858) Patrona Halil Ayaklanması’nı Hazırlayan Şartlar

Yayin Tarihi 27 Mart, 2015 
Kategori TÜRK DÜNYASI

Patrona Halil Ayaklanması’nı Hazırlayan Şartlar

ve İsyanın Pây-I Tahttaki Etkileri

Osmanlı Devleti’nin sınırları dahilinde, bazen İstanbul’da bazen memleketin muhtelif köşelerinde zaman zaman isyanlar meydana gelmiştir. Kimi zaman taht değişikliği ile, kimi zaman ise isyancıların ele başılarının ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandırılan isyanların temelinde, iktisadi, siyasi ve sosyal pekçok sebeplerin olduğu, ancak küçük bir bahane ile cereyan edip, geniş alana sirayet ettiği muhakkaktır. Nitekim isyanın elebaşısının adıyla tarihe geçen 1730 Patrona Halil Ayaklanması da sonuçları itibâriyle, Pây-ı Taht’ta ortaya çıkan isyanların en şiddetlilerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.1

Söz konusu isyanın nasıl patlak verdiğine geçmeden önce, bu isyanın sebeplerinin köklerinin uzandığı, Osmanlı Devleti’nin XVII-XVIII. yüzyıl siyasi, sosyal ve ekonomik ahvalinin genel bir tasvirinin yapılmasının yerinde olacağı kanaatindeyiz. Bu bağlamda bizzat birinci el kaynaklar diye adlandırdığımız, dönemin tarihçisi Sâmi ve Şâkir ve Suphî Tarihi’nden faydalanılacağı gibi, resmi tarihçi olmamakla beraber dönemin olaylarına şahitlik edilerek kaleme alınmış, Abdi Târihi, Destâri Sâlih Târihi, Târih-i Göynüklü gibi eserler kullanılacak, bu arada konuya ilişkin kaleme alınmış değerlendirme eserlerden de faydalanarak olaya ilişkin toplu bir bakış açısı verilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı Devleti’nin XVIII. Yüzyılın İlk Yarısındaki Genel Durumu

A. İktisâdi Şartlar Açısından

Osmanlı Devleti’nin mâliyesi, 1683 II. Viyana yenilgisinin ardından Avrupa devletleri (Fransa, Avusturya, İngiltere) ile yapılan ve 16 yıl gibi uzun süreli olan savaşlar dolayısıyla oldukça kötü bir durum arz ediyordu. Sadece düzenlenen sefer münâsebetiyle hâzine boşalmamış, halk artan vergiler sebebi ile iktisâden çökmüş, bunun körüklediği soygun ve baskınlardan reâyâ bitâb düşmüş, memlekette nizam ve asayiş kalmamıştı.2 Nitekim ülkenin iktisâden içinde bulunduğu kötü durumun farkında olan Vezir-i âzam Amcazâde Hüseyin Paşa’da Karlofça Barışı’nın (1699) hemen ardından ilk iş olarak idâri, mâli, askerî düzenlemelere yönelmiş, donanmanın ıslâhını ve hudut kalelerinin tahkimini ele alarak, eyâletlerdeki başıboşluk ve bozukluğu giderecek düzenlemelere girişmiştir.3 Ancak 1703 Edirne Vakası her ne kadar cebecilerin, ulüfeleri ve Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin hısım-akrabayı koruyup gözetmesine tepki olarak çıkardıkları kargaşalık olarak görülse de, Sultan II. Mustafa’nın (1695-1703) tahttan gidişine ve mevcut problemlerin biraz daha katlanarak III. Ahmed Dönemi’ne (1703-1730) sarkmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla yukarıda izâh ettiğimiz üzere ülkede harpler ve ağır vergiler dolayısıyla sıkıntı çeken bir reaya ve esnaf sınıfından söz edilebilirdi. Çözüm olarak, reâyâ, kendini daha güvende hissedeceğine inandığı yerlere göç etmeye, ticarete yönelmeye ve özellikle iş imkânlarının geniş olduğuna inandığı şehir merkezlerine akın etmeye başlıyordu. Bu durum, zirai sahaların işlenemez ve devletin mahsulattan tahsil ettiği vergilerin alınamaz duruma gelmesine sebep olduğu gibi, şehirlere yığılan reaya kesiminin burada oluşturdukları işsiz halk yığınları da asayişsizliklere neden oluyordu. Ve bu durum yerli, şehirli olan halkı memnunniyetsizliğe itiyordu. Öte yandan taşralardan zirâi alanlarını terk ile şehre ve özellikle İstanbul’a esnafın bazı vergi muafiyetlerinin bulunması hasbiyle göçen reayalar diğer yerli ticaret erbabı ve esnafın işini zorlaştırdıkları gibi, yeniçerilerin de ticaret ile meşgul olmaları da bu kesimin şikâyetlerini artırıyor, hülâsa gidişâttan memnun olmayan “hoşnutsuzlar grubu”nun sayıları gün geçtikçe fazlalaşıyordu.4

Böyle bir dönemde tahta çıkan ve dolu bir hazinenin güç anlamına geldiğine inanan Sultan III. Ahmed, cülüsunu takiben hazineyi doldurmak için uygulamalar başlatmıştır. Bir yandan memleketin çeşitli yerlerindeki gümüş madenlerini işlek hale getirtmeye uğraşırken, bir yandan mevcut vergileri artırıyor, bir yandan yeni vergiler koyuyor, diğer yandan da maaşlardan yapılan kesintiler ile birikim sağlamaya ve özellikle hazineden mahlüller adına yapılan maaş ödemelerine 1715’te yeni bir yoklama yaptırarak engel olmaya çalışılıyordu.5 Bunların yansıra III. Ahmed eskiden beri süregelen paranın tashihi meselesi ile uğraşmış, memâlik-i mahrüse’de züyuf akçanın ve kenarları kesik paranın kullanımını yasaklamıştır. Bu hususta 11 Receb 1140 (22 Şubat 1728) tarihinde “fi-mâba’d Şehr-i İstanbul’da ve Memâlik-i Mahrüse’de kesik para ve züyüf akça geçmeyüb, bi-z-zât darbhâne-i âmirede kat’ olan akça geçsün”6 şeklinde sâdır olan fermânı âli mücibince her ne kadar kesik paralar toplanıp, cedid para tedâvüle sokulmaya ve mâl-ı mîrîye fayda temin edilmeye çalışılmışsa da, bir sonuç sağlanamamış, eski uygulamaya devam edilmişti. Para piyasasındaki bu dengesizliğin, gümüş paranın gerçek değeri ile itibâri değeri arasındaki farklılığın esnafı ve halkı olumsuz yönde etkilediği, alışverişleri kesintiye uğrattığı, bu halin ise hoşnutsuzluğa ve hatta yer yer nizâ ve kavgaya sebep olduğu bir gerçektir.7

B. Sosyal ve Siyâsi Şartlar Açısından

1730 İsyanı’nın sebepleri arasında, dönemin yazarları8 tarafından da sıkça zikredilen hususlardan, saray çevresindekilerin zevk ve sefa içinde, ısraf derecesine varan eğlenceleri, helva sohbetleri şüphesiz önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim halk, kendilerinden toplanan vergilerin kasırlar, saray ve köşkler yapımına, lâle bahçelerinin süslenmesine9 harcandığını müşâhede etmekte, beri tarafta kendi sefâleti ile mukayese ettiğinde bu durum nefretlerine mucib olmakta idi. Denilebilir ki yukarıda izâh ettiğimiz iktisâdi sebepler dolayısıyla, 1730 İsyanı’nı karşılayan senelerde İstanbul’da bariz bir şekilde buhran hüküm sürmekte, millet işsizlik, parasızlık ve gıdasızlıktan bunalmış görünmekte idi.10

İstanbul halkı bu sıralarda İstanbul’un çeşitli semtlerinde sık sık vuku bulan yangınlardan da muzdaripti. Öyle ki, misal olması açısından 1 Muharrem 1142 (27 Temmuz 1729) senesinde öğlen vakitlerinde keresteci dükkanında çıkan bir yangın 19 saat sürmüş, pek çok mükellef saraylar, camiiler, mescidler, hamamlar, evler, kiliseler rüzgârın da şiddeti ile yanıp kül olmuştu.11 Kaldı ki bu yangınlar oldukça sık yaşanıyordu. Dolayısıyla evini, işyerini, ibâdethânelerini kaybeden halkın, yeni köşk ve kasırların yapımına pek hoş bakmayacağı âşikârdır. Öte yandan Sadâbâd’da yapılan ziyâfetlerin, helva toplantılarının mutâd hâle dönüştüğü görülmekte idi. Meselâ bu toplantılardan biri 23 Muharrem 1142’de (18 Ağustos 1729) Eşref Hân’ın elçisinin İstanbul’da bulunduğu bir zamanda yapılmış, ziyâfetin ardından top, tüfenk ile gece şenliği düzenlenmiş, “azim zevk, sefâlar” olunmuştu.12

Siyâsi açıdan bakıldığında ise, Osmanlı Devleti’nin İran ile mücâdele halinde olduğu görülmektedir. Bu mücâdelenin temelinde aslında Osmanlı Devleti’nin İran’ın içinde bulunduğu taht kavga ve karışıklığından faydalanma isteği yatmaktadır. Nitekim bu şekilde, Karlofça Antlaşması’ndan beri (1699) Avrupa cephesinde kaybedilen toprak kaybının şark yönünde ilerlenerek bir ölçüde telafi edilmesi arzusu gerçekleşecekti.

Osmanlı Devleti’ni de etkileyen İran’daki bu iç karışıklıklar ise şöyle gelişmişti: 1722’de İran Şâhı olarak tahtta, Şah Safi Süleyman’ın oğlu Şah Hüseyin bulunuyordu. Şah Hüseyin’in iktidarının son senelerinde idâredeki gevşekliği yüzünden ülkede yer yer isyanlar baş göstermişti. Bunlardan en önemlisi Doğu İran’daki Türk aşiretleri reislerinden Afganlı Mahmud Hân’ın isyanıdır. Kirman, Yezd ve Meşhed’i alan Mahmud, 1722’de Safevi payitahtı olan İsfahan’ı kuşatmıştır. İşte İran’ın içinde bulunduğu bu vaziyet, Osmanlı sınır valileri tarafından Erzurum ve Bağdat valileri merkeze bildiriliyor ve müdahele için ortamın uygun olduğu telkinleri yapılıyordu.

Damad İbrahim Paşa başkanlığında mecliste yapılan görüşmelerden Mayıs 1722’de Iran illerinin Afganlılardan korunması için, müdahelede bulunulması kararı çıkmıştır.13 Bu doğrultuda İran’a açılan seferden önemli muvaffakiyetler elde edilmiş, Kafkasya’daki İran toprakları, Ruslar ile 24 Haziran 1724 tarihinde yapılan bir anlaşma ile paylaşılmış,14 Azerbaycan ve İrak-ı Acem gibi İran’ın önemli bölgeleri işgal edilmişti. Ancak Şah Tahmasb’ın, İran’ı içinde bulunduğu parçalanmışlıktan kurtararak Afşar aşireti reisi ve en büyük destekçisi, Kapıcılar Kethüdası Tahmasb Kuluhan ile Osmanlı Devleti’ne yönelerek Hemedan, Tebriz, Ferehan, Yezdicurd gibi önemli merkezleri almaları halkın iktidara olan güvensizliğini pekiştirmiş, nefretlerine sebep olmuştur. Öyle ki Vezir-i âzam Damad İbrahim Paşa bu kötü vaziyetten ancak Sultan III. Ahmed’in İran’a karşı bizzat sefere çıkması ile kurtulunacağına inanıyordu. Nitekim 15 Muharrem 1143’te (31Temmuz 1730) Padişah’ın tuğları Üsküdar’a gitmiş, 15 üç gün sonrada Sultan III. Ahmed Üsküdar’a revân olmuştur.16

Patrona Halil İsyanının Çıkışı ve İstanbul’daki Etkileri

Sultan III. Ahmed istemeyerek de olsa, İran’a karşı sefere çıkmaya razı olmuş, Üsküdar’a geçmişti. Ancak Muharrem ayı geçmiş, Sefer ayı çıkmış, Rebiülevvel ayı girmiş olduğu halde ordu, Üsküdar’dan bir türlü hareket etmiyor, bu da gerek ordu ve gerekse halk arasında huzursuzluğa sebep oluyordu. Nihayet, ordunun Üsküdar’dan İran tarafına hareketine karar verilmek üzere iken İstanbul’da 15 Rebîülevvel 1143’te (28 Eylül 1730) isyanın elebaşısı olan Patrona Halil’in adından dolayı “Patrona Halil İsyanı” olarak adlandırılan bir isyan patlak vermiştir. Önce Sultan Bayezıd Türbesi’ne gidip orada toplanan isyancılar, daha sonra “Ümmet dükkanlarınızı kapadın, şer ile davamız vardır” diyerek çarşı ve pazarlardaki dükkanların kapanmasını ve açtıkları isyan bayrağı altında taraftarlarının çoğalmasını sağlamışlardı. Ardından “Sipah Pazarı”na uğrayarak pek çok dükkana saldırmış, buldukları silahları yağmalayarak güçlerini artırmışlar, “Et Meydanı”nda merkezleşmişlerdir.17

İstanbul’da bu isyanın patlak vermesi üzerine İstanbul Kaymakmakamlığı’nda bulunan Vezir-i azam Damad İbrahim Paşa’nın büyük damadı Kaymak Mustafa Paşa, esnafa dükkanlarını açmalarını söylemiş ve Üsküdar’a geçerek durumu Vezir-i azam’a bildirmiştir. İsyan haberi üzerine ricâl-i devletin katılımı ile Sultan III. Ahmed’in huzurunda isyanın def’i için müşavere olunmasına karar verilmiş, müşavere neticesinde isyancılara muradlarının ne olduğunun sorulması için Padişah’ın devlet ricali ile sancağ-ı şerif ve hırkay-ı şerifi alarak İstanbul’a geçmesi münasib görülmüştür. Ve aynı günün gecesi saat dörtte iken Kavak İskelesi’ne gelen bir çektiri ile Üsküdar’dan İstanbul’a dönülmüştür.

İsyanın bir an önce bastırılması için, direk isyancıların daha fazla toplanmalarına fırsat vermeden üzerlerine gitmek yerine istekleri sorularak zaman kaybedilmiş ve bu şekilde asilerin sayısı artmıştı. Cuma günü sabah erkenden, yani isyanın hemen ertesi günü Haseki Ağa, isyancılara muradlarını sormak üzere “Et Meydanı”na gönderilmiştir. Asiler başta Vezir-i a’zam Damad İbrahim olmak üzere damatları Sadaret Kethüdası Mehmed Paşa, Kapudan-ı derya Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Abdullah Efendi ve bunların dışında isimleri kayıtlı 28 kişinin iadesini istiyor, bunların ibret-i âlem için cezalandıracaklarını, mallarını devlet hazinesine aktaracaklarını belirtiyorlardı. Haseki Ağa kendisine iletilen istekleri derhal saraya gelip, Padişah’a haber vermiş, telaşa kapılan Vezir-i a’zam derhal zorbaların halli için Şeyhülislam’dan fetva alarak sancağ-ı şerif-i saray-ı hümayunda Ortakapı üzerinde bir bedene dikmiştir. Fetva okunarak işçilerden ve bostancılardan bir kuvvet oluşturulmaya çalışılmışsa da katılım olmamış, bu durum Damad İbrahim Paşa’yı derinden yaralamış, Padişah’ın huzuruna çıkarak bizzat kendisi zorbaları dağıtmak için taşra çıkmak üzere izin talep etmiştir. Ancak III. Ahmed yanında bulunan bazı kişilerin “bunlara izin verüb, taşra çıkardığınızda firar iderler ise sonra zahmet çekersiz, hemen bunları yanınızdan ayurmayub, iktiza ettikte kulun ellerine verirsüz” şeklinde telkinlerde bulunmaları dolayısıyla istenilen kişilerin cümlesi saray-ı hümayunda alıkonulmuştur.18

İsyanın gittikçe taraftar bulması ve asilerin isteklerini elde etmekteki kararlılıkları karşısında Sultan III. Ahmed, istemeyerek de olsa damadı Vezir-i azam İbrahim Paşa’nın, Kapudan Mustafa Paşa ve Kethüdası Mehmed Kathüda’nın Ortakapı’da boğulmasını emretmiştir. Bu üç kişinin cesetleri sabah erkenden öküz arabasına konularak Et Meydanı’na gönderilmiş, ancak asiler cesedin Damad İbrahim Paşa’ya ait olmadığı bahanesi ile türlü kargaşalıklar çıkarmışlar, cesedi çeşitli hakaretler ile tekrar Saray-ı hümâyün önüne getirip, bırakmışlardır. Asilerin bu davranışlarını kendisinin istenmediği şeklinde yorumlayan ve şahsını, tahtını hedef aldığını müşahede eden Sultan III. Ahmed, Sultan Mustafa’nın büyük oğlu Şehzâde Mahmud’u (1730-1754) bulunduğu yerden getirterek taht-ı hümâyüna oturtmuş ve ilk biat eden de kendisi olmuştur. Ardından huzur-u hümâyünda bulunanlar biat etmiş, bu taht değişikliği derhal asilere bildirilmiştir.19

Esasen bu taht değişikliği ile isyan problemi halledilmemiş, değişik bir boyut kazanmıştır. Nitekim isteklerinin yerine getirilmesinden cesaret bulan zorbalar bu defa iktidar yolu ile zorbalıklarını devam ettirmeye ve en önemlisi meşrüluklarını kabul ettirdikleri düşüncesiyle rahatça İstanbul’da terör estirmeye başlamışlardı. Şöyle ki; isyanda rolü olan kişilere bakıldığında bunların çoğunun hamam tellakı Arnavutlar olduğu görülüyordu. Bu sebeple isyanın sultanı değiştirmeye kadar varan başarısı ile bu kişiler ve İstanbul’da ne kadar hamam tellakı, sebzeci, kaldırımcı Arnavutları, dilencileri var ise Et Meydanı’na giderek yeniçeri ocağına kayıt olmuşlardır. Öyleki kısa süre içerisinde 50.000 kadar yeniçeri kaydı yapılmıştır. Bunların maaşlarının devlet hazinesi için büyük bir külfet olduğu aşikârdır.20 Kaldı ki bu kişiler askerlik eğitim ve niteliğinden yoksun kişilerdir. Diğer yandan belli bir gücü elinde bulundurduklarına inanan ve her şeyi kendilerine revâ gören bu asker gürühunun İstanbul’da sakin durmayacakları muhakkaktır. Nitekim bu sebepledir ki, asiler, İstanbul’da gece ve gündüz demeden çarşı ve pazarlarda ne kadar dükkan, han varsa yağmalamışlar, büyük zarar ve ziyanlara sebebiyet vermişlerdir. Sadece çarşı ve pazarlardaki yağmalamalar ile iktifa etmeyen asiler 300 ve 400’er kişilik gruplar halinde bir bayrak altında toplanarak bellerinde tabancalar, ellerinde kılıçlar, iri iri baltalar ile İstanbul’a, Üsküdar’a, Kadıköy’e dağılıp, mevcut yalılara saldırmışlar, hatta gece saatlerinde aniden haneleri kuşatıp, demir kapılarını parçalayarak yağma ve hane halkını perişan etmişlerdir. Velhasıl İstanbul halkı büyük korku ve endişe içinde sıranın kendilerine de gelebileceği düşüncesiyle huzursuzluk içinde bulunuyordu.
Asilerin İstanbul’da yaptıkları tahribatların en önemlilerinden biri de Sa’dabad’da yaptırılmış köşkleri yıkmaları olmuştur. Asiler devlet ileri gelenlerinin eğlence yerleri olarak gördükleri köşklerin yakılmalarını isteyerek bir ölçüde Lâle Devri’nin zevk ve sefa alemlerine duydukları kızgınlığı ifade ediyorlardı. Ancak bu köşklerin yakılmasını uygun bulmayan Sultan I. Mahmud, “Bu günden sonra üç güne dek cümle mevcud olan köşk sahipleri, köşkleri hedm edesiz” diye fermânlar yayınlatarak buraların üç gün içinde sahiplerince boşaltılmalarını ve sonra yıkılmalarını emretmiş,21 bu şekilde isyancılar teskin edilmeye çalışılmıştır. Ancak daha köşklerin boşaltılması tamamlanmadan asilerin çoğunun buralara saldırarak yağmaladıkları, ağaçları kestikleri, etrafı harabeye çevirdikleri görülmüş, bu da aslında asilerin gerçek niyetlerini ortaya koymuştur. Saldırıdan sonra yaptıkları ile hadlerini fazlası ile aştıklarını farkeden asiler, Padişah tarafından cezalandırılmaktan çekindikleri için, Şeyhülislam’a başvurarak korktuklarını belirtmişlerdir. Cevap olarak kendilerine, Et Meydanı’ndaki çadırlarını kaldırmaları ve bir daha taşkınlık yapmayacaklarını taahhüt etmeleri şartı ile affedilecekleri söylenmiştir. Nitekim bir süre sonra asiler çadırlarını kaldırarak Et Meydan’nı boşaltmışlardır.22 Bu şekilde ancak İstanbul esnafı kepenk açmış, hayat biraz normale dönebilmiştir.

Fakat asileri idare eden elbaşıları hükümet işlerine karışmaktan bir türlü geri kalmıyorlardı. Dolayısıyla yapılması gereken öncelikli iş asilerin devlet işlerinden ellerini çektirmek olmalıydı. Bunun için I. Mahmud gizliden bu işi organize ettirmeye başladı. Daha önce Mısır isyanlarında yararlığı görülen, eski Mısır Valisi Mehmed Paşa’nın kethüdalığını yapmış olan ve İstanbul’da bulunan İbrahim Ağa, Padişah tarafından kapıcılar kethüdalığına atandı. Bundan sonra ocaklara el atılarak, Patrona Halil’in bağlı bulunduğu on yedinci ortanın kumandanı Halil Ağa da yapılan plana dahil edilmiş, onun vasıtasıyla ocaktaki Patrona ve yandaşlarına muhalif ocak zabitlerininde desteği sağlanmış, ocak ileri gelenlerine bahşişler dağıtılmıştır. Diğer yandan bu plandan asilerin dayatması ile Kırım Han’ı yapılan Kaplan Giray’ın da İstanbul’da bulunması değerlendirilerek haberdar edilmiştir.23 13 Cemâziyelevvel 1143 (24 Kasım 1730) tarihinde Şeyhülislâm, Kaplan Giray, Kapdân-ı derya Canımhoca Mehmed Paşa, ulemâdan yüksek rütbeliler, ocak ağaları, vb. Vezir-i azam’ın sarayında İran meselesini görüşmek üzere toplanmışlardır. Bu toplantıda asilerin bazı ileri gelenleri de bulunuyor idi. Kırım Hanı’nın teklifi üzerine daha geniş müzakerelerde bulunulması için görüşme başka bir zamana ertelenmiştir.

Yine İran meselesini görüşmek üzere Vezir-i azâm’ın sarayında ikinci defa toplanıldığında Patrona Halil’e, kararlaştırıldığı üzere vezirlikle Rumeli valiliği verilmek istenmiştir. Kürkünü giymesi için Padişah’ın huzuruna vardığında daha önce saklandıkları yerden çıkan Pehlivan Halil ile arkadaşlarının ortaya çıkışı ile Patrona Halil, Muslubeşe ve Yeniçeri Ağası öldürülmüş, Babüs-saâde dışında bekleyen diğer asi serden geçti ağaları da teker teker içeriye alınarak bertaraf edilmiştir.

Asilerin elebaşlarının öldürülmesi ile İstanbul’a sükünet gelmiş gibi olsa da yaklaşık iki ay kadar sonra 17 Ramazan 1143’te (26 Mart 1731) asilerin kanını dava eden bir grup zorba, Ağa kapısını basarak Yeniçeri Ağası Abdullah Paşa’yı yaralamışlar, evleri, çarşı, pazar ve bedestenleri yağmalamışlardır. Sayılarını gittikçe artıran asilerden bir kısmı Et Meydanı’na toplanıp bayrak açarlar iken, kimileri çadırlar kuruyor, kimileri de yağmalama işleri ile meşgul oluyorlar idi.24 İsyan üzerine vezir cebehâneye varmış ve cebecilerin isyana iştiraklerine engel olmak için onlara “eğer cebeciler sabit olurlar ise Padişah’ın has kulları olurlar” diyerek Cebeci’yi de yanına alarak saraya gelmiş ve eşkıyanın meramının sorulmasını istemiştir. Devlet erbabı da bunu uygun bulmuş, ancak Sadrazam, daha önceki isyana dikkati çekerek, sancağ-ı şerifin hemen çıkarılıp vakit kaybedilmeden asiler üzerine yürünülmesini istemiştir. Nitekim Sadrazam İbrahim Paşa’nın fikrine göre; eski Sadrazam Damad İbrahim Paşa’nın katli ile neticelenen isyan bir ölçüde İbrahim Paşa’nın aşırılığa varan zevk ve sefâları dolayısıyla olmuştu. Bu nedenle de haklı olarak asilere isyan etmelerindeki sebepleri sorulmuş idi. Fakat bu defaki isyan için sebep teşkil edecek ne bir yolsuzluk ne de uygunsuz uygulamalar var idi. Dolayısıyla asiler yağmalamaya alıştıkları ve yağmalamanın tadına vardıkları için bu isyana girişmişlerdi. Ve böyle bir durumda asilere fikirlerini, isteklerini sormak yersiz olacağı gibi, bu tavır onlara bir önceki isyanda olduğu gibi ayaklanmanın dallanıp, budaklanması için zaman da kazandırabilirdi.25 Sadrazam İbrahim Paşa sancağı alıp, maiyet ile, Bostancı, Baltacı ve Cebeci neferatlarını alarak kuşluk vakti saraydan hareket etmiş ve “Müslüman olan sancağ-ı şerif altına gelsün” çağrısını yapmıştır. Bir önceki isyandan muzdarip olan halk, ellerine geçirdikleri baltalar, odunlar ile sancağ-ı şerif altında toplanmışlardır.26 Sancağ-ı şerif ile, Divan yolu’na gidilerek Okçular yakınındaki Parmak Kapı’ya gelinmiştir. Asilerin cemaatleri bu bölgede odaklanmış olup, bir kısmı çarşı ve pazarı yağmalarken, bir kısmı da Et Meydanı’nda katılımcıları beklemektedirler. Sancağ-ı şerife bir kaç el ateş edilmesi ile Kayın Ahmed Ağa ve Deli Ömer Ağa gibi cesaretleri ile tanınmış kişilerin asiler üzerine harekete geçmesi ile meydanda toplanmış asiler dağılmış, kaçanlar yakalanarak cezalandırılmışlardır.

İsyanın bastırılmasının ardından Sadrazam sancağ-ı şerifi Padişah’a teslim etmiş ve isyan sonrası saraya ulaşan bilgiler, ayaklanma hadisesine sebebiyet verenlerin çoğunluğunun Arnavut asıllı kişiler olduğunu gösterdiğinden suçlu pek çok Arnavut cezalandırıldığı gibi, ocaklarda bulunanlardan da isyana destek verenler ihraç edilmişlerdir.

Netice olarak “Patrona Halil Ayaklanması” adı ile tarihimizde yer alan isyan büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu iktisadi, siyasi, kültürel hayatındaki çalkantıların sonucu olarak vuku bulmuştur. XVII. yüzyıl Devlet-i Aliyye’si gerek savaş meydanlarında Batılı devletler karşısında aldığı yenilgiler, gerekse zaman zaman ülkenin çeşitli yerlerinde patlak veren isyanlar ile başta ordusu olmak üzere kurumlarının işleyişindeki aksaklıkların farkına varmış idi. Nitekim bu yüzyıldan itibaren ordu merkezli olmak üzere yapılan ıslahat hareketleri bu şekilde izah edilebilir. Ancak Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zaafiyet, savaş meydanlarında muhatabı bulunduğu, çeşitli vesileler ile görüştüğü Avrupalı çağdaşlarınca da biliniyordu. Bu yüzyıldan itibaren, seferlerden zaferler ile dönmeye alışmış Osmanlı Devleti mağlubiyetleri tatmaya, hazinenin gelirleri sonuçsuz kalan uzun süreli seferler için boşalmaya başlamıştı. Yaşanan iktisadi zorluk halkı hoşnutsuzluğa iteceği şüphesizdir. Patrona Halil Ayaklanması’nda söz konusu olan husus, XVII. yüzyılda Osmanlı Devletin’de yaşanan ıslahatların, XVIII. yüzyılda farklı bir boyutta, kültürel ve fikir bazında gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde patlak vermesidir. Zira başta Padişah III. Ahmed ve Damad İbrahim Paşa olmak üzere yönetim erkine sahip kişilerin bu ıslahatlar ortamında aşırı lüks, sefahat ve zevke düşmeleri hoşnutsuz halkın nefretine mucib olmuştur. Bu nedenledir ki ayaklanma, kültür fikir merkezlerini, sohbet kasırlarını yıkmayı ve bu dönem yeniliklerinde rol alan Damad İbrahim Paşa’nın katlini, Padişah III. Ahmed’in tahttan feragatini beraberinde getirmişti.

Ancak III. Ahmed’in tahttan inişinden sonra başa geçen ve I. Mahmud’un saltanatının ilk aylarında iktidara ortak bir tavır içerisine giren Patrona Halil ve yandaşları kısa bir sürede kendilerini, yağmalamanın, soygunun, eleştirdikleri müsrifliğin, zevk ve sefânın cazibesine kaptırmışlardır. Bu sebepledir ki I. Mahmud asileri ortadan kaldırmak suretiyle onları idareden uzaklaştırarak keyfi tutum ve davranışlarına son vererek, büyümesi muhtemel bir tehlikeyi bertaraf etmiştir.

Yrd. Doç. Dr. Songül Çolak

1 XVII. yüzyılda İstanbul’da patlak veren isyanlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: 1622 tarihinde Sultan II. Osman’ın (1618-1622) öldürülmesi ile sonuçlanan isyan, II. Mustafa’yı (1622-1623) ikinci defa tahta getirmiştir. Diğer bir ayaklanma IV. Murad’ın saltanatı (1623-1640) zamanında çıkmış, Sadrazam Hafız Ahmed Paşa, Padişah’ın gözleri önünde öldürülmüştür. 1648’de Sultan İbrahim zamanında asker ayaklanmış, 1656’da ise Sultan IV. Mehmed (1648-1687) Dönemi’nde, tarihe “Çınar Vakası” diye geçen isyan, gümüşe fazlaca bakır katılarak elde edilen ve yeniçeri ve sipâhilerin ulüfesi olarak ödenen, ancak esnaf tarafından kabul edilmeyen para meselesi dolayısıyla patlak vermiştir. Nihayet II. Mustafa zamanında (1695-1703) cereyan eden “Edirne Vak’ası” Sultan II. Mustafa’nın tahttan inmesi, III. Ahmed’in cülüsu ile sonuçlanmıştır. Bu isyanlar hakkında ayrıntılı bilgi bkz. Heinrich Georg Baum, Edirne Vakası (Das Ereignis von Edirne), Freiburg 1973; Naîmâ Mustafa Târihi, Naîmâ Târihi (sad. Zuhurî Danışman), c. VI., Istanbul 1969.
2 İsmail, H., Uzunçarşılı, Osmanlı Târihi, c. IV/I, Ankara 1978, s. 1.
3 Uzunçarşılı, a.g.e., s. 2-11.
4 İfâde ettiğimiz sebepler ve isyanın iktisâdi ve mâli ve diğer sebepleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. M. Münir Aktepe, Patrona İsyanı (1730), İstanbul 1958, s. 2-3.
5 Sultân III. Ahmed’in hazineye kaynak bulunması ve hazine gelirlerinin artırılması yolundaki gayretleri sonuçlar vermiş, meselâ sırf mahlüller yerine hazineden açıktan ödenen paraların engellenmesi ile Mayıs-Ekim 1718 tarihleri arasında yedi aylık zaman zarfında sadece Kapıkulu mevâcibinden 1500 kese tasarruf edilmişti. Bu uygulamanın yalnız askeri kadrolara değil, diğer memuriyet kadrolarına da tatbik edildiği göz önünde bulundurulacak olursa hazineye büyük gelir sağlandığı anlaşılacaktır. Bkz. Aktepe, a.g.e., s. 6.
6 Ahmed b. Mahmud, Târih-i Göynüklü, Nr. Ms. or. quart. 1209, Berlin Staatsbibliothek, Orientabteilung, vr. 314 a, sr. 2-3 (Elyazması tarafımızdan doktora çalışmamız esnasında Târih-i Göynüklü olarak adlandırılmıştır. Bkz. Songül Çolak, Die Bedeutung des Geschichtsschreibers Ahmed b. Mahmud und seines Werkes Târih-i Göynüklü als Quelle für die Geschichte des Osmanischen Reiches im 18. Jahrhundert, Berlin 1999).

7 Târih-i Göynüklü, vr. 314 a, sr. 14.
8 Şerrfdânî-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi, Târihi Mür’i’t-Tevârih I. (Sad. Münir Aktepe), Istanbul 1976, s. 3; Abdi Efendi, Abdi Tarihi (sad. Faik Reşit Unat), Ankara 1943, s. 26.
9 Bu dönemde lâle çıçeğinin ve sanatta lâle motifinin yaygın olarak kullanıldığına ilişkin bkz. Alan Palmer, Verfall und Untergang des Osmanischen Reiches, München. Leipzig 1992, s. 65-66; Wilhelm Heinz, Das Kulturelle und Geistige Leben der Türkei unter Ahmed III., Vien 1960 (Basılmamış doktora tezi), s. 54.
10 Aktepe, a.g.e., s. 42.
11 Târih-i Göynüklü, vr. 317 b, sr. 25-33.
12 Târih-i Göynüklü, vr. 318 a, s. 19-23.
13 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Uzunçarşılı, a.g.e., V/I, s. 172-175., La Janquiere, A. De Histoire de L’emprie Ottoman, Paris, 1897, s. 354.
14 Uzunçarşılı, a.g.e., V/I, s. 192-193.
15 Sultan III. Ahmed sefere çıkmaya gönüllü değildir. Üsküdar’a hareket zamanı geldiğinde Damad İbrahim Paşa hareket vaktinin geldiğini bildirmek için yanına vardığında III. Ahmed sefere çıkmaktan vazgeçtiğini söylemiştir. İbrahim Paşa bu durumun, askerin savaşa olan isteğini yok edebileceğini, halk arasındaki hoşnutsuzluğun artacağını ve ancak bu olumsuzlukların önüne Sultan’ın bizzat sefere iştiraki ile geçilebileceğini düşündüğünden Sultan’ın sefere olan isteksizliğini Üsküdar’da bulunan yeniçeri Ağası Hasan Ağa’ya bildirmiştir. Hasan Ağa Sultan’a gönderdiği mektupta, askerin kendilerini beklediğini, gelmemelerinin yeniçeriler arasında isyana sebebiyet verebileceğini ve olası bir isyanın bastırılmasının da mümkün olamayabileceğini belirtiyor ve kendilerini acilen Üsküdar’a davet ediyordu. Sultan III. Ahmed’de bu mektup üzerine hareketten başka çare olmadığını gördüğünden sancağ-ı şerifi alarak Üsküdar’a geçmiştir. Sami, Şakir, Subhi Efendi, Sâmi ve Şâkir ve Subhî Târihi, Istanbul 1198 (1783-84), vr. 5 a, sr. 13. Aktepe, a.g.e., s. 94; Mustafa Nuri Paşa, Netayic ül-Vukuat (Sad. Neşet Çağatay), Ankara 1980, s. 38.
16 Destâri Sâlih Efendi, (Sad. Bekir Sıtkı Baykal), Destâri Sâlih Tarihi, Ankara 1962, s. 4, TG, vr. 322 a, sr. 11.
17 TG., vr. 322 a, sr. 29-31, vr. 322 b, sr.
18 TG., vr. 323 a, sr. 1-5.
19 Sultan III. Ahmed tahtan feragat edince, cülüsunda Sultan I. Mahmud’a bazı öğütlerde bulunmuştur. Bu öğütlerden bazıları şunlardır: “…Iptidası vezîrine teslim olma ve daima ahvalini tecessüs eyle ve beş on sene birini vezarette müstakil istihdam eyleme ve kelâm-ı duruglarına aslâ itimad etme ve sahib-ı merhamet ol ve sahaveti elden koma ve gayet tasarruf üzere ol. Halâ hazinelerde olan malı izaat eyleme ve işini kendin gör, ele itimad eyleme, işte benim ahvalim sana pend ü nasihat kifayet eder.” Abdi Efendi, Abdi Tarihi (sad. Faik Reşit Unat), Ankara 1943, s. 41.
20 TG., v. 323 b, sr. 14-16. Abdi Efendi’de isyandan sonra ocak defterlerine usulsüz olarak çok sayıda yeni asker kaydedildiğini ve hatta bunların sayısının 100.000’leri bulduğunu belirtir. Abdi Efendi, a.g.e., s. 43.
21 Abdi Efendi, a.g.e., s. 45; TG., v. 323 b, sr. 18 vd; Uzunçarşılı, a.g.e., c. IV., s. 213.
22 Uzunçarşılı, a.g.e., c. IV, s. 213-214.
23 Uzunçarşılı, a.g.e., c. IV, s. 214-215; Abdi Efendi, a.g.e., s. 54-55.
24 T. G., 325 b, 326 a; Abdi Efendi, a.g.e., s. 62-63.
25 Şem’dâni-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi, a.g.e., s. 21.
26 Şem’dâni-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi, a.y.

image001

Patrona Halil’in Jean Baptiste Vanmour tarafından 1730 tarihinde yapılmış portresi (Vikipedi)

Yorumlar

Yorum yap