKCA HERKES VURULUR.BUNCA YASANILAN;(BUNCA İNSANIN ÖLÜMÜ BASKA NASIL İZAH EDİLEBİLİRKİ?!:(=

  2. ZÜHAL ASMA yorum tarihi 31 Ocak, 2012 10:07

    O ARAPLARDAN SERİF HÜSEYİN ELİYLE OSMANLI BİLE BÖLÜNDÜYSE!;(HERSEYİ YAPARLAR:(–BİZDEKİLERDE BİR ANLASAYDI ARAP DÜNYASININ GERCEGİNİ;(

  3. taner akeroglu yorum tarihi 31 Ocak, 2012 21:57

    VURSUNLARDA DA IRAN BIZE BIR YARDIM EDIP INCIRLIK YERLE BIR ETSE YASASIN IRAN DEVRIMI

  4. Behiç Kılıç yorum tarihi 15 Şubat, 2012 20:42
  5. Sabahattin Önkibar yorum tarihi 16 Şubat, 2012 08:27

    http://arsiv.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=11005722&tarih=2011-11-17
    Türkiye ile İran’ı böyle savaştıracaklar!

  6. İsrafil K.Kumbasar yorum tarihi 16 Şubat, 2012 19:26

    http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=4625
    ABD, İran operasyonu için Türkiye’yi yeniden dizayn mı ediyor?
    http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=5054
    ‘Sivil’ generallerin tedavüle soktukları yeni düşman: İran

  7. sazende yorum tarihi 17 Şubat, 2012 01:12

    ABD, İran’ı Türkiye Üzerinden Vuracak
    http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4643

  8. Dr. Tahir Tamer Kumkale yorum tarihi 17 Şubat, 2012 19:52

    Şimdi de İran karıştırılıyor…
    http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=277
    Başbakan Erdoğan İran’a mutlaka gitmelidir
    http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=303
    Cumhurbaşkanı İran’a gitmelidir
    http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=45

  9. Hasan Erden yorum tarihi 18 Şubat, 2012 05:32

    İran’ı karıştıranların esrarengiz oyun
    http://www.gunisigigazetesi.net/kategori.php?id=2316

  10. Doç. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin yorum tarihi 18 Şubat, 2012 07:27
  11. Prof. Dr. Anıl Çeçen yorum tarihi 21 Şubat, 2012 07:52
  12. İsrafil K.Kumbasar yorum tarihi 27 Şubat, 2012 00:17

    İran gidiyor aya bizimki ise Danışıklı kavgaya (!)
    http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7062

  13. Ahmet Gürsoy yorum tarihi 13 Nisan, 2012 10:10
  14. Prof. Dr. Ata Atun yorum tarihi 30 Kasım, 2012 06:34

    İran’a İnsani Yardım Yapmalıyız
    http://www.ataatun.org/irana-insani-yardim-yapmaliyiz.html

  15. Hasan Demir yorum tarihi 17 Kasım, 2016 11:05

    Büyük Ortadoğu Haritası’nı yırtıp ABD’ye yutturan kim oldu?
    İnanamıyordum çünkü, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack, “ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik çabalarının, sınırların değişmesini öngörmediğini” söylüyordu. İşte bu, Hizbullah’ın bir zaferi ve işte bu, sınırları değişme tehlikesi yaşayan 22 ülkeye Hizbullah’ın bir hediyesiydi.
    Tek suçu evini, tarlasını, çoluk çocuğunun canını, vatanını, minaresini korumak olan Hizbullah’ı “Terör örgütü” diye lanse ederek ABD ve İsrail’in ekmeğine yağ sürüp Cumhuriyet okurlarının kafasını karıştıran ve fakat durup dururken, “Türkiye’de Yahudiler birinci sınıf vatandaşımızdır” deme gereği hisseden Demirel’den Türkiye’nin kurtulması için medet uman İlhan Selçuk ve benzerlerinin gücüne gitse de, Lübnan’daki 2006 Hizbullah gerçeği işte budur.
    Vatanını savunanın kılığı kıyafeti, vatanını savunanın inancı, vatanını savunanın ideolojisini gündeme getirerek, onlar ne vatanı hak ediyorlar, ne hayatta kalmayı anlamına gelecek müstevli ağızları tarihin her dönemi ve coğrafyanın her zemininde olmuştur, buna şaşırmamak lazım. Bugün için önemli olan ABD, İngiltere ve İsrail’in masa başında mürekkep sınırları yeniden çizme işinin öyle kolay olmadığını Hizbullah direnişi ile anlamış olmalarıdır. Demek ki, direnen kazanıyor, teslim olan suyunca gidenin ise başına müstevlilerin çuvalı geçiyor..

    Çünkü, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde 22 devletin sınırlarının değişeceğini Condalezza Riche bir makalesinde kaleme alalı üç yılı geçmişti. Yine Condalezza, ABD Dışişleri Bakanı olarak İsrail’in Lübnan’a saldırı başlatmasının hemen ardından Tel Aviv’e iniyor ve orada, “Ortadoğu’da artık yeni haritaların oluşma zamanı geldi!” diyor, yani, Washington ve Tel Aviv’de planlandığı şekilde İsrail’in Lübnan’a saldırısı başarıya ulaşabilirse olacaklara hazırlı olunması için dünya kamuoyu uyarılıyordu. “Haritaların değişme zamanının geldiğinden” Riche emindi, Bush emindi, Olmert emindi.

    Emin oldukları için son dört-beş yıldır haritaların değişeceğini yazıp çiziyorlar, Pentagon’da, Beyaz Saray’da tartışıyorlar, Irak’ın kuzeyinden başlayarak adım adım hedeflerine yaklaşıyorlardı. Amma işte Lübnan’da çuval bu sefer kendi başlarına geçti ve ancak ondan sonra, “Bizim harita değiştirmek gibi bir planımız yok!” demeye başladılar. Peki beyler bayanlar bir ay önce bu sözleri niye söylemediniz? İki ay önce, iki yıl önce niye söylemediniz? Söylemediniz çünkü size, “Ortadoğu’da harita değiştirmek istemiyoruz” sözünü vicdanınız değil, Hizbullah’ın kurşunları söyletti.

    Gelelim bundan sonra olacaklara…
    Bu noktada aklımıza hemen Birinci Körfez Harbi geliyor.
    Biliyorsunuz o savaşta ABD ve müttefikleri Saddam’ı tam olarak bitiremedi, bir ateşkes imzaladılar. Irak’ın kuzeyinde bir “Güvenli Bölge” oluşturdular. Sonra ne oldu? Sonra bir yandan ambargo, diğer yandan istihbarat faaliyetleri ile Saddam zayıflatıldı, çevresindeki general ve bakanlar İsrail ve Amerika’nın adamı haline getirildi. Saddam silahsızlandırıldı, peşmergeler silahlandırıldı ve Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin de yardımı ile güvenli bölge adı altında bir “Yahudi Kürdistan” oluşturuldu.

    Eminim ki benzer bir yol Lübnan için de uygulanacak.
    Orada da bir “Hıristiyan İsrail” peşinde koşuluyor…

    Ateşkes, tıpkı Irak’ta Saddam’ın silahsızlandırılması ve çevresinin boşaltılması gibi Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve halkın gözünden düşürülmesinin bir süreci olarak kullanılacak ve tetiğe yeniden basılacak, tanklarla, uçaklarla, toplarla, “Hıristiyan İsrail” için geri dönülecek. Bu, 1949’dan beri defalarca uygulanan bir taktik. ABD Irak’ın kuzeyinde Türkiye’ye verdiği sözü tutmadığı gibi burada da Lübnan halkına verdiği sözü tutmayacak. Öyleyse, Lübnan’a asker gönderen ülkeler, Lübnan içindeki bütün unsurlar ve Lübnan’a komşu ülkeler, özellikle Türkiye ve Suriye aynı delikten ikinci defa ısırılmamalı, ABD, İngiliz, İsrail şeytan üçgenine düşmemeli, bu üçgenin güçten anladığını, zorun oyunu bozduğunu bilmeli, direnmeliler.

    Yoksa Irak’ın başına gelenler Lübnan ve Suriye’nin, daha sonra da İran’ın başına gelebilir. Bu ise gerçekten yeni ve bedeli çok ağır bir Dünya Savaş’ıdır. Türkiye bundan ağır bir şekilde etkilenir ve belik o zaman haritaların değişmesi yeniden gündeme gelir..
    “Belki” değil, “mutlaka” gelir…

  16. Hasan Demir yorum tarihi 17 Kasım, 2016 11:23

    Millet parası ve devlet ağzıyla İSRAIL PROPAGANDASI
    Her gazete ve her televizyonun bir genel yayın yönetmeni var, tamam. Ama inanınız onlar kendilerini genel yayın yönetmeni sanıyor veya biz onları öyle zannediyoruz. Oysa gerçekten milliyetçi ve mukaddesatçı olanların dışında, cümlesinin farkında olarak yahut olmayarak gözünün içine baktıkları, iki dudağının arasından çıkacak cümleye kulak verdikleri bir başka genel yayın yönetmeni daha var.
    Buna bir bakıma, “genel yayın yönetmenlerinin genel yayın yönetmeni” diyebiliriz.

    Bunun böyle olduğu İsrail’in Lübnan’ın bir kısmını işgali ile birlikte bir kez daha hem de yalanlanamayacak bir şekilde ortaya çıktı.. Bu Türkiye için de böyle, dünya için de böyle. Evet, her gazete, her televizyon İsrail saldırılarındaki vahşeti kendi meşrebince değişik tonlarda okuyucularıyla paylaştı. Zâten başka türlü de yapamazdı. Ama dikkat ediniz bunların gerçekten bağımsız, gerçekten milli olanlarının dışında kalanlarının tamamı manşet haberlerine hep, “Hizbullah militanlarının iki İsrail askerini kaçırması üzerine İsrail’in Lübnan’a başlattığı saldırıların birinci gününde..” cümlesi ile girdiler. Bu saldırıların ikinci günü de böyleydi, altıncı günü de, onuncu günü de. Üzülerek ifade edelim ki milletin vergileri ile finanse edilen TRT de bile durum aynıydı ve İsrail saldırılarının 12. gününde bile TRT konuyla ilgili haberlere, “Hizbullah militanlarının iki İsrail askerini kaçırması üzerine” diye giriyordu..

    Peki bu ne demekti?
    Bunun iki anlamı vardı.
    1. Fitili ateşleyen İsrail değil Hizbullah’tır. Yani İsrail ABD, İngiltere ve İsrail’in dediği gibi “Kendini savunma hakkını” kullanmaktadır.

    2. Hizbullah bir terör örgütüdür.
    Görüldüğü gibi Evanjelik zihniyetin şefliğinde teşekkül ettirilmek üzere olan “tek kutuplu”, “tek hukuklu dünya” zihinlerin ve haber merkezlerinin Siyonistleştirilmesi neticesinde aynı zamanda “tek sesli” bir dünya haline gelmiş, kelimenin tam anlamıyla bir “terörist devlet olan” İsrail kendini mazur göstermeyi, ve aslında meşru ve milli müdafaa halindeki Hizbullah’ı da “terörist” örgüt olarak takdim etmeyi başarmıştır.

    Türkiye’de milyonlarca, yeryüzünde milyarlarca insan “Hizbullah militanlarının iki İsrail askerini kaçırması ile başlayan” cümle ile okuyup dinledikleri haberler yüzünden evet demişlerdir, İsrail haddi aşıyor amma birileri de bunu başlatarak İsrail’e bulaştı.. Oysa bu bir iftira idi, bu bir yalandı. Çünkü İsrail daha önce Gazze’nin suyunu, elektriğini, ilacını kesti, Filistin’in parasına el koydu, yetmedi, Gazze kıyısında denizi seyretmekte olan bir Filistinli aileyi hücumbotlardan fırlattığı füzelerle paramparça etti. Çünkü İsrail’in niyeti başkaydı, Çünkü Şimon’un yerini alan Başbakan Olmert, “İsrail’e yeni sınırlar” vaat etmişti. Bir bahane gerekiyordu ve uzun süredir Lübnan’ı işgal için çok ciddi hazırlıklar yapılıyordu.
    Bakın bunu biz söylemiyoruz.
    Bunu bir Amerikalı söylüyor.
    ABD’de yayınlanan San Firansisco Chronicle gazetesine bilgi veren Bar İlan Üniversitesi Siyaset Bilim Profesörü Gerald Steinberg söylüyor: “1948’den beri yaşanan İsrail savaşlarında, İsrail’in en hazırlıklı olduğu buydu” diyor. Yani İsrail böyle bir işgale uzun süreden beri hazırlanıyordu, diyor. “Bir anlamda savaş hazırlıkları Mayıs 2000’de, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinden sonra başladı. 2004 yılında, şu andaki askeri saldırı kampanyası çoktan planlanmıştı” diyor ve ekliyor:
    “- Bu saldırı son iki yıl içerisinde, masa ve kâğıt üzerinde simüle edildi, mükemmelleştirildi!”
    İşte işin aslı bu.
    Demek ki neymiş?
    İsrail’in Lübnan’a saldırısı Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırması ile başlamamış.. Bu saldırının kararı 6 yıl önce alınmış, 2004’ten itibaren de plan ve hazırlıkları en ince detaylarına kadar yapılmış.
    Gelelim Hizbullah’ın “militan” yahut “Terörist” örgüt olmasına. Siz toprağını işgal eden işgal güçlerine direnenlere terörist derseniz müstevlilere namusunu çiğnetmemiş Maraş’ı Kahramanmaraş, Urfa’yı Şanlıurfa, Antep’i Gaziantep yapan Kuvayı Milliyecileri de teröristler kefesine koymuş olursunuz. Nitekim o gün işgal güçleri bu mübarek insanları Batı kamuoyuna “bir avuç terörist” olarak takdim ediyor, yani bugün sizin Hizbullah ve Hamas’a reva gördüğünüzü o gün onlar Kuvvacılara reva görüyorlardı.
    Anladınız mı ey millet!
    Anladınız mı ey kendilerini genel yayın yönetmeni zanneden ve aslında cümlesi bir başka genel yayın yönetmeninin memuru olan genel yayın yönetmenleri!

Yorum yap