376) Türklüğün Ülküsü

Yayin Tarihi 22 Şubat, 2019 
Kategori KÜLTÜREL

TÜRKLÜĞÜN ÜLKÜSÜ

“Türklüğün fikriyatı, Türkçülük.

Türkçülüğün siyaseti. Milliyetçiliktir.”

 

Her fikrin mutlaka bir hedefi vardır. Amaçsız ve hedefsiz fikir olmaz! Fikirler varoluşlarla ilgilidir. Yani yaratılışlardaki fıtrat, fikirlerin temelini oluşturur. Yaşam koşulları fikirlere yön verir. Hedefleri belirler.

Türk’ün yaratılış doğası nedir?

Tanrı Dağları kadar yüksek ve hırçın, 
Çöller kadar sıcak ve zorlu, 
Göller kadar sessiz ve bereketli, 
Akarsular kadar hareketli ve neşeli, 
Ormanlar kadar birlik ve koruyucu, 
Çiçekler kadar güzel ve sevecen, 
Bozkurt kadar güçlü ve önder, 
Kartallar kadar kutlu ve yüce,

Göktengri’nin yılmaz çerisidir.

 

Yaratılışında ve yaşamında bu özellikleri taşıyan Türkler sürekli hareket halinde demektir. Hareket halinde olmak, yer değiştirerek etkili olmayı gerektirir. Etkili olmak içinde hedef olmalıdır.

Büyük Atamız Oğuz Kağan, Türklere hedefi göstermiştir:

“Güneş Tuğumuz, Gök Otağımızdır”

 

Bu sözün anlamı nedir?

“Güneş Tuğumuz” sözü, Türklüğün yüceliğini..

“Gök Otağımız” sözü ise, vatanın sınırını ve büyüklüğünü anlatır..

Ancak bu sözün içinde açıklanması gereken ilkeler var:

Güneş yüce bir rehber, aydınlatıcı, yol göstericidir. Gök’ün otağ olması için ufuk çizgisi sınır olacaktır. Ufuk çizgisine ancak Güneş’i takip ederek gitmek gerekir.  Güneş’in ufuk çizgisinde son hali nedir?

Kızıl renge bürünmüş bir elma görüntüsüdür.

Türklerin binlerce yıldan beri, Batı’ya doğru yani Kızıl Kün’e doğru hareketini sadece iyi yaşam şartlarını elde etmek gayesi ile açıklamak yaratılış gerçeğini anlamamak demektir.

Kızıl Elma’ya neden ulaşılacak?

Türklüğün kadim ülküsü “Kızıl Elma” nedir?

 

KIZIL ELMA

Kızıl Elma Ülküsü’nün asıl manevi kaynağı, Tengri inancıdır. Tengri adaletini hakim kılma arzusudur. Türkler kendilerini Tengri’nin çerisi olarak görmüştür. Oğuz Kağan’ın göstermiş olduğu hedefin asıl kaynağı budur.

Türklerin yapmış olduğu fetihleri, sadece toprak ve ganimet kazanmak olarak değerlendirmek yanlıştır. Fetihler vatan yapma(Gök Otağımız) anlayışı içinde olmuştur. Sömürü ve yağma anlayışı içinde olsaydı Türkler öz vatanına geri dönerlerdi. Tarihte, Türklerin dışında hiç bir millet kazanmış olduğu topraklarda kalıcı olmamış kendi vatanlarına geri dönmüşlerdir. Türkler vardığı yeri vatan yaparak Kızıl Elma’ya biraz daha yaklaşmış olmanın onuru ile yaşamlarını idame ettirmişlerdir. Elbette zaferlerden elde edilen ganimetler Türk Halkını ve Türk Ordusunu canlı tutmak için paylaşılmıştır. Bu paylaşıma da “Kençliyü” denmiştir.

Kençliyü; gençleşmek, canlı ve güçlü kalmak anlamındadır.

Tarihte kurulmuş tüm Türk Devletlerinde “Kızıl Elma Ülküsü” canlı tutulmuştur. 

Hunlar ve Göktürkler tüm Asya’yı ve Çin’i,

Hazarlar ve Bulgarlar Rusya’yı ve Kafkasya’yı,

Batı Hunlar Avrupa’yı,

Gazneliler Hindistan’ı,

Karahanlılar İran’ı,

Selçuklular Ortadoğu’yu ve Anadolu’yu,

Timur Asya’yı ve Ortadoğu’yu,

Osmanlılar Avrupa’yı, Ortadoğu’yu ve Afrika’yı, hedef olarak görmüş bu coğrafyalar üzerinden tespit ettikleri Kızıl Elma Ülküsüne gitmişlerdir.

Burada açıklanması gereken önemli husus şudur:

Türkler İslamiyet’ten önce Türk Cihan Hakimiyeti ülkülerini “Kızıl Elma” olarak adlandırırken, İslamiyetle birlikte Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü, “İ’lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Alem davasına” dönüşmüştür.

Bunun anlamı nedir?

“Allah’ın adaletini hakim kılmak için, tüm alemi düzene sokmaktır”

Aslında İslamiyet’ten önceki Kızıl Elma’nın manevi anlayışı ile İslamiyetle birlikte gelişen anlayış arasında bir fark yoktur.

Her ne kadar “Nizam-ı Alem Davası” dense de, sultanlar ve hakanlar ordusuna hedefi “Kızıl Elma’ya” diye göstermiştir.

Fatih İçin İstanbul ve Roma bir Kızıl Elma idi.

Kanuni için Avrupa’nın fethi bir Kızıl Elma idi.

Yeniçeriler talimgahlarda;

“Testiye kurşun atar, Keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz hey” diye eğitimlerini yaparlardı.

Kızıl Elma Ülküsü’nün manevi öğreticileri vardı. Bunlar Ahmed Yesevi Ocağında yetişmiş Gazi Dervişler-Alp Erenlerdi..

Bu kutlu kişiler Horasan’dan, Anadolu’ya ve Avrupa’ya geçerek Türklerin yerleşmelerine öncülük etmişlerdir. Hacı Bektaşi Veli ve Sarı Saltuk Yeniçeri Ocağı’nın manevi babalarıdır. İslamiyet’ten önce de bu maneviyat gücünü Kamlar yapıyordu.

Kızıl Elma Ülküsü merdiven basamakları gibi olup, Türk Devletleri arasında menzile varılması için bayrak teslimidir.

“Kızıl”, Türk kültüründe genellikle kıymetli sayılan bir renk; “elma” ise mistik bir yanı bulunan; bolluk, bereket, şifa kaynağı olarak görülen kutlu bir meyvedir. Ancak Kızıl Elma sembolleştirilmesinin elmaya değil, Eski Türklerde Güneş ve Ay’ı anlatan kızıl topa dayandığı düşünülür. Bu top, ‘muncuk’ adıyla bayrak ve tuğların tepesini süslemiş ve bazen zaferin işareti, bazen hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yeri ifade etmiştir.

Ziya Gökalp der ki;

“Demez taş, kaya
Yürürüz yaya!
Türküz, gideriz
Kızılelma’ya!”

TURAN

Öncelikle “Turan” fikrinin nereden doğduğuna kısaca bakalım.

Divan-ı Lügati’t Türk’de Afrasyap olarak zikredilen Alp Er Tunga, Turan’ın hakanıdır. Turan kelimesi İran destanı Şehname’de de geçer.

Her şeyden önce bilinmesi gereken şudur: Turancılık fikri siyasi bir görüştür.

Turancılık akımının kurucusu ve öncüsü Finlandiyalı Profesör Mathias Alexander Castrendir. Castren Ural-Altay dil grubuna mensup kavimlerin Turanlı olduğunu ve bunların birlikte çalışmasının gerekliliği üzerinde makaleler yazmıştır. 19. Yüzyılın ilk yarısında cereyan eden bu akıma Finler ve Macarlar önem vermiş olup ülkelerinde Turan dernekleri kurmuşlardır.

Finler ve Macarlar Rus emperyalizmine karşı Turan fikri ile diri kalmaya çalışmışlardır. Günümüzde de Macaristan başta olmak üzere Finlandiya’da da bu akım sürmektedir.

Ülkemizde Turan fikri ne zaman oluştu?

Turancılık akımının güçlü olduğu ikinci, Turan ülkesi Türkiyedir. Turancılık; Rus esiri Türk yurtlarında 1905 Devrimi’nden önceki günlerde Azeri ve Tatar aydınları tarafından ortaya atılmış, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Türkiye’de de geniş yankı bulmuştur. Ziya Gökalp’in başını çektiği Turancı görüşler egemen olmuştur.

Turancılığın Türkiyedeki en önemli ideologlarından Ziya Gökalp’in bir manzumesinde kullandığı aşağıdaki beyit, Turancı düşüncenin özeti sayılır:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.

Türkiye’de Turancılık Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti dönemi diye ikiye ayrılır.

Osmanlı Dönemi Turancılık

Türkiye’de Turancılığa yönelik ilgi 1890’larda başladı. Fransız tarihçi Léon Cahun’ün Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserinin Necip Asım tarafından yapılan Türkçe çevirisi (1896), Türkçü hareketin dönüm noktalarından biri idi. Daha önce Türkçe’de özel bir anlam taşımayan Turan kavramı Cahun’ün eseri sayesinde yaygınlık kazandı. 

1904’te Yusuf Akçura’nın, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan Üç Tarz-ı Siyaset adlı etkili kitapçığı yayımlandı. 1908’de “Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Velet Çelebi (İzbudak), Rıza Tevfik (Bölükbaşı) 

1911’de yine İstanbul’da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, kültürel çalışmaların yanı sıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler de ileri sürdü. Mehmet Emin (Yurdakul) un önderlik ettiği cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali (Turan) gibi Rusya göçmenleri idi. 15 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi (Togan), Reşit Galip, Ferit Tek, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Halide Edip (Adıvar) ve Adnan Adıvar gibi aydınlar bulunuyordu.

1913’ten itibaren Türk Ocağı ve genelde Turancı düşünce, İttihat ve Terakki yönetiminin tam siyasi desteğini kazandı. İttihat ve Terakki hareketinin “resmi” ideologu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin başlıca sözcüsü idi. Ziya Gökalp’in yanı sıra, hikâyeci Ömer Seyfettin Turan fikrinin popülerleşmesine katkıda bulundu. Mehmet Emin Yurdakul’un 1918’de Turana Doğru adıyla derlediği şiirler, Halide Edip’in Yeni Turan romanı, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan Devleti adlı risalesi, Fuad Köprülü’nün Turan başlıklı ilkokul okuma kitabı, 1913-1918 aralığında Turan fikrini yaydılar.

Cumhuriyet Döneminde Turancılık

Milli Mücadele’de İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve Turancı kadroları önemli bir rol oynadığı halde, TBMM hükümeti 1920’den itibaren Turancı akıma karşı kesin bir tavır aldı. Bunda Eylül 1920’de Sovyet rejimi ile Ankara arasında kurulan diplomatik yakınlığın etkisi vardı.

1930’larda yeniden güçlenen Türkçü-Turancı düşüncenin en radikal sözcüsü Hüseyin Nihal Atsız olmuştur. Hüseyin Nihal Atsız’ın eserleri Türk Gençliğine heyecan ve milli ruh aşılamıştır.

Turan fikrinin özü şudur:

Bağımsızlığına kavuşmamış Türk Ellerinin bağımsızlığa kavuşmasını sağlamak ve Tüm Türk Dünyası’nın Kırım Türk’ü Ismail Gaspıralı’nın dediği gibi; “Dilde, Fikirde, İş’te Birlik” olmasını sağlamaktır.

Hep bu birliğin düşünceleri ile yaşıyoruz ve yaşatacağız…

Türk Devletleri’nin güçlenerek birlik oluşturması; İslam Ülkeleri’nin de, mazlum ülkelerin de kurtuluşudur…

Türk Birliği’nin oluşması demek; İnsanlık için Adalet’in ve Hakça bölüşümün gerçekleşmesi demektir…

Ancak Türk Birliği’ni, tek Devlet gibi olma diye anlamamalıyız. Bu yanlışlıktan kendimizi kurtarmamız gerekir. Eğer bu şekilde bir düşüncede yoğunlaşılırsa, Birlik fikri sadece sözlerde kalır… 

Bağımsız Türk Devletleri ile siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri alanlarda ilişkilerimizi geliştirmeli ve güçlendirmeliyiz. Türkiye’nin sosyal, siyasi ve ekonomik konumu, diğer Türk Ülkelerinden çok farklıdır…

Birliği oluşturacak en temel girişim dil ve kültür uyumudur. Her birliğin mutlaka bir merkez gücü bulunur. Bu merkez yani lider Türkiye ise, önderliğimizi sabırlı olarak bir plan dahilinde uygulamamız gerekir. Bilgi ve teknoloji paylaşımı, kaynakların değerlendirilip yatırıma dönüştürülmesi ve üretimde kalitenin yükseltilmesi halinde Türk Birliği, diğer birliklere karşı iddialı olabilir…

Türk Birliği hayal değildir! Önemli olan ehliyet ve liyakat sahibi Türklük şuuru ile yaşayan yöneticilerin iş başına gelmesindedir…

Atatürk Türk Birliği hususunda diyor ki:

“Hazır olmak yalnız susup o günü beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz

Bütün bu tarihi bilgiler ışığında, Türklerin ülküsü nasıl olmalıdır?

Bu sorunun cevabını Atatürk 1 Kasım 1937 tarihinde Meclis’de yaptığı konuşmada hedefi göstermiştir:

Büyük Davamız; en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.”

Bizi bu Ülkümüzden, dahili ve harici hiçbir güç alıkoyamaz!

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene”

YILMAZ KARAHAN

Paylaş:

Yorumlar

“376) Türklüğün Ülküsü” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. M.Nihat Yılmaz yorum tarihi 22 Mart, 2019 11:03

    Ne mutlu ki bize,
    Türklümüzle öğünüyor,
    Türkçülüğümüzden şevk ve enerji alıyoruz.
    Tanrı Türk’ü korusun.

Yorum yap