116) 11 EYLÜL SONRASI İRAN-RUSYA İLİŞKİLERİ-4

Yayin Tarihi 22 Mayıs, 2009 
Kategori SİYASİ

11 EYLÜL SONRASI İRAN-RUSYA İLİŞKİLERİ

image00138.jpg

Değerlendirme

Ahmedinejad, dış politikada tehdit ve kriz politikası uygulayarak, yıllardır uygulanan sınırlı uzlaşı politikasından daha fazlasını elde edeceğini düşünmektedir. Dışarıda tansiyonu sürekli artırarak iç politik dengeleri kendi lehine çevirmekte, ülkede genel itibariyle sınırlı olan desteğini artırmak ve halkı etrafında kenetlemek istemektedir. Bu yönde nispeten başarılıdır. İran’a olası bir müdahale İran halkının Ahmedinejad etrafında daha fazla kenetlenmesiyle neticelenebilir. Aynı şekilde bu kriz politikaları ile dikkatleri ekonomik olarak gerçekleştirilemeyen reformlardan uzaklaştırabilmektedir.

İran’da bütün cumhurbaşkanlarını etkisi altında tutmayı başaran güçlü molla ekibine karşı askerleri arkasına alarak ilk defa cumhurbaşkanı sıfatıyla mollalara karşı güçlü bir konuma yükselmeyi başarmıştır. Bölgede, daha önce ABD ile işbirliğine giderek ABD’nin Afganistan ve Irak operasyonları ile rakipleri devre dışında bırakılmış ve İran hiç olmadığı kadar güçlenmiştir. Aynı şekilde Ortadoğu’da Şii potansiyelini canlandırma kapasitesine ulaşan İran’ın bu ortamda nükleer silah edinerek İsrail ve ABD’ye karşı, sonsuz bir koruma kalkanı elde etmek istemektedir. Krizle petrol fiyatlarını yükseltmekte, bununla ekonomik olarak gelirlerini artırırken Batılı ülkeleri petrol silahı ile tehdit edebilmektedir. İran bölgede Avro üzerinden işlem yapacak Petrol Borsası açmak istemekte ve petrol satışlarını Avro ile yapma kararı almaktadır. Bu durum ABD’nin küresel kozu olan dolara bir meydan okuma olarak algılanmaktadır. Bu girişime Rusya ve Çin gibi bölgenin güçlü ülkelerinin de destek verme ihtimali ABD’yi tedirgin etmektedir. En son İran Milli Petrol Şirketi Genel Müdür Yardımcısı Muhammed Ali Hatibi, iki ay önce, petrolün yüzde 65’ini Euro, yüzde 20’sini de Japon Yen’i ile sattıklarını bildirmişti. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad da doları ‘değersiz bir kâğıt parçası’ olarak nitelendirmiş ve OPEC üyelerini petrol satışında dolardan vazgeçmeye çağırmıştı. 

İran büyük bir risk almasına rağmen tarihi bir dönüm noktasındadır. Katlanılan riski başarılı bir şekilde yönetmesi ve İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bu üstünlüğünü elindeki zengin enerji kaynakları ve bölgedeki Şii potansiyeli canlandırabilmesi durumunda bölgede bir daha geri döndürülemeyecek bir güç dengesine sahip olacağı hesaplanabilir. Aksi takdirde İran bunları yapamaması durumunda ülkenin etnik hassasiyeti de dikkate alındığında kendisinin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önünde bir engel olduğunun ve sıranın kendisine geleceğinin bilincindedir. Ancak, İran büyük bir risk almıştır. ABD-İsrail ikilisinin müdahale seçeneklerini artık raflardan çıkararak masaya yatırdığı bilinmektedir.

Ahmedinejad’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerindeki ısrarı ve bütün dünyayı karşısına alacak tavırlar içine girmesinde şu gerekçelerin etkili olması ihtimali yüksektir:

·         Tahran yönetimi Irak’taki Şiiler üzerindeki etkisinin farkındadır ve bunu ABD’ye karşı kullanabileceğini düşünmektedir. Bu konuda İran’ın eli son derece güçlüdür.

·         İran’ın aynı şekilde Afganistan’da da güçlü uzantıları vardır ve bunu da koz olarak kullanabileceğini hesaplamaktadır.

·         Filistin’de Hamas’ın ve Lübnan’da da Hizbullah’ın kazandığı zaferler, İran’ın bölgede elini güçlendirmiştir.

·         İran, Suriye ile tam bir ittifak içerisinde görünmektedir. Ancak Suriye kendi rejimini koruma telaşındadır.

·         İran, son zamanlarda geliştirdiği füze programları ve Rusya’dan (Kuzey Kore ve Çin’den) aldığı askeri teçhizatla güçlü bir orduya sahip olduğunu düşünmektedir. Bunda ordunun yönetimde etkinliğinin giderek artmasının da rolü büyüktür.

·         BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in kendisini destekleyeceğini düşünmektedir. Ancak biz bu konuda anılan bu ülkelerin ABD ile girişecekleri pazarlıklardan istediklerini almaları durumunda İran’a sırt çevirebileceğini düşünmekteyiz.

·         İran, petrol fiyatlarını artırma tehdidi ile dünyaya ikinci bir petrol şoku yaşatma yönünde pompaladığı tehdidin çok da geçerli olamayacağı düşünülmektedir. Zira nükleer bir İran ile artan petrol fiyatları arasında yapılacak bir tercihte ikinci şıkkın ağır basacağı düşünülmektedir.

·         İran, Bush’un Irak müdahalesi sebebiyle iç politikada desteğinin azaldığını hesaplamakta ve İran’a müdahalede bulunmaya cesaret edemeyeceğini düşünmektedir. Aynı şekilde yaklaşan Kongre seçimleri sebebiyle de bu müdahale ihtimalinin zayıfladığını hesaplamaktadır. Ancak, Irak’tan farklı olarak İran’a müdahale ABD halkına yapılacak propaganda bombardımanı ile yeterli desteği bulabilir kanaatindeyiz.

Petrol Fiyatları

İran’ın nükleer krizinin en önemli sonuçlarından birisi de bu gerginliğin petrol fiyatlarına olan etkisidir. Zira dünyadaki petrol ve doğal gaz rezervleri açısından II. sırada ve bu rezervlerin üretimi açısından ise IV. sırada olan İran’ın enerji piyasalarında alacağı tavır ve bu ülkede ortaya çıkabilecek durum değişikliği enerji fiyatlarını doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Bu manada İran’ın BM Güvenlik Konseyi’ne sevki dahi petrol fiyatlarını hareketlendirirken, bu ilkeye yönelik alınacak bir ambargo kararı ve/veya askeri müdahale petrol fiyatları 100 dolarlık psikolojik sınırı geçebilir.

İran’ın bu denli radikal adımlar atması ve kendisine karşı bir ambargo ve müdahale kararının olmayacağını belirtmesi de bu petrol fiyatlarının yükselmesine olan inancıdır. İran’a göre petrol fiyatlarının yükselmesi Batı ekonomilerini çok zor duruma sokabileceğinden Batılı ülkeler bu yönde karar alamazlar. Ancak Batılı ülkeler petrol fiyatlarında yaşanacak bir artışla, nükleer bir İran arasında tercih yapma durumunda kalırsa çok muhtemeledir ki, artan maliyete rağmen nükleer bir İran’ı tercih etmeyeceklerdir. Diğer yandan bir hususunda belirtilmesi gerekir. Petrol fiyatlarının İran’ın çıkardığı krizle yükselmesi ve bu işten en çok karlı çıkan iki ülkenin İran ve Rusya olması da not edilmelidir. Her iki ülkede de daha çok kamu elinde olan petrol sayesinde hükümetler kasalarını doldurmakta ve hükümet icraatları “petro-popülizm” mantığı ile yürütülmektedir.

İran’a Müdahale Seçeneği

İran’a yönelik muhtemel operasyonların temel örnek noktasını daha önce benzer bir pozisyon alan Irak’taki tesislere yapılan saldırılar teşkil etmektedir. 7 Haziran 1981’de İsrail uçakları Bağdat’ın 18 km güneydoğusundaki Al-Tuvaitha’daki Osirak Nükleer Reaktörü’nü vurmuştur. Bugünlerde İran operasyonlarına örnek gösterilen Osirak tesisinden farklı olarak İran’daki tesisleri vurmanın önemli zorlukları mevcuttur. Şu husus gözlerden uzak tutulmamalıdır. İran’a yapılacak bir müdahalenin çok da kolay olmayacağı ve İran’ın birden fazla yerde (en az 20) nükleer tesislerinin bulunması, bunların bir kısmının yeraltında olması ve ülke coğrafyasının derinliği ile Tahran’ın Rusya’dan aldığı Tor M-1 füzesavar sistemleri ile güçlü bir hava savunma sistemine kavuşmuş olması, bu ülkeye yönelik saldırı seçeneklerini zorlaştırmakta ve kısıtlamaktadır. İran coğrafyasının stratejik derinliğe sahip olması ve bu ülkedeki nükleer hedeflere saldırmak için aynı zamanda askeri hedeflere de saldırma gerekliliği İran’a saldırı seçeneğini bir hayli zorlaştırmaktadır.[81]

Aynı şekilde, bu ülkenin bütün dünyada terör faaliyetlerine girişme kapasitesinin bulunması da bir diğer endişe kaynağıdır. Zaten Batılı uzmanlar da İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir askeri saldırının başarılı olacağına kesinlikle garanti vermemektedirler. Böyle bir saldırı durumunda atom programını durdurma hedefinin tutturulamayacağı Ahmedinejad’a İran’da daha fazla taraftar kazandıracağı dahi ileri sürülebilir.

Türkiye’nin Konumu:

Türkiye’nin çevresinde bu kadar çok sayıda nükleer silaha sahip ülke varken buna yenilerinin eklenmesi Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Aynı şekilde İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine sahip olmasına İsrail ve ABD’nin her ne pahasına olursa olsun izin vermeyecekleri geçeği de bölgede yeni bir savaş, hatta İran’ın bölünmesine kadar gidebilecek bir süreci başlatma potansiyeli taşımaktadır.

ABD ve İsrail’in İran’a bir saldırısı gerçekleştirmesi durumunda Türkiye’nin aktif ya da pasif bu saldırıdan etkileneceği muhakkaktır. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise Irak, İran, Türkiye ve Suriye aslında aynı ‘puzzle’ın bir parçası olduğu ve birinin başına gelenler diğerini doğrudan etkileyeceği görülmektedir.

Türkiye güvenliğinin büyük bir oranda İran’a bağlı olduğunun bilincindedir. ABD’nin müdahale gündemine aldığı İran ve Suriye büyük Kürt grupların yaşadığı bölgedeki dört ülkeden ikisidir. Irak zaten ABD müdahalesi sonucu parçalanma noktasına gelmiştir. İran ve Suriye de muhtemel bir müdahalenin ardından Irak’la benzer kaderleri paylaşabilir. Bu durum ise bölgede üç komşu devlet içindeki Kürt unsurları birleşme yönünde kamçılayabilir. Ve elbette ki, böyle bir durumdan Türkiye’deki Kürtlerin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer İran rejiminin yıkılması söz konusu olursa, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak alarak bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının önlenemeyeceği yüksek bir ihtimaldir.

İran “Nükleer silahlara yönelme niyetimiz yok.” derken Türk Dışişleri Bakanlığı, İran’ın barışçıl enerji üretimi için nükleer programına devam etme hakkına sahip olduğunu, ancak İran yönetiminin silah üretme niyeti gütmediği konusunda da tüm dünyaya güvence vermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu durum Türkiye’nin de nükleer enerji elde etme isteği ile izah edilmektedir. Ancak bölgede uzun yıllar içerisinde kurulan askeri dengeler İran’ın nükleer silahlara sahip olması ile bir anda değişebilir. Bu durumda İran’ın hem Türkiye ve hem de Hazar bölgesine yönelik politikalarında Türkiye dengesini (gerekirse) fazla dikkate almayacağı düşünülebilir. Diğer yandan İran’ın nükleer silahlara sahip olması bu ülkeyi kendisine rakip ve tehdit olarak gören bazı zengin Arap ülkelerini de benzer bir sürece itebilir.

Nükleer güce erişmiş bir İran’ın bölgede kontrol edilmesinin güç olacağı ve bu çerçevede Hazar Denizi petrollerinden pay alma isteği ve Kuzey Azerbaycan’a yönelik tarihsel emellerinin yeniden canlanması bölgede Türkiye’nin çıkarlarını doğrudan etkileyecek bir diğer konudur.

Ülke yüzölçümünün küçüklüğü sebebiyle stratejik derinliği olmayan İsrail’in bu açığını kapatmak için Türkiye’den yardım talep ettiği bilinmektedir. İsrail, ABD ve Türkiye’nin, İran’a saldırıda ana aktörler olması planlanmaktadır. Türkiye’nin tavrı şimdilik belirsizdir ancak Ankara, Tahran’ın silahlanmasından huzursuzluk duymaktadır. Türk cumhuriyetlerinin de böyle bir savaşta ABD ile hareket edeceği farz edilmektedir. ABD ve İsrail, Türkiye’ye merkezi bir rol biçmek istemektedir. Türkiye ve İran, oldukça uzun sayılabilecek bir kara sınırına sahiptir. Savaş uçakları için, uzun zamandan bu yana ABD tarafından kullanılan İncirlik Hava Üssü’nden İran topraklarına ulaşmak oldukça elverişlidir.

ABD’nin bütün karşı çıkmalarına rağmen Türkiye ile İran arasında dış ticaretin artma eğiliminde olduğu da görülmektedir. 4 milyar Dolar seviyesine ulaşan dış ticaretimizde önemli sorunlar halen mevcudiyetini korumaktadır. Daha önce TURKCELL ve TAV konuları sebebiyle Hatemi’nin Türkiye ziyareti askıya alınmıştı. Ancak bu konular Ahmedinejad hükümeti döneminde de çözüme kavuşturulamadı. Doğalgaz alanında yapılan anlaşma da tahkim sürecine girmiş durumdadır. Ancak bütün bu gelişmeler 2005 yılının sonlarında İran İslam Cumhuriyeti’nin Dokuzuncu Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Menuçehr Mutteki’nin ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapmasına engel olmamıştır. Ayrıca İran’daki bazı doğalgaz sahalarının Türkiye’ye ihalesiz verilmesi gibi hususların Tahran’ın Türkiye’yi kazanma politikası çerçevesinde yapıldığı da unutulmamalıdır.

Türkiye’nin İran ile ilişkilerinin sınırlandırılması, İran’a yönelik ortak istihbari faaliyetler, Türkiye’nin İran’daki yaklaşık 30 milyon civarında olan Türk nüfusu üzerinde etkinliğini kullanması ve muhtemel bir operasyonda ise Türkiye’nin hava sahasını ve üsleri kullanması ABD’nin Türkiye’den başlıca isteklerini oluşturmaktadır. Elbette ki, son derece büyük bir macera anlamına gelebilecek İran operasyonu ve Türkiye’nin bu operasyona destek vermesi karşılığında ise Irak’ta Kürtlerin olduğu gibi İran’da da Güney Azerbaycan’da ağırlıklı olarak yaşayan Türk nüfusun hamiliğinin verilmek istenmesi gündeme gelebilir. 

İran sorunu Türkiye açısından son derece zor ve karmaşık bir dış politika uygulamasını gerektirmektedir. İran’a bir müdahale Ankara’nın çıkarına olmadığı gibi Tahran’ın nükleer silahlara sahip olması da Türkiye açısından kabullenilemez bir gerçektir. Karşımızda zayıf olan diplomatik çözüm ihtimali dışında müdahale ve nükleer silah gibi iki kötü seçenek bulunmaktadır. Önümüzdeki günlerde bu iki kötü seçenek arasında tercih yapma durumunda kalabileceğimiz unutulmamalı ve gerekli hazırlıklar vakit geçirilmeden yapılmalıdır.

İran’ın nükleer güce erişmesi Türkiye’nin çıkarına değildir. Bu tartışılmayacak kadar sade bir olgudur. Ancak, aynı şekilde İran’a bir müdahalenin de Ankara’nın çıkarına olmadığı düşünülmektedir. Bu çerçevede kimi çevrelerde İran’a müdahale neticesinde Güney Azerbaycan’a bağımsızlık verileceği yönünde bir beklenti oluşmasının son derece dar bir düşüncenin ürünü olduğu düşünülmektedir. Zira, bazı çevrelerin bir kısım çevreleri böyle bir beklenti içine soktuğu da anlaşılmaktadır. Çeşitli vaatlere kanarak böyle bir beklenti içine giren çevrelerin Irak’a müdahale sonrasında Türkmenlerin içine düştüğü durumu iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Zira “dimyata pirince giderken Bağdat’ta hurmadan olmak” işten bile değildir. Türkiye’ye bugün İran’ın bir bölümünü önerenlerin aslında İran’ın parçalanması durumunda Türkiye’nin bir kısmının koparılması yönünde argümanların güçleneceğini bildikleri aşikardır.

Bölgede giderek güçlenen İran-Rusya ilişkilerinin de Türkiye’nin çıkarına olmadığı ifade edilebilir. Zira Türkiye’nin bölgede güçlenmesi ve etkin konuma geçmesi her iki ülkenin ortak çıkarına değildir. Bununla beraber Türkiye’nin ABD ve Batı ile ilişkileri de bu iki ülke tarafından dikkatle takip edilmektedir. Zira başta dönemin MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılıç’ın bir konferansta ifade Türkiye-Rusya-İran ekseni gibi ifadelerin Türkiye’de belirli bir kesim tarafından desteklendiği de unutulmamalıdır.

Son dönem İran-Rusya ilişkilerine baktığımız zaman özellikle 2008 yılında iki ülke ilişkilerinde bir soğumanın yaşandığı göze çarpmaktadır. Her ne kadar Rusya bir taraftan İran’a nükleer yakıt sevkiyatı yapsa da diğer taraftan Moskova’nın Tahran’ı eleştirmekten çekinmediği görülmektedir. Bu çerçeve de Rusya Şubat 2008’de Rusya, Tahran’ın uzun menzilli balistik füze çalışmalarından endişe duyduğunu açıklamıştır. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Alexander Losyukov yaptığı değerlendirmede uzun menzilli balistik füze çalışmaları hem Rusya’yı hem de diğer ülkeleri üzer dedi. Losyukov, değerlendirmesinde İran’ın bu tür çalışmalarının kendilerine yönelik nükleer silah üretmeye çalışıyor iddialarının daha yüksek sesle söylenmesine neden olacağına işaret etti. Lusyokov, “Uzun menzilli füzeler nükleer silahların bir parçası olduğunu da” açıklamıştır.

Rusya bir taraftan İran’ı nükleer santral çalışmalarında açık olmamakla suçlamakta ve diğer taraftan da İran’ın Rusya’nın güney bölgelerini kapsama alanına alan uzun menzilli füzeler geliştirdiği yönünde açıkça suçlamalarda bulunmaktadır. Rusya bununla da kalmamakta ve BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’dan oluşan 5+1 Grubunun 2008’de yaptıkları toplantı sonucunda İran’a uygulanması planlanan üçüncü yaptırım kararına Rusya da destek olmaktan çekinmemiştir.

8 Nisan 2008 tarihinde İran’ın Natanz Nükleer Santralinde uranyum zenginleştirme çalışmalarını başarıyla yürüttüğünü açıklaması ve bu günün bundan sonra Nükleer Teknoloji Milli Günü olarak kutlanacağını açıklaması Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerindeki ciddiyetini ortaya koymaya yetmektedir.

Bugün aygın kanının aksine Rusya İran’ın nükleer çalışmalarını belirli bir noktaya getirmesine izin verebileceği ancak, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını istemeyeceği düşünülmektedir. Zira bu gün Amerikan karşıtlığında ve jeo-konjonktürel sebeplerle örtüşen çıkarlarına istinaden iyi ilişkiler içerisinde olduğu İran’ın bir gün kendisini de tehdit edebileceği silahları üretmesini istemeyecektir. Bu sebeple İran’a bir müdahale seçeneğinde Rusya İran’ın nükleer silah üretimine yakın olduğuna ikna edildiği takdirde İran’a müdahaleye çok fazla direnmeyecektir. Bu ise ABD’yi İran’a müdahale konusunda daha fazla cesaretlendirmektedir. Olası bir İran müdahalesinde petrol fiyatlarının ani ve anormal yükselişinden kimin çıkar sağlayacağı ve kimlerin zarar göreceği ise aşikardır.

Sinan OĞAN
TÜRKSAM Başkanı

Not: Bu makale Editörlüğünü Mehmet Tuncel’in yaptığı ve Etkileşim Yayınlarından 2008 yılında çıkan “Hedef Neden İran? Ortadoğu’da Güç Savaşları” isimli kitapta aynı başlık ile yayınlanmıştır.


Yorumlar

Yorum yap