561) LOZAN SONRASI SURİYE TÜRKLERİNİN DURUMU

Yayin Tarihi 12 Ağustos, 2011 
Kategori KATEGORİLENMEMİŞ

Lozan Sonrası Suriye Türklerinin

Durumu ve Genel Problemleri

1. Suriye Türklerinin Kısa Tarihçesi

Suriye, Asya’da Müslüman bir Arap ülkesi olarak tanımlanıyor. Bu ülkede Müslümanların – ve hatta insanların – yaşama hakkına ne kadar sahip olduğunu tartışmak yalnış olmaz. Ortadoğu’da bulunan Suriye bu coğrafyada yer alan pek çok ülke gibi çok dinin (mezhebin), ırkın, dilin bulunduğu demografik bir yapıya sahiptir. Bugünkü Türkiye -Suriye ilişkilerini ve Suriye’de yaşayan Türklerin durumuna geçmeden önce Suriye’deki tarihi seyri ve bu seyre bağlı olarak Türklerin buraya gelişlerini gözden geçirelim.

Suriye, bulunduğu coğrafi konum itibariyle; doğu ve batıyı birleştirdiğinden Anadolu’nun tabii bir uzantısı olmasından ötürü hem doğu ve hem de batıdaki devletlerin ilgi odağı olmuştur. Sümerler, Asurlular, Makedonyalılar ve Romalılar Suriye’de hakimiyet kurmuşlardır.

İslamiyet’in doğuşundan sonra bölgede, Hz. Ömer’le başlayan bir İslami hareket görüyoruz. Bu durum, Emevi ve Abbasi hanedanlıkları zamanında da devam etmiştir. Türklerin bugünkü Suriye’ye gelişleri ise, 11. yy’dan başlayarak 19. yy sonlarına dek sürmüştür. Türklerin buraya gelen kolu, Oğuzlar’ın Türkmen olarak anılan kısmıdır. Türklerin bölgeye gelip yerleşmeleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin Gazneliler’le yaptığı Dandanakan Savaşı sonrası olmuştur[1]. Büyük Selçuklu Devleti, bu savaştan sonra özellikle 1063 yılından itibaren kendi hayat tarzlarına uygun buldukları bu bölgeye yerleşmeye başladılar. Özellikle Halep, Lazkiye, Trablusşam ve Asi Irmağı vadisi boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesinde bu yerleşme yoğunluk kazanmıştır[2]. Türklerin buraya yönelik akınları Afşin ve Sandık Beyler komutasında Halep’e kadar devam etmiştir. 1069-1070 yıllarında ise Kurlu ve Atsız Beyler, Güney Suriye’yi tamamen ele geçirmişlerdir. Nihayet Sultan Melikşah, 1078 yılında Tutuş’a Suriye Selçuklu Devleti’ni kurma emrini vermiştir. Oğuzların Yıva Boyu ile Bayat, Avşar, Begdilli, Döğer ve Üçoklar oymakları Şam ve Halep’e yerleşmişlerdir. Buradaki Türk boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savunmuşlardır[3].

Selahattin Eyyubi’nin ölümünden sonra bölgeye bir başka Türk devleti olan Memluklular hakim olmuştur. Anadolu’ya hakim olan Türkiye Selçuklu Devleti ise, 1243 yılında Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaş’ını kaybetmesi sonrası ağır Moğol baskısı altında kalmıştı. Bu baskı sonucu özellikle Kayseri ve Sivas’ta yaşayan Türkmenler, Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye bölgesine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Suriye’ye gelip Şam’a yerleşen Türkmenler, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra çıkan siyasi karışıklıktan faydalanarak 1337’de Elbistan civarında Dulkadiroğulları beyliğini kurmuşlardır[4]. Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bu günkü Suriye topraklarını Osmanlılara bağlamıştır[5]

1918 sonuna kadar da bu bölgedeki Türk hakimiyeti, kesintisiz olarak 402 yıl sürmüştür. Bu sürede bölge sakinleri, derin Türk kültürü etkisi altında kalmıştır. Bu etki kendisini en çok dil konusunda göstermiş; Suriye lehçesi en fazla Türkçe kelime içeren Arap lehçesi olmuştur[6]. I.Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Şam, Trablus ve Halep eyaletleri şeklinde yönetilen Suriye, Türk yönetimi altında kültürel, sosyal ve ekonomik açılardan kalkınmış ve en huzurlu dönemini geçirmiştir. 

2. Suriye’nin Türkiye’den Ayrılması

Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları, Sykes-Picot Andlaşması ile paylaşılmıştır. İngilizler adına Mark Sykes ve Fransızlar adına Georges Picot tarafından 1916 yılında imzalanan bu anlaşmaya göre Fransa; Suriye, Lübnan, Kilikya ve Musul yörelerini, İngilizler ise; Ürdün, Irak ve Kuzey Filistin’i alacaktı. Geri kalan Filistin topraklarında ise, uluslararası bir rejim ve sınırları belli olmayan bir Arap devleti kurulması kararlaştırılmıştı[7]. Batılı devletler, Ortadoğu üzerindeki oyunlarını rahatça sahneye koyabilmek için sunni olarak ortaya attıkları “Arap milliyetçiliği” ile Türk hakimiyetinde asırlarca huzur içinde yaşamış Türk ve Arap milletlerini birbirine düşürmeye çalışmışlardır[8].

“Büyük Arabistan”, “Büyük Suriye” hayalleri peşinde koşan Arap milliyetçilerinin Sykes – Picot anlaşmasından haberleri dahi yoktu. Bu anlaşmadan başka Batılı güçlerin Araplara karşı ikinci oyunu, Lord Balfour’un Filistin bölgesine Yahudilerin yerleşeceği kararını açıklamasıyla ortaya çıkacaktır[9]. Bu gelişmelerden habersiz olan Araplar, Mondros Ateşkes Andlaşması’na göre bölgeyi paylaşan İngiliz ve Fransızlarla işbirliği ve pazarlık yapıyorlardı. Bölgede yaşayan Türkler ise, hemen Halep ve Lazkiye’de müdafa kuvvetleri kurup işgalcilere karşı mücadele vermişlerdir[10]. Araplar, ancak I. Dünya Savaşı sona erdiği zaman yapılan vaadlerin boş olduğunu anlayabilmişlerdir. İngiltere ve Fransa arasında 23 Aralık 1920’de imzalanan San Remo Andlaşmasına ile Suriye ve Filistin, Fransız mandasına bırakılmıştır. Manda kararı, 29 Eylül 1923’de Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiştir[11]

Fransızların 1936 yılında Vionet Antlaşması ile Suriye’ye bağımsızlık vermesi üzerine Türkiye de 1920 Ankara İttilafnamesini uygulamaya koymuş; uzun ve çetin aşamalardan sonra Hatay Türkiye’ye katılmıştır. 

3. Hatay’ın Anavatan’a Katılması 

Hatay sorunu, Türk-Fransız ilişkilerinde olduğu kadar Atatürk dönemi Türk dış politikasında da önemli bir yer tutar. Sancak olarak anılan Hatay nüfusunun çoğunluğunu Türkler teşkil ettiği için bu bölge, Misak-ı Milli sınırları içine alınmıştı. Ancak ağır Milli Mücadele şartlarından dolayı Fransa ile ateşkes sağlayan Ankara İtilafnamesi ile Suriye sınırları içinde kalan İskenderun sancağına özel bir statü verildi. Ankara hükümeti, itilafnameye, Sancak’taki Türk unsurun çıkarlarını koruyacak ve bölgeye muhtariyet verilmesi için zemin hazırlayacak hükümler koydurmuştu. İtilafnamenin 7. maddesine göre; “İskenderun mıntıkası için özel bir idari rejim  kurulacaktır. Bu bölgenin Türk ırkından olan sakinleri, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıklardan yaralanacaklar ve Türkçe serbest olacaktı”[12].

20 Ekim 1921 tarihli itilafname ile Sancak, Suriye’nin egemenliğine verilmişti. Bu esnada Suriye’de Fransız mandası devam ediyordu. Fransa’nın 1936 Eylül’ünde Suriye’ye bağımsızlık vermesine kadar Türk-Fransız ilişkileri iyi devam etti. Fransızların Suriye’den çekilmesi sonrası Sancak statüsünde Türkler lehine değişiklik yapılması gerekmekle birlikte bu durum gerçekleşmedi. Fransa, Suriye’den çekilirken Sancak üzerindeki yetkilerini de Suriye’ye devretti. Beklemedik bu durumu, Ankara hükümetinin kabul etmesi mümkün değildi. Hemen harekete geçerek 9 Ekim 1936’da Fransa’ya bir nota vererek Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini istedi[13]. Fransa ise 1921 İtilafnamesi’nde böyle bir husus olmadığı ve ayrıca Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle Türkiye’nin isteğini geri çevirdi. Atatürk, bu konuya verdiği önemi 1 Kasım 1936’da TBMM’nin yeni çalışma döneminin açılışında; “Sancağın Türkler’in öz yurdu olduğunu belirten konuşmasıyla” ifade etmiştir[14].

Siyasi faaliyetler devam ederken Türkiye diplomatik girişimlerde bulundu ve Antakya’da bir başkonsolosluk açtı. Diğer taraftan Hatay sorunu, Fransa ve Türk hükümetlerinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nden Sancak’ın kaderi konusunda Türk-Fransız ihtilafı ve Sancak Türklerinin güvenlik sorunlarını olağanüstü bir toplantı ile görüşmesini istedi. Konu 14 Aralık 1936’da Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlandı ve İsveç temsilcisi Sandler’in isteği ile konunun görüşülmesi 1937 yılına bırakıldı[15].

1937 yılında tekrar başlayan görüşmeler sonucunda bir Sancak satüsü hazırlandı[16]. Buna göre; Sancak içişlerinde bağımsız iken; dışişleri, maliye ve gümrük konularında Suriye’ye bağlı olacaktı. Suriye ile Sancak arasında her hangi bir sınır bulunmayacak; Sancak’ın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altında olacaktı. Bu statü, seçimlerin yapılacağı ve halkın kendi  parlamentosunu oluşturacağı güne  kadar geçerli olacaktı. Böylece seçimlere kadar Sancak, bir anayasaya sahip ve özel statülü bir bölge olarak tanınmış oluyordu[17]

Sancak’taki olaylar bu şekilde gelişirken Avrupa’da yeni bir genel savaşın çok yaklaştığını gösteren olaylar yaşanıyordu. Yeni bir dünya savaşı tehlikesinin belirmesi, Fransa’yı, Türk isteklerine  karşı daha ılımlı davranmaya sevk etti ve iki devlet arasında bir anlaşma yapılarak Türkiye ve Fransa’nın Sancak’a 2.500’er kişilik kuvvet göndermeleri kararlaştırıldı. Buna dayanarak 5 Temmuz 1938’de Türk kuvvetleri Sancak’a girdi. Sancak içişlerinde bağımsız olduğu için hemen seçimlere gitme kararı aldı. 13 Ağustos 1938’de seçimler yapıldı. Türkler 40 milletvekilliğinden 22’sini aldılar. Meclis, 2 Eylül 1938’de ilk toplantısını yaptı ve “Hatay Cumhuriyeti’nin kurulduğunu” ilan etti. Meclis başkanlığına Tayfur Sökmen ve başbakanlığa da Abdurrahman Melek seçildi[18]

23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında yapılan bir anlaşma ile Hatay’ın Türkiye’ye katılması kesinleşti. Aynı gün toplanan Hatay Millet Meclisi de Türkiye’ye katılma kararı aldı. 24 Temmuz 1939 tarihinde son Fransız askeri de çekildi. 1939 Temmuz’unda 3711 sayılı kanun ile Hatay, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ili olmuştur[19]

4. Suriye Türklerinin Durumu 

4.1. Türklerin Yoğun Yaşadığı Bölgeler

Hatay’ın anavatanla birleşmesi sonrası Suriye’de yaşayan Türklerle ilgili Türkiye ve Suriye arasında bir görüşme ve anlaşma yapılmamıştır. Böylece bu ülkede yaşayan soydaşlarımızın siyasi ve kültürel hakları hukuki bir zemine oturtulamamıştır. Bu konudaki Türk hükümet ve dışişleri yetkililerinin tavrı, Suriye ile ilişkilerin bozulabileceği veya Suriye Türklerinin daha fazla baskıya maruz kalabileceği endişelerinden hangisine dayandığı pek net değildir. Ancak kesin olan bütün bunlara rağmen Türkiye – Suriye ilişkilerinin çok sağlıklı olmadığıdır. Suriye Türkleri, ferdi kaçışların dışında, 1945, 1951, 1953 ve 1967 yıllarında Türkiye’ye toplu olarak göçmüşlerdir. Sayıları kesin bilinmeyen bu göçmenler, Kırıkhan, İskenderun ve Adana’ya yerleştirilmişler ve 1977’de Kırıkhan ve 1994 ise, İskenderun’da Bayır-Bucak Türkleri Yardımlaşma Derneğini kurmuşlardır[20]

Bugün Suriye’deki Türkler yoğun olarak Lazkiye ve Halep civarında yaşamaktadır. Ayrıca başta Şam olmak üzere diğer bölgelerde de azınlık halinde Türkler bulunmaktadır. Lazkiye, Suriye’nin en büyük liman şehri olma özelliğine sahiptir. 1950 yılından sonra ise büyük bir gelişme göstermiştir. Bundan dolayı şehirde mevcut olan Türk nüfusuna ek olarak Türkmen köylerinden çok sayıda insan şehir merkezine göç etmiştir. Lazkiye merkezi ve civarında toplam 265 Türk köyü bulunmaktadır[21]. Bölgede Osmanlı hakimiyeti sürerken Antep, Urfa, Hatay gibi Türk nüfus bölgelerinin idari olarak merkezi Halep şehriydi. Halep bugün hala Türk mimari ve sanat eserleri ve sokaklarında Türkçenin konuşulduğu bir şehir görünümüne sahiptir. 

1906 yılında yayınlanmış olan Halep Vilayeti salnamesinde şehrin nüfusu 116.248 olduğu ve bunlardan 80.113’nün Müslüman olduğu görülmektedir. Bu Müslüman nüfusun en azından yarısını Türklerin oluşturduğunu söylemek mümkündür. Aynı salnamede Türkçe mahalle isimleri  de sayılmaktadır. Halep şehrinde bulunan Türk mahalleleri dışında bu bölgede 350 Türk köyü bulunmaktadır. Halep bölgesinde 200.000, Lazkiye bölgesinde 150.000, Telkele yöresinde 50.000, Kunteyra yöresinde 100.000, muhtelif diğer bölgelerde de 300.000 olmak üzere, Suriye topraklarında yaşayan Türk nüfusu 1 milyon olarak tahmin edilmektedir[22]. Suriye Hükümeti, Arap milliyetçiliği anlayışıyla nüfus sayımları sırasında Suriye’de yaşayan Türkleri de Müslüman adı altında kayıt ettirdiği için, oldukça geniş bir alana yayılmış olan Türklerin kesin sayısı bilinmemektedir[23]

4.2. Türklere Uygulanan Asimilasyon Politikası

Suriye’nin izlediği Araplaştırma politikası nedeniyle burada yaşayan Türkler hızla milli benliklerini kaybetmektedirler. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden birisi olan Halep, Milli Mücadele sürerken “Misak-ı Milli” sınırları içine alınmak istenmiş ve burada “Kuvay-ı Milliye” teşkil etmiş; ancak 20 Ekim 1920’de Ankara İtilafnamesi’nin imzalanmasıyla bu bölge, Fransız mandası olan Suriye’ye terk edilmiştir[24]

Suriye’de Fransız mandası sürerken Halep’te, 1922’de, “Doğru Yol” adlı Türkçe bir gazete çıkarılmaya başlanmıştır. Bu gazetenin yayını 1926’a kadar devam edebilmiştir. Daha sonra yine Halep’te “Vahdet Gazetesi” ve haftalık “Yeni Mecmua” yayınlanmış ve bu dergi “Yeni Gün” adını alarak 1936’ya kadar yayın hayatına devam etmiştir. Ancak bu tarihten sonra Suriye’de her türlü Türkçe yayın yasaklanmıştır[25]

Büyük elçilik ve konsolosluklar dışında hatta vatandaşlar tarafından dahi posta ile gönderilen kitap, mecmua gibi Türkçe yayınlar PTT idaresi tarafından sahiplerine verilmemekte ve yok edilmektedir. Bugün Suriye’de 1 milyon civarında Türk yaşamasına rağmen varlıkları hükümet tarafından tanınmayan, okulları, yayın organları, dernekleri olmayan bir azınlık olarak yaşama mücadelesi vermektedir. Türklerin Türkiye sınırına yakın yerlerde oturmaları Suriye Hükümetlerinin onlara şüphe ile bakmalarına yol açmıştır. Suriye sınır bölgesinde yaşayan bu Türkleri geri çekerek 10 km’lik bir şerit halinde Arap köylüleri yerleştirmektedir. Türklerin büyükelçilik ve konsolosluklarla dahi ilişkileri kesilmeye çalışılmaktadır. Suriyeli idarecilerin baskı ve zulmünden korkan Türkler de daha başka sıkıntılara girmemek için resmi görevlilerden uzak durmak zorunda kalmışlardır[26]

Suriye’de yaşayan Türklere karşı Araplaştırma politikası uygulanmış, buradaki Türklerin örgütlenmemesi Suriye’nin işini kolaylaştırmıştır. Hatay’ın anavatana katılmasıyla Türklere uygulanan baskının da dozu artmıştır. Türkiye’ye gitmek isteyen Türklere pasaport verilmemiş, gizli olarak Türkiye’ye gelenler ise vatandaşlıktan çıkartılıp, malları  da gasp edilmiştir. Türklerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde dahi Türkçe eğitim yapan ilkokul bulunmamaktadır. Okullarda eğitimin Arapça olarak yapılması, kültürlerine bağlı olan Türklerde okumaya karşı bir isteksizliğin doğmasına neden olmuştur. Türkiye’de okumak isteyenler ise ancak bir başka Arap ülkesinden Türkiye’ye gelebilmektedir[27]

Suriye’de yaşayan Türklerin pek çok hakları gasp edildiği gibi seçme ve seçilme hakları da çeşitli mazeretlerle kısıtlanmıştır. Toprak reformu adı altında Türklerin elinde bulunan topraklar devletleştirilerek buralara Araplar yerleştirilmektedir[28]. Suriye hükümetleri nazarında Türkiye casusları olarak kabul edilen bölge Türklerine yönelik her türlü baskı ve sindirme politikaları sergilenmektedir. Bölgedeki Türk varlığının izlerini silme ve Türk köylerinin isimleri değiştirme uygulamaları yürütülmektedir. Ayrıca aynen İran-Irak savaşında olduğu gibi Suriye’nin katıldığı savaşlarda da Türkler, bilinçli olarak ön saflara sürülmüşlerdir[29]

Suriye’de büyük gruplar halinde yaşayan Türkler, milli benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmışlardır. Bu durum, İngilizler ve Fransızların Ortadoğu’yu ele geçirebilmek için Araplara aşıladığı Türk düşmanlığı etkisi ile bölgedeki Arap halkın aşırı fanatikleşmesi ve Türklere karşı duygularını kin ve baskı şeklinde yansıtmalarına dayanmaktadır. Ayrıca Suriye hükümetlerinin bazı zamanlarda yoğun olarak uyguladığı planlı iktisadi, kültürel ve idari baskılar yapması, günlük konuşma dilinin Arapça oluşu, Türk radyo yayınlarının uzun seneler boyunca Suriye’den dinlenememesi, spor ve kültürel faaliyetlerinin engellenmesi gibi konuları saymak mümkündür[30]

Suriye Türklerine her alanda uygulanan baskı politikası ekonomik alanda da kendisini göstermektedir. Kırsal kesimde yaşayan Türkler genellikle ziraat, hayvancılık ve dokumacılıkla uğraşmaktadırlar. Suriye yetkililerinin izlediği olumsuz tavır nedeniyle bölgede yaşayan Türklerin ekonomik durumları her gün daha kötüye gitmektedir. Bayır-Bucak Türkmenleri, orman köylüsü olmalarına rağmen kışın yakacak odun bile sağlayamaz duruma gelmişlerdir[31]

Bölgedeki Türklerin başarılı olduğu tütüncülük de başta Yunanistan ve Bulgaristan olmak üzere kimi Balkan devletlerinin de resmi ve gayri resmi uyguladığı desteklememe, ürünü ucuza alma, üreticinin kimliğine göre fiyat verme ve ekim sahasını kısıtlama yöntemleri ile Türklerin gelir kapısı olmaktan çıkarılmıştır[32]. Tütünden gelir elde edemeyen Türkler, elma üreticiliğine başlamışlarsa da hükümetin bu ürünü çok ucuza almasından dolayı bundan da bir gelir sağlayamamışlardır. Bölge dağlık ve ormanlık olduğundan çok az miktarda buğday ve arpa yetiştirilmekte, hayvancılık ise küçük kümes ve ahırlarda yapılmaktadır. Halep’te yaşayan Türkler diğer yörelerde yaşayanlara göre daha iyi durumda olmakla birlikte uygulanan toprak reformu sonucu ellerinde büyük araziler kalmamıştır. Devlet, diğer bütün konularda olduğu gibi tarıma verdiği kredi kullanımında da Türklere zorluklar çıkarmaktadır[33]. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmayıp, Türkiye’de yüksek tahsili seçenler ise döndüklerinde işsiz bırakılmaktadırlar[34]

Suriye’deki Türklerde diğer ülkelerde azınlık olarak yaşayan soydaşlarımız gibi ağır insan hakları ihlalleri altında varlıklarını sürdürme çabası veriyorlar. Bu çabalarında ise, çok başarılı olduklarını söylemek mümkün değil. Suriye’deki soydaşlarımızın bir kısmı maalesef Araplaşmaktadır. Buna karşılık Türkiye, Suriye rejiminin baskısını daha çok artıracağı endişesinden Suriye Türklerinin haklarını koruyucu bir politika izlememiştir.

4.3. Türkiye – Suriye İlişkileri

Suriye, Hatay’ın anavatana katılmasını bir türlü hazmedememiş ve bu bölgeyi hala Suriye haritası içinde göstermektedir. Halbuki 22 Temmuz 1938’de Hatay’da yapılan sayım ve seçim sonucu halkın üçte birden fazlasının Türk olduğu belirlenmişti. Buna karşılık Arap ve Nusayri nüfus, sadece %10’luk bir oranı teşkil ediyordu. Nusayriler, Esad’ın Suriye’de darbe yapması akabinde sünnilerle çatışmalarına ara vererek kendi aralarında bir birlik oluşturma kararı aldılar. Ayrıca Suriye ve Esad ile ilişkilerinde bir yakınlaşma gözlendi. Suriye yanlıları, bulundukları yerlerde taşınmaz mal alma ve nüfuslarını artırmaya özen gösterdiler. Onların bu hareketleri, 1938 seçiminden 100 yıl sonra yeni bir seçim yapılacağı iddiasını güçlendiriyor[35]. Türkiye, böyle bir antlaşmanın varlığını açıkça kabul etmese de Hatay konusunda attığı adımlar son derece dikkatli. Devlet, aldığı son kararla Hatay’a tayin edeceği kamu personelini özel bir güvenlik soruşturmasına tabii tutuyor. Ayrıca Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Hatay’da bir süredir sayı olarak normalin üstünde elemanı mevcut[36]

Suriye, Türkiye’ye yönelik faaliyetlerini hem gizli hem de açık yollarla sürdürmektedir. Bu kapsamda; PKK’ya açıktan destek vermekte, Hatay’ın bazı yörelerinde Nusayrilere finansman destek sağlayarak mülk edinmelerini temine çalışmakta (ancak Suriye’deki baskı rejimin yakından tanıyan Nusayriler, Türkiye’yi tercih ediyor), Hatay’lı gençlere Suriye üniversitelerinde kontenjan ayırmakta ve karşılıksız burslar sağlamaktadır[37]

Suriye’nin Türkiye güvenliği aleyhinde çaba ve hareketleri yeni bir olay değildir. 1960’lı yılar sonu ile 1970’li yıllar başlarında Marksist-Leninst Türk örgütlerine destek veren Suriye, Ermeni Terör örgütü ASALA’ya da destek sağlamıştır. Bunun üzerine Türkiye, 1983’te bu ülkeye bir nota vererek ASALA militanlarının Suriye topraklarından çıkartılmasını istemiştir. Ancak buna karşılık Suriye, bu tarihten sonrada PKK’ya her türlü lojistik, silah ve askeri eğitim desteği sağlamıştır[38]

Suriye’nin en önemli stratejik hedefi, Hatay’ı geri almak olmasının yanı sıra Suriye-PKK ilişkilerinden Esat ailesi, büyük meblağda gelir sağlamaktadır. Suriye, Bekaa Vadisi üzerinden yaklaşık 4 milyar dolarlık bir uyuşturucu ticaretini kontrol etmekte ve ABD’ye giden eroinin yaklaşık %20’si Suriye kontrolündeki alandan sağlanmaktadır. Suriye, teröre verdiği desteğin sebebini Türkiye’nin su kaynaklarında denetim kurmasını engellemek olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu iddia, gerçeği pek yansıtmamaktadır[39]

Suriye ve yanı sıra Irak’ın suların kullanımı konusunda ortaya attıkları projelerine dayanarak açıkladıkları gibi sulanabilir tarım arazileri gerçeği aksettirmemektedir. Her iki ülke de bu konuda uluslararası destek arama yoluna gitmişler, böylelikle Türkiye üzerinde ekonomik ve siyasi baskı oluşturmaya çaba harcamışlardır[40]. Su sorunu, her ne kadar Suriye tarafından çıkarları için kullanılan yapay bir sorun olsa da, yakın gelecekte Türkiye’nin Ortadoğu politikası üzerinde duracağı konulardan en önemlisini oluşturacaktır. Çünkü; söz konusu ülkeler ve araştırma merkezleri, konuyu maksatlı olarak; “Ortadoğu – su” denkleminden çıkarıp “Ortadoğu – su – savaş” denklemine çevirip savaş senaryoları yazmak istiyorlar. Böylece bölge üzerinde çıkarları olan ülkeler, Suriye ve Irak’la ilişkileri bozuk bir Türkiye’nin bu sorunlarla uğraşırken amaçlarına ulaşmak istemektedirler[41]

1987’de Suriye ile imzalanan Güvenlik ve İşbirliği Antlaşmasına rağmen Suriye, her zaman Türkiye’ye karşı terörizmi kullanmıştır. 1 Ekim 1989’da dönemin Başbakanı terör konusunda Suriye’yi suçladığı için 21 Ekim 1989’da buna misilleme olarak 2 Suriye Mig uçağı Hatay’ın Samandağı ilçesinde Türkiye sınırını geçerek, Tapu – Kadastro uçağını düşürmüş, 2 pilot ve 3 teknisyenin ölümüne sebep olmuştur. Yine aynı yıl, Esad’ın kardeşi Cemil Esad, bölgede bir Kürt devleti kurulması gerektiğini ve bu devletin Güneydoğu Anadoluyu da içine alması gerektiği ve Suriye yönetiminin PKK’ya her türlü desteği sağlayabileceği şeklinde bir demeç vermiştir. Aralık 1989’da Suriye Enformasyon Bakanı Salman, Kıbrıs’lı Rum gazetecilere Hatay’ın bir Arap toprağı olduğunu, ancak sorunun kısa sürede çözümlenemeyeceğini ifade etmiştir. Buna karşılık Türkiye, sadece İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun Suriye ziyaretini iptal etmekle yetinmiştir[42]

5. Türkiye’nin Suriye Türkleri Politikası 

Türkiye’nin güneyinde yer alan Suriye, uzun yıllar Türk idaresinde kalmış bir ülkedir. Bu ülke, I. Dünya Savaşı sonrası şartlarda Osmanlı topraklarının paylaşımı sırasında Fransız payı veya nüfuzuna düşen bir bölgedir. Bu bölgede kurulan Fransız manda yönetimi, gerekli şartları hazırladıktan sonra 1936’da Suriye’ye bağımsızlık vermiştir. Milli Mücadele sırasında Türklerin yoğun yaşadığı Halep bölgesi de Misak-ı Milli sınırları içine alınmak istenmiş ise de, daha sonra Fransa ile yapılan görüşmeler sonucu bu karardan vazgeçilmiştir. Fransa’nın mandası olan Suriye’ye bağımsız verdiği dönemde özerk statüdeki Hatay’ın da Suriye’ye katılması gündeme geldiyse de, Türkiye, buna izin vermemiştir. Türklerin yoğun yaşadığı bir bölge olan Hatay, bir dizi diplomatik faaliyet sonrası Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamıştır. Bunun üzerine Suriye, Türkiye ve Türklere karşı bugün dahi etkisi süren büyük bir husumet beslemiş ve Türkiye aleyhtarı her türlü eylemi desteklemiştir. Bu husumetten Suriye sınırları içinde yaşayan Türkler de nasibini almıştır. Suriye Türklerinin 1936’dan itibaren Türkçe konuşma ve yazmaları yasaktır. Her türlü kültürel haklardan mahrumdurlar ve büyük bir ekonomik baskı altında bulunmaktadırlar. Ayrıca her türlü asimilasyona tabii tutulan soydaşlarımıza, özellikle Türk sınırına yakın bölgelerde iskan izni verilmemekte ve buralarda yaşayanlar da zorla başka yerlere göç ettirilmektedir. 

Hatay istisna tutulursa Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Suriye Türklerine yönelik bir politikasından bahsetmek mümkün değildir. Buna karşılık Suriye, 12 Eylül 1980 öncesi terör eylemlerinden Asala’ya ve PKK’ya kadar Türkiye’ye zarar verebilecek tüm faaliyetlere açıktan veya gizli olarak sürekli her türlü desteği vermektedir. Suriye’nin bu uluslararası hukuka aykırı ve komşuluk haklarına sığmayan düşmanca tutum ve alışkanlığını, zaman zaman da kendi halkının dahi bizar olduğu antidemokratik rejim ve dikta yönetimine bağlamak daha uygun olacaktır.

Meşkure Yılmaz BÖRKLÜ
Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ensititüsü İnkilap Tarihi Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi.

[1] Mesut Çaşin, “Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 3, Ankara, Sonbahar  1995, S. 55.

[2] Nazif Öztürk, “Suriye Türkleri”, Yeni Türkiye – Türk Dünyası Özel Sayısı II, Yıl 3, Sayı 16, Ankara, Temmuz –  Ağustos 1997, S. 1677-1678

[3] Mesut Çaşin, a.g.m., S. 56.

[4] Fatih Kirişcioğlu, “Suriye Türkleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 3, Ankara, Sonbahar 1995, S. 132-133.

[5] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara,  3. Basım, C. II/I, 1975, S. 284-286.

[6] Yeni Türk Ansiklopedisi, 10. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul, Suriye Maddesi, 1985, S. 3746.

[7] Oral Sander, Siyasi Tarih – İlk çağlardan 1918’e, Ankara, 1989, S. 270-271.

[8] Mesut Çaşin, a.g.m., S. 57.

[9] Hasan Köni, “Büyük Suriye Projesinin Tarihi Gelişimi”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 3, Ankara, Sonbahar 1995, S. 46.

[10] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 133.

[11] Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl: Anılar, Yorumlar, TTK Yayınları, C. 1, 2. Baskı, Ankara, 1987, S. 86.

[12] Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, Filiz Kitabevi, İstanbul, 4. Baskı, 1995, S. 587-588.

[13] Notanın metni için bkz. Ayın Tarihi, No 36, Kasım 1936, S. 92-94.

[14] Rıfat Uçarol, a.g.e., S. 587-588.

[15] Mehmet Gönlübol v.d., Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), Elif Matbaası, Ankara, 1989, S. 129.

[16] Statü metni için bkz. Ayın Tarihi, No 38, S. Ocak 1937, 95-99.

[17] Türel Yılmaz, “Atatürk Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası”, Cumhuriyet’in Kuruluşunun 75. Yıl Armağanı,  Ankara, 1998, S. 14.

[18] Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi, Emel Yayınları, Ankara, 1977, S. 576-577.

[19] Yeni Türk Ansiklopedisi, C. 4, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1985, S. 1235.

[20] Nevzat Özkan, Türk Dünyası, Geçit Yayınları, Kayseri, 1997, S. 270.

[21] Nazif Öztürk, a.g.m., S. 1677.

[22] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 134-135.

[23] Cengiz Orhonlu, “Suriye Türkleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976, S. 1136-1137.

[24] Cengiz Orhonlu, a.g.m., S. 1135.

[25] Nazif Öztürk, a.g.m., S. 1680.

[26] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 134-140.

[27] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 139-140.

[28] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 140.

[29] Kıvanç Galip Över, “Hicaz’da Soru İşareti: Suriye Türkleri”, Yeni Türkiye – Türk Dünyası Özel Sayısı, Yıl 3, Sayı 16, Ankara, Temmuz-Ağustos 1997, S. 1687.

[30] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 139.

[31] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 139.

[32] Kıvanç Galip Över, a.g.m., S. 1687.

[33] Fatih Kirişçioğlu, a.g.m., S. 139.

[34] Kıvanç Galip Över, a.g.m., S. 1687.

[35] Yapılan antlaşmanın gizli bir maddesi olarak.

[36] Özgür Öğüt, “İskenderun Kurtuluş Örgütü”, Avrasya Dosyası, Cilt 4, Sayı 1-2, Ankara, İlkbahar – Yaz 1998, S. 247.

[37] Bahattin Karakaya, “Suriye Dosyası”, Avrasya Dosyası, Cilt 4, Sayı 1-2, Ankara, İlkbahar – Yaz 1998, S. 243.

[38] Yayın Kurulundan, Avrasya Dosyası, Cilt 4, Sayı 1-2, Ankara, İlkbahar – Yaz 1998, S. 6.

[39] Yayın Kurulundan, Avrasya Dosyası, İlkbahar – Yaz 1998, Cilt 4, Sayı 1-2, S. 7.

[40] Ortadoğu’da Su Sorunu Bölgesel ve Sınırlarıaşan Sular Daire Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ankara, Haziran 1996, S. 17.

[41] M. Zekai Doğanay, A. Fikret Atun, Ortadoğu’nun Jeopolitik ve Jeostratejik Açıdan Değerlendirilmesi – Körfez Harbi ve Alınan Dersler, Ankara, 1994, S. 465.

[42] Mehmet Kocaoğlu, Uluslararası İlişkiler Işığında Ortadoğu, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1995, S. 326-327

 

Yorumlar

“561) LOZAN SONRASI SURİYE TÜRKLERİNİN DURUMU” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. Fatih Mehmet Yıldırım yorum tarihi 25 Ekim, 2011 20:18

    Suriye’de doğmuş, Arap zulmü ile Türkiye’ye iltica etmiş bir insan oalrak yazarla tanışmak isterim.
    Çalışmasından yararlandım teşekkür ederim.
    selam ve saygı ile

Yorum yap