224) TAHTACI TÜRKLERİ

Yayin Tarihi 15 Mayıs, 2008 
Kategori TÜRK DÜNYASI

 

 

TAHTACILAR

 

image00128.jpg

 

Üç yıldan beri Balıkesir bölgesinde araştırmalar yapmaktayım. Bu yörenin adı, Karası olup burayı açan beyin adından geliyor. Karası adının da Kara İsa’dan geldiği hakkında bir görüş vardır. Fakat bu görüşün dilimizin ses kuralları bakımından mümkün olup olmadığını söylemek yetkimin dışındadır. Maalesef Karası Oğulları hakkında pek az bilgiye sahibiz. Öyle ki Balıkesir yöresinin Karası Bey tarafından fethi tarihi bile bilinemiyor. Bu hususta ancak bir tahminde bulunabiliyor. Buna göre Balıkesir yöresi Kalem Bey ile oğlu Karası Bey tarafından XIII. yüzyılın sonlarında veya XIV. yüzyılın başlarında açılmıştır. Bu fetih de Kütahya istikametinden yapılmıştı. Bir kitabeye dayanılarak Kalem Bey‘in Danişmend Oğulları ndan olduğu görüşü kabul edilmiştir. Fakat bu husus bize göre kesin değildir. Kalem Bey ile oğlu Karası Bey sadece Balıkesir yöresini değil, Bergama, Soma ve Çanakkale yörelerini de açmışlardı. Bu sebeple Karası Beyliği nin topraklarını adı geçen yöreler meydana getirmiştir.

Karası Bey‘in ölüm tarihi belli değildir. 1328 yılında beyliğin başında Demirhan Bey bulunduğuna göre onun bu tarihten önce öldüğü şüphesizdir. Ece Halil idaresindeki Sarı Saltık Dede Türkmenlerinin Karası Bey zamanında Balıkesir yöresine gelip yerleştikleri, söylenmektedir. Hatta Balıkesir yöresindeki Çepniler ile Tahtacıların Ece Halil idaresinde gelen Sarı Saltık Dede Türkmenlerinin torunlarından olduklarını bu yörede karşılaştığım bazı aydınlardan işittim. “Bu, doğru değildir dediğim zaman tarihçi olmayan bu aydınlar “doğrudur diyerek itirazıma ehemmiyet vermediler ve beni hayretler içinde bıraktılar. Fakat Karası Beyliği çok devam etmemiş, Karası Bey‘in oğulları Dursun ve Demirhan beylerin dirayetsizliği yüzünden Karası Beyliğinin mühim bir kısmı Orhan Bey’in eline geçmiştir. Beyliğin geri kalan kısmı da Murad Bey zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Karası Beyliğine ait ne bir paraya, ne bir kitabeye ve ne de bir vesikaya rast gelinmiştir. Bunun da sebebi beyliğin erken sona ermesidir. Karası adı, Saruhan, Menteşe adları gibi, 1926 yılında çıkarılan bir kanunla ortadan kaldırılmıştır. Bunun sebebi de bu adların aslında hanedanlara ait olmaları imiş. Osmanlı hanedanı, hanedanlara ait vilayet adlarını değiştirmiyor, fakat milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti devrinde bu milli tapu senetleri yok ediliyor. Bu yer adlarının bizden sonraki nesillerce geri getirileceğine inanmak saflık değildir.

Şimdi Balıkesir yöresindeki Çepnilerle Tahtacıların Halil Ece idaresinde Dobruca’dan Karası yöresine gelip yerle­şen Türkmenlerin torunlarından oldukları iddiasına gelince, bu hususta gerçek şudur:

Selçuklu hükümdarlarından II. Gıyaseddin Keyhüsrev dirayetli ve cesur bir hükümdar değildi. Fakat ülkenin parçalanmasına karşı olduğu gibi, Selçuklu devletini vergiye bağlayan ve Selçuklu devletinin işlerine sık sık karışan Moğollara da düşmandı.

Keykavus‘un Moğol düşmanlığı, Moğollarla her yerde mücadele eden Türkmenler, yani Türk göçebe toplulukları arasında ona karşı ve sevgi ve bağlılık uyandırmıştı. Fakat Keykavus, devlet adamlarının hiyanetine uğradı. Bunlar Moğolların yardımları ile Keykavusu Bizans imparatoru Mihail Paleolog‘a sığınmaya mecbur bıraktılar ve Selçuklu ülkesini sultanın kardeşi Rükneddin Kılıç Arslan‘ın hükümdarlığında birleştirdiler. Fakat gerçek hükümranlık Pervane Muiniddîn Süleyman denilen bir İranlı’nın veya bir İranlı’nın oğlunun elinde idi. Keykavus‘a bağlı Türkmenlerden kalabalık bir küme de Bizans ülkesine göç etti. Bu Türkmen kümesi Dobruca’da yerleştirildi.

Onların dini reisleri Sarı Saltık Dede idi. Bunlar sultanları Keykavusun adını taşırlar sonra bu ad Gagavuz olur. Bunlardan bir kol Karaferye’de valilik (subaşılık) yapan Keykavus‘un oğullarından bir şehzadenin yanında bulunurlar. Karaferye Selanik’in batısında, Selanik ile Manastır arasında bulunan bir şehirdir. Bu Selçuklu şehzadesi ve oğlunun ölümlerinden sonra buradaki Türkmenler gayr-i Müslimler arasında oturmaktan usanarak Çanakkale boğazını geçip vatana dönerler ve Karası yöresinde yerleşirler. Sonra Dobruca bölgesindeki Türkmenlerin (Gagavuzların) bir kısmı da Ece Halil‘in idaresinde Bizans kuvvetleri ile savaşa savaşa Çanakkale boğazını geçip Karası yöresine erişirler ve kardeşleri gibi orada yerleşirler .

Fakat Çepniler bu Türkmenlerden değillerdir. Çünkü:

·        XVII. yüzyıldan önce Karası yöresinde Çepni adlı bir oymak görülmez.

·        Balıkesir yöresindeki Çepniler oraya XVIII. yüzyılda doğudan gelmişlerdir. Bu, kesindir. Çepniler 24 Oğuz boyundan biri olup Anadolu’nun fethi ve iskanında pek mühim roller oynamıştır.

Tahtacılara gelince onlar da Dobruca’dan Balıkesir’e göçeden Sarı Saltık Türkmenlerinden değillerdir. Çünkü onlar Tahtacı adını taşırlar. Bu ad, yani Tahtacı ise, büyük bir topluluk olup geniş bir yörede yaşarlar. Balıkesir yöresinde 3 yıldan beri yapmakta olduğum araştırmalar esnasında tarihçi olduğumu anlayan genç, yaşlı aydınlar bana sık sık Çepniler Türk mü, Tahtacılar Türk mü, Yörükler Türk mü, Türkmenler Türk mü, Manavlar Türk mü, Kızılbaşlar Türk mü, Aleviler Türk mü sorularını sordular. Ben de sormadığınız bir “Türkler Türk mü sorusu kaldı deyince ona da güldüler.

Yukarıdaki soruları işitince hayretler içinde kaldım.

Bu sorular sorulmamalıydı. Çünkü, bu adlar hakkında yapılmış yayınları bir tarafa bırakalım, bu soruları soranlar onlardan çoğunun cevabını bizzat kendileri de verebilirlerdi. Bana soru sorunlara, “Tahtacıların, Çepnilerin veYörüklerin Türkçe’den başka konuştukları dil var mı?” dedim:

·        Bir kısmı “yok

·        bazıları “galiba yok“,

·        bazıları da “bilmiyoruz dediler.

Anadili Türkçe olan bir topluluk Türk’ten başka bir soya, bir kavme mensup olamaz dediğimizde buna cevap olarak bazıları Çerkezler de Türkçe konuşurlar, onlar Türkmü sorusunu sordular. Ben de: “Türkçe’den başka dil konuşmuyorlarsa Türktürler de­dim. Anlaşılacağı üzere, okuma alışkanlığı edinilmemiş olmasından, sorulmaması gereken bu sorular soruluyor.

Tahtacılar başlıca şu yörelerde yaşarlar: Maraş, Çukurova, İçel, Antalya, Burdur, Isparta, Denizli, Muğla, Aydın, Manisa, İzmir ve Balıkesir. Onlar bu yörelerin ormanlık yerlerinde yaşarlardı; yüzyılımızın ortalarında artık her yerde Tahtacılar köylerde oturmakta idiler. Esasen onların meşgaleleri çadır hayatına hiç uygun değildi. Yörükler serin yaylalarda dinlenir ve türkü çağırırlarken Tahtacılar şehir ve kasabalarda bunaltıcı sıcaklar altında yoğun bir çalışmaya kendilerini vermiş olurlardı.

Tahtacılar yaşadıkları her yerde sadece ağaç işçiliği ile meşgul olurlardı. Bahar gelince şehir ve kasabalara ve büyük köylere giderek iş alırlardı. Hemen çokça karı-koca olarak çalışırlardı. Bebek yaştaki çocuklarına bakacak kimseleri olmayanlar, bebeklerini de beraberlerinde getirirlerdi. Onlar çalışırken bebekleri de gölgelik bir yerde uyurdu. Götürü iş aldıklarından işlerini bir an önce bitirip, yeni iş almak veya köylerine dönmek için sabahtan akşama kadar durmadan çalışırlardı. İş olursa Kasım ayına kadar çalıştıkları olurdu.

Yaptıkları işe gelince ağaç gövdelerinden tahta ve dilme imal ederlerdi. Tomruğun üstünde kadın, altında kocası durarak ikili bıçkı ile tahta ve dilmeleri ustalıkla meydana getirirlerdi. Onlar dürüstlükleri, ciddilikleri ve çalışkanlıkları ile saygı ve hayranlık uyandırırlardı. Türkiye’de onlar kadar çalışkan insanın az olduğu, hatta olmadığı söylenirdi. Fakat 1950 yılından sonra motorlu bıçkıların çoğalması, bu çalışkan insanların meselelerinin ehemmiyetini azalttıktan sonra tamamıyla ortadan kaldırdı. Fakat bu husus onları aç bırakmadı. Çünkü onlar çalışkan insanlardı. Bu defa meyvecilik, zeytincilikle yapı ustalığı, doğramacılık, mobilyacılık ve diğer zanaat işleri ile meşgul oldular. Şimdi onlar güzel köylere sahiptirler. Durumları da iyidir. Çünkü, söylediğimiz gibi, çalışkan insanlardır.

Tahtacılar, Türkiye Türklerindendir. Yani ona mensuptur. Yani, Tahtacılarla, Türk köylüsü ve Türk şehirlisi arasın da kavmi (etnik) bakımdan hiç bir fark yoktur. Yalnız Tahtacılar köylü ve şehirli Türklere nispetle daha çok ataları olan Oğuz Türklerinin hususiyetlerini taşırlar.

Tahtacıların erkek ve kadınları sağlam yapılı insanlardır. Zanaatları onlara en mükemmel cimnastik yapmak imkanını vermişti. Bundan başka evleri orman kenarlarında ve ormana yakın yerlerde bulunduğu için havası en temiz yerlerde yaşarlardı. Bu sebeple sağlıklı ve sağlam yapılı insanlardır. Kadınları güzel ve erkekleri de yakışıklı bir topluluktur.

Tahtacıların dini hayatlarına gelince, onların hepsinin kalbi Hazret-i Ali sevgisiyle doludur. Bununla ilgili olarak onlardan bazıları bana Hazret-i Ali’nin Türk olup olmadığını sordular. “Siz ne düşünüyorsunuz? dedim. Biz Türk olduğuna inanıyoruz” dediler. Onların Caferi mezhebine bağlı oldukları bildiriliyor. Yine bildirildiğine göre Tahtacıların iki pirevleri vardır; biri İzmir’in Narlıdere köyünde bulunan Yanınyatır Ocağı‘dır. Diğeri de Aydın’ın Reşadiye nahiyesinde oturan Şehepli Ocağı‘dır. Çukurova’da, Misis yöresinde bulunan Dur Hasan Baba köyündeki mezar Yanyatır kolunun ziyaret yeridir. Şehepli kolunun ziyaret yerinin ise Maraş yöresindeki (veya İslahiye taraflarındaki) Güvercinli nahiyesinde olduğu söylenir.

Tahtacıların Hacı Bektaş Ocağı‘nı tanımadıkları bildirildiği gibi, gelenek, inanç ve diğer bazı hususlarda Alevilere değil, Sünnilere daha yakın olduğu da ifade edilir.

Tahtacıların şimdi bütün köylerinde okul vardır. Okumaya ve yüksek tahsil yapmaya çok önem verdikleri görülür.

Tahtacıların atalarının XIII-XV. yüzyıllarda yaşamış Ağaçeriler oldukları şüphesizdir. XIII. yüzyıldaki Moğol istilası üzerine Türkistan’dan Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin gerçekten kalabalık bir kısmı Maraş ve Malatya yörelerinin ormanlık kesimlerinde yurt tuttu. Bunun sebebinin bu Türkmenlerin Selçuklu tahsildarlarını ve askerlerini görmekten hoşlanmadıkları için kendi hayat tarzlarına hiç elverişli olmayan bu inişli çıkışlı, ağacı çok yerlerde yurt tuttuklarını düşünüyoruz. Onlar aynı zamanda, pek muhtemel olarak, 1240 yılındaki Baba İshak isyanına da katılmışlardır. Onların bu isyandan sonra Malatya ve Maraş yörelerinin ormanlık kesimlerine sığınmış olmaları pek tabiidir. İşte bu Türkmenlere adı geçen yörelerin ormanlık kesimlerinde yaşadıkları için “Ağaç-eri denilmiştir. Ağaç-eri, ormanda yaşayan demektir. O zamanlarda bir ‘ek’ gibi kullanılarak “eri“ kelimesiyle birleşik isimler yapılırdı:

·        kumeri=çölde yaşayan,

·        yabaneri=başka bölge veya ülkeden gelen,

·        denizeri=denizde yaşayan,

·        dağeri=dağda yaşayan,

·        koyuneri=koyun besleyen,

·        düğüneri=düğünü olan,

·        ölümeri=ölüme mahkum gibi.

Ağaç-eriler, Türkiye Selçukluları devletinin 1243 yılında Sivas’ın 80 km kuzey doğusundaki Kösedağ’da Moğollara yenilip onlara, vergi vererek, tabi olmuştu. Hükümdarların dirayetsizliği ve devlet adamlarının mevki mücadeleleri yüzünden Selçuklu devleti, idare ettiği yerleri kontrol edemeyecek derecede zayıf bir duruma düşmüştü. İşte bunu fırsat bilen Ağaç-eriler yurtlarına çok yakın yerlerden geçen ana yollar üzerine çıkarak yoldan geçen kervanları ve yolcuları soymaya başlamışlardır. Ağaç-erilerin soygun faaliyetlerini arttırmaları ve genişletmeleri üzerine Selçuklu devleti 1255 yılında Ağaç-eriler üzerine en ünlü kumandanların idaresinde bir ordu gönderdi. Fakat daha karşılaşma başlamadan Moğol kumandanı Baycu’nun kalabalık bir askerle Selçuklu hududunu aşarak gelmekte olduğunun haber alınması üzerine ordu geri çağırıldı. Fakat Ağaç-eriler de pek az sonra bütün Türkmenler gibi, Moğollarla mücadeleye giriştiler. Hatta Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü Ağaç-eriler üzerine 1260 yılında 20.000 kişilik bir ordu gönderdi. Ağaç-erilerin XIV. yüzyılın sonlarında yeniden faaliyette geçtikleri görülür. Fakat sonra yerli kaynaklarda onlardan bir daha söz edilmiyor. Bu husus Tahtacıların başka bir Türkmen topluluğu olan Dulkadırlıların baskısı ile dağıldıkları ihtimalini kuvvetle akla getiriyor. Bununla beraber onlardan bir kolun yine XIV. yüzyılın ikinci yarısında doğuya göç ederek Karakoyunlular ile işbirliği yaptığı anlaşılıyor. Ağaç-eriler Karakoyunlular ile birlikte XV. yüzyılda İran’a gittiler ve orada bir kısmı varlıklarını zamanımıza kadar muhafaza ettiler.

Türkiye’de kalan Ağaç-erilerin ana-koluna gelince bu ana kitle iktisadi sebepler ile küçük obalara ayrılarak ve geniş bir bölgeye yayılarak Tahtacı adı altında da varlıklarını zamanımıza kadar sürdürdüler .

Edremid yöresinde dokuz Tahtacı köyü vardır. Bu köyler şunlardır: Tahtakuşlar, Kavlaklar, Arıtaşı (Avcılar köyüne bağlı), Kızılçukıır (Avcılar köyüne bağlı), Doyran, Yassıçalı (Güre köyüne bağlı). Çamcı, Hacıaslanlar, Tahtacı (Burhaniye’ye bağlı). Bunlardan Tahtakıışlar’da bir etnografya müzesi vardır. Bu müze adı geçen köyden emekli öğretmen sayın Alibey Kudar tarafindan kurulmuştur. Edremid yöresine gidenler veya oradan geçenler bu müzeyi muhakkak ziyaret etmelidirler.

Prof. Dr. Faruk Sümer

Bu makale, Türk Dünyası Tarih Dergisi 7 (1993) 82: 8-12′de aynı adla yayınlanmıştır.

 

Yorumlar

“224) TAHTACI TÜRKLERİ” yazisina 3 Yorum yapilmis

  1. FikirYolu.com » Blog Arşivi » Türk Dünyası İle İlgili Zengin Bir Arşiv:yenidenergenekon.com Sitesinde yorum tarihi 15 Mayıs, 2008 09:35

    […]  https://www.yenidenergenekon.com/224-tahtaci-turkleri/ TÜRKİYE’DE MADEN ARAMA İZNİ ALAN ÜLKELERİN LİSTESİ » […]

  2. serdar özgeylani yorum tarihi 16 Mayıs, 2008 01:26

    Mersin merkeze bağlı Kızılkaya ve Kuzucubelen köyleri de tahtacı olarak adlandırdığımız köylerden olup, bölgemizde ve değişik yörelerde Orman Bölge Müdürlüklerinden aldıkları onayla ağaç kesim işi yaparlar.

  3. atilla köse yorum tarihi 16 Mayıs, 2008 11:57

    ufak tefek hatalar olsada derli toplu bir çalışma elinizi kolunuza sağlık.Orhan TÜRKDOĞANLA Mersindeki tahtacı köyü dalakderesinde bir saha çalışması yapmıyxştım sonuçları farklıydı.ama olsun yinede teşekkürler

Yorum yap