47) ŞEYTAN ÜÇGENİ

Yayin Tarihi 9 Kasım, 2008 
Kategori SİYASİ

ŞEYTAN ÜÇGENİ:

TERÖR VE SİYASİ ÇATIŞMA

FİNANSAL KRİZENERJİDE ÇATIŞMA

image00111.jpg 

Ekim ayının getirdikleri, şiddetlenen terör ve doruk noktasına çıkan siyasi karmaşa, partiler arası savaş, “hamdolsun bize dokunmaz, teğet geçer” denilen finansal krizin merkezden delip geçmeye başlaması, vatandaşı isyan ettiren yolsuzluklar, sanayiciyi ve halkı ezen enerji fiyatları ile yeni yatırımlar için oluşan darboğaz, belirsizlik, enerji krizi ortamında karmaşa. Terör, finansal kriz ve enerji darboğazı üçlüsünün köşe noktalarını oluşturduğu şeytan üçgenine hapsedilmeyi Türkiye elbette hak etmiyordu, Türkiye’nin böyle bir yazgısı olmamalıydı. Ne yazık ki, 22 Temmuz 2007 seçimlerinin getirdiği siyasi tablo, Türkiye’yi bu üçgene kıstırdı. Bir yılı aşkın süredir, AKP sorunlara çözüm üretmede başarısız kalıyor.

Bir yıl önce AKP iktidarının arkasında olan yüzde 47 seçmen desteği, bir ara yüzde 50’ye çıkmış olsa da, Ekim ayında yüzde 35’e gerilemiş durumda. AKP’nin yaklaşan yerel seçimler nedeniyle, terör başta olmak üzere Türkiye’nin büyük sorunlarına karşı radikal önlemler almaktan kaçınması, şeytan üçgeninin cenderesini sıkıştırıyor. AKP bazı popülist politikalarla, kümeste civciv besleme misali, evde seçmen besleme yöntemiyle varlığını koruma çabasında. Bu çabaya bir örnek; 6 milyon ton kömürü bedava dağıtma hedefiyle mali sıkıntıya sürüklenen TTK ve TKİ gibi devletin kömür kuruluşları, bazı gözleri açmaya, bir şeyleri kanıtlamaya yetmiyor mu acaba? Hattat Holding, Çinlilerle 5 milyon ton kömür çıkaracağım diye çabalarken, bu özel sektör başarısı olarak gösterilirken, AKP’nin ekonomik değer yaratmayan, bedeli Hazine’ye bindirildiği kuşkusuz 6 milyon ton kömür dağıtmasını, acaba okurlarımız nasıl bir enerji politikasıyla bağdaştırıyorlar?

GERGİNLEŞEN SİYASET VE AĞIRLAŞAN TERÖR ORTAMI

Ekim ayına yolsuzluk iddialarının tartışması ile girdik. CHP Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat’ın TV’deki büyük düellosu ve gazetelerin anketlerine göre Kılıçdaroğlu’nun galibiyeti yankılanıyorken, şimdi yolunu ayıran AKP kurucusu ve eski Başbakan Yardımcı Şener de, Başbakan Erdoğan’ın adının Deniz Feneri’ne karışanlarla iç içe olduğunu iddia ediyordu. Şener, AKP’nin Cumhuriyet tarihindekinden fazla imar değişikliği yaptığını vurgulayarak, “Bunlardan kim zengin oldu?” diye soruyordu.

Bu arada AKP Genel Başkanı Başbakan Erdoğan ile Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı Baykal’ın televizyonda bir araya gelerek, son günlerdeki yolsuzluk konularını tartışmaları için çaba ve hazırlıklar gözleniyordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat, “Baykal Başbakanla aynı düzeyde değil” diye değerlendirme yaptı. Daha sonra Başbakandan, “Benim öyle ‘prim yaptırma gayreti’ diye bir derdim yok” yanıtı geldi. Baykal’ın yanıtı ise, “Canım geliver, kimin prim yapacağı belli olmaz, kaçan korkak kedi” oluyordu. Aynı günlerde İngiliz gazetesi Financial Times, Deniz Feneri ile ilgili olarak, “Yolsuzluk davası AKP’yi kararttı” yorumunu yapıyordu.  Öte yandan Avrupa Birliği Komisyonu 5 Kasım’da yayınlanacak İlerleme Raporu’nda, AKP hükümetinin yolsuzlukla mücadelede eleştirileceği açıklandı.

Bayram için verilen 10 günlük gereksiz resmi tatil bitmeden, Kuzey Irak’tan ağır silahlarla gelen PKK’lıların Şemdinli’de sınırdaki Aktütün Jandarma Karakolu’na ve Bayraktepe Garnizonu’na saldırdıkları ve 17 şehit haberi geliyordu. Türkiye bir kez daha terörü lanetleyerek ayağa kalkarken, Aktütün saldırısı geçen yılki Dağlıca saldırısını bile aşan boyutta tartışmalara neden oldu. Gece yarısı ve gün boyu süren saldırının olduğu gün, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’nun Antalya’da tatilde ve golf oynamakla meşgul olduğu, sabah saat 9.30’da 15 şehit verildiğinin Genelkurmay tarafından açıklanmasına karşın, Aydoğan Paşa’nın akşam saatlerine kadar bundan haberi olmadığı medyada ve basında skandal olarak patladı. Bu skandal haberiyle birlikte, Diyarbakır’da polis otobüsünün taranarak, 4’ü polis 5 kişinin şehit olduğu haberi geliyordu. Gazetelerden de Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’na, “Paşam istifa et” çağrıları yapılıyordu. Paşa’nın golf tutkusu kamuoyu vicdanında yara açmıştı.

Taraf gazetesinde, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Aktütün saldırısı istihbaratını önceden aldığı, F-16’ların gitmediği” haberleri asılsız ve sözde belgelerle yayınlanınca, Silahlı Kuvvetleri yıpratmak için yapılan haksız saldırılar bardağın taşmasına neden oluyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ, Aktütün Karakolu’nun emniyetini sağlayan Bayraktepe’de meydana gelen olayın, PKK için intihar saldırısı, çarpışan askerlerimiz için kahramanlık destanı olduğunu söylüyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan saldırılar karşısında herkesi dikkatli olmaya, doğru yerde bulunmaya çağırıyordu. Bölücü terör örgütünün yaptıklarını başarı gibi göstermeye kalkanların, akacak her damla kanın sorumluluğuna ortak olacaklarını ihtar ediyordu

Aktütün Sınır Karakolu’nun emniyetini sağlayan Bayraktepe’ye düzenlenen, 17 askerin şehit olduğu saldırı, incelemeye konu oldu. İnceleme sonucu 27 Ekim’de basına bilgi veren Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Taraf gazetesi başta olmak üzere, basına ve medyaya yansıyan haksız ithamlarla ilgili açıklamalar yaptı. PKK’lıların sırtlarındaki yükle Aktütün’e doğru yürüdüğünü gösterdiği söylenen havadan çekilmiş görüntülerin hiçbirinin Aktütün’e değil, Aktütün’e kuş uçuşu 23.5 km uzaklıktaki Ziki köyünde tarla eken köylülere ait olduğunu açıkladı. Orgeneral Koşaner’in, “ABD’nin bu görüntüleri nereye aktardığını biz bilemeyiz” ifadesi ise, altı çizilecek bir açıklama. Hava Kuvvetlerinin olaya müdahale etmediği iddiasını yalanlayan Orgeneral Koşaner, her safhasında askeri taktiğe uygun hareket edilmiş olduğunu vurgulayarak, psikolojik savaş olan terörle mücadelede, basının sağduyulu ve dikkatli davranmasını istedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon yapmasına yetki veren tezkerenin süresi, 497 kabul 18 ret oyu ile bir yıl daha uzatılıyordu. PKK sözcülüğü yapan DTP, “hayır” cephesindeydi. Meclis  AKP iktidarına Kuzey Irak’a operasyon yetkisi verdi de, Türk silahlı kuvvetleri’nin eli kolu siyaset adına bağlanmadan, Kuzey Irak’a geniş kapsamlı bir hareket yapılarak, PKK’yı destekleyen Barzani’ye ve onun arkasında olan ABD’ye “dur” denilebilecek mi? ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Parris “Insight Turkey” dergisinde yayınlanan makalesinde, “Türkiye’ye sömürücü miyoplukla baktık” diye yazmış. Türkiye’ye böyle bakan ve Türkiye’yi hiçbir zaman gündeminin üst  sırasına almayan Amerika’dan hayır gelir mi? ABD’den alınacak izinle, ABD, İsrail, şimdi bir de buna Kuzey Irak Kürt yönetimi eklenmek isteniyor, böyle bir üçlüyle işbirliği halinde toplanacak istihbaratla, kış günlerinde askeri tatbikat niteliğinde, yine gün sayısı sınırlı bir operasyon mu sergilenecek? Yoksa, yalnızca uçaklarımızın sınır boyunda ve Kandil’de bombalama yapmasına mı izin verilecek? Kerkük’teki soydaşlarımıza her türlü baskıyı uygulayan, PKK’yı koruyup kollayan Kuzey Irak Kürt Yönetimi’ne, Tük Silahlı Kuvvetleri tarafından hak ettiği ders hiçbir zaman verilemeyecek mi?

Tezkere ile eş zamanlı olarak CHP’nin hazırladığı, “PKK’nın Aktütün Karakolu’na yönelik saldırısı, daha önce ülkemizdeki sivil ve askeri hedeflere yönelik başka saldırılarda da görüldüğü gibi PKK terörünün merkezinin ve saldırı üssünün Irak’ın kuzeyinde olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. Bu nedenle TBMM, PKK’nın Irak’ın kuzeyinden tasfiye edilmesinin öncelikli bir hedef olduğu görüşündedir” içerikli “Meclis Bildirisi”ne MHP tereddüt etmeden imza atarken, AKP bırakın imza atmayı, böyle bir bildiri yayınlama çağrısına yanıt bile vermediğine göre, AKP İktidarı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerekli göreceği ve isteyeceği harekâtlara acaba ne ölçüde “evet” diyecek? Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ tarafından hükümete verilen brifing, AKP’nin pasif tutumunu değiştirecek mi?

MHP lideri Bahçeli, hükümeti Sevr zihniyeti içinde olmakla suçlayarak, “Böylesi bir kirli zihniyet, en az PKK kadar bölücü, alçak ve ahlâksızdır. Terörün beyni Barzani, yönetimi Kandil, mihmandarı AKP’dir” diye ağır biçimde suçluyordu. Bu suçlamaya karşı Başbakan Erdoğan’ın yanıtı, “Bahçeli’yi muhatap almıyorum” oluyordu. Geçen yıl Hakkari Dağlıca baskınından sonra Talabani ile masaya oturan Türkiye, bu kez Şemdinli Aktütün baskınından sonra Barzani ile masaya oturuyordu.  İlk görüşmeyi Türkiye’nin özel temsilcisi, Bağdat’ta Barzani’nin evinde gerçekleştiriyordu. Zihinlere ise, “bu tür saldırılar Amerika tarafından, Türkiye ile Irak hükümetini ve Kürt hükümetini masaya oturtmak için mi planlanıyor?” sorusu takılıyordu. Görüşmeden Barzani’nin PKK için genel af istediği haberi sızdı. PKK sorunun çözümü için Barzani ile işbirliği yapılmasını önerenler ve isteyenler, bunu söylerken, Barzani işbirliğinin Kürdistan’ın oluşumuna hizmet etmekten başka neye yarayacağı bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa amaçları, Türkiye’ye ihanetten başka nedir ki?

Başbakanın Diyarbakır gezisi Güneydoğu’da PKK yandaşlarının kalkışması için bahane oluşturuyor, adeta ayaklanma provası sergileniyordu. Bu yetmemişçesine DTP, 21 Ekim’de grup toplantısını Diyarbakır’da yapıyor, DTP Genel başkanı Türk, Kürt halkına sosyal ve kültürel soykırım uygulanmış olduğunu iddia ediyordu. Bölücübaşına İmralı’da kötü davranıldı diye benzer kalkışmalar Güneydoğu ve Doğu’daki diğer illere yayılıyordu. Başbakanın Tunceli gezisinde benzer görüntüler vardı. Giderek pervasızlaşan DTP sözcüleri, bölücübaşı ve PKK için genel af isteklerini de dillendirmeye başladılar.

Gergin siyasi ortamda Anayasa Mahkemesi nihayet Türban ve AKP Kapatma davasına ilişkin kararlarının gerekçelerini açıkladı. Yeni tartışmalar da başladı. AKP Anayasa Mahkemesinin yetkilerini sınırlama niyetini yeniden açığa vurdu. Her ne hikmetse, terörde AKP’yi acımasızca suçlayan MHP, Anayasa değişikliğinde yine AKP’nin payandası olmaya niyetli. Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’ne sınırlandırma getirilmesinin hukuka aykırı olacağına ilişkin görüşünü açıkladı. Kanadoğlu’na göre, “Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin kısıtlanmaya kalkışılması, Anayasa’nın değişmez hükümlerinden olan 2’nci maddesindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olduğu ilkesine aykırıdır ve bu yetkileri kısıtlamak AKP için yeni bir kapatılma davasının nedeni olur”.

Ekim ayı Ergenekon Davası’nın başlaması ile de bir başka hukuk tartışmasını gündeme çıkarıyordu. Ergenekon Davası’nda Mahkeme Başkanı olan Hakim Köksal Şengün, telefon dinlemesi şikayetine ilişkin olarak, “Hakimin dinlenmediğini kim iddia edebilir ki?” deyince, alkışlanması davaya damgasını vururken, Türkiye’nin diğer sorunları öne çıktı diye üzerine sünger çekilmişçesine geri plana atılan, “Telekulak Sorunu” yeniden gözler önüne seriliyordu. İngiliz Independent Gazetesi’nin “Da Vinci Şifresi” kitabının yazarı Dan Brown’un romanlarına benzettiği bir garip dava, Ergenekon davasında bakalım daha neler göreceğiz?

DÜNYA FİNANS KRİZİ TÜRKİYE’Yİ TEĞET ÇEÇMİYOR,

Ekim ayına girerken Deloitte tarafından hazırlanan “Global Ortam” adlı raporda, Türkiye ekonomisinin riskleri, “yaklaşan yerel seçimler ve ekonomik yavaşlama” diye değerlendirilmişti. Türkiye ekonomisine işine geldiği gibi bakmayı tercih eden AKP iktidarı, 2008’in sekiz ayında ihracatın 132 milyar dolara çıkmasıyla övünürken, ithalatın 208 milyar doları aştığını, dış ticaret açığının 75 milyar dolara ulaştığını, kamuoyundan saklama çabasında. Eylül ayından itibaren, küresel krizin hissedilir biçimde Avrupa’ya ihracatı vurmaya başladığı ortaya çıktı. Dış ticaret açığından başka, Türkiye’nin 50 milyar dolara ulaşan cari açığı tehlike oluşturuyor. İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times, “Türkiye’nin finansal krize karşı bağışıklığı olmadığını, özelleştirme programının kargaşaya kurban gideceğini, bunun cari açığın finansmanı açısından risk oluşturacağını” iddia etti.

Amerika’da ve Avrupa’da bankaların batmaya başlaması, global finans krizinin ayak seslerinin, artık vibratik (titreşimsel) yıkıntıya dönüştüğünü gösteriyordu. Büyük finans kuruluşlarının iflası yaşanıyordu. ABD ve Avrupa, finans kuruluşlarının iflasıyla boğuşurken, önce “Türkiye krizden etkilenmeyecek” diyen Başbakan, sonra “Türkiye krizi en az zayiatla atlatacak” demeye başladı. Başbakan bu sözü söylerken, 20 gün içinde doların yüzde 40 değer kazanacağını, YTL’nin ise yüzde 40 değer kaybedeceğini görememişti. Yeni Oluşum Hareketi Lideri, eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, “Başbakan krizi anlamış değil, kendisine anlatan da yok” diyordu. Başbakan ise ekonomik eleştiriler karşısında, “Krizi takip ediyoruz, lütfen körük tutmasınlar” diyerek açıklama yapan siyasetçi, işadamı ve görüş bildiren ekonomistleri tersliyordu.

ABD’nin kurtarma paketi, 1929’da ekonomi buhranının korkusuyla, Kongre’den geçti. Avrupa Birliği liderleri de birlik çatısı altında değil, ama her ülke ayrı ayrı olmak üzere kriz paketleri oluşturma kararı aldılar. Paketler açıklanınca borsalar bir-iki gün yükseliyor, birden bire hava değişiyor, tekrar borsalarda düşmeler görülüyordu. Borsa çöküşlerine göre Kara Pazartesiler, Kara Çarşambalar, Kara Cumalar yaşanır oldu. Bırakınız bankaları, İzlanda Başbakanı Haarde, ülkenin ulusal borcunu ödeyememe tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ifade ediyordu. Kişi başına düşen milli geliri 54 bin dolar olan İzlanda krizle adeta batıyordu. ABD, İngiltere, Almanya, İrlanda, Fransa, İspanya ve diğer ülkelerin kriz paketlerinin toplamı 3.7 trilyon dolara ulaşmıştı, ama krizi durdurmaya yetmiyordu. Artık krizin çapının 5.5 trilyon dolar olduğu söylenir olmuştu. 1929’da krize karşı enstrümanlar bilinmiyordu, bugün kullanılabilecek mali ve finansal enstrümanlar var da, sorun ne çapta kullanılacağında!…

ABD ve Avrupa’dan yangın Asya borsalarına ve piyasalarına da sıçramıştı. Paniği önlemek, kurtarma paketlerinin yanı sıra, faiz indirimleri yapılıyor, ama piyasalardaki yangını söndürmeye yetmiyordu. G-7’ler krizin çözümünü devlette buluyorlardı. Yani çözüm, Adam Smith’in kuramını silmek isteyen Marx’ın Das Kapital’inde değil, ama gereğinde devletin ekonomiye müdahale etmesi” görüşüne bağlı biçimde değişik bir Keynes, Samuelson versiyonunda mı aranıyordu? Aslında literatürde Business Cycle (iş çevrimi) denilen olay, kapitalizmin özünde bulunan krizi tanımlar, ancak bu liberalizmin sonu değildir. Piyasa ekonomisi ile uyumlu bir Keynes ekonomisinin yeni örneği oluşturulacak herhalde. Bu arada Washington Post gazetesi, yeni dünya savaşının finansal bir krizden çıkabileceği uyarısını yaptı. Ekim ayının son haftasına girerken, Avrupa ülkeleri Çin’den destek bekler hale gelmişlerdi. Bu çevrim iniş yolunda dalgalanmalarla tamamlanacak, ancak yakında sona erecek gibi görünmüyor, uzun sürecek, çünkü dibi görünmeyen derinlikte.

Yaşanan finans krizi tüm dünyada özellikle reel sektöre daralma getiriyor. Likidite sıkışıklığı oluşması kaçınılmaz görünüyor ve işadamlarını da bu korkutuyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal derviş, krizin boyutlarının ciddi olduğunu, daralmanın herkesi rahatsız edeceğini, değil Türkiye, Afrika ülkelerinin bile olumsuz etkileneceğini söylüyor. IMF, dünya ekonomisinin 1930’lardan bu yana karşılaşılan en tehlikeli finansal şoktan dolayı, önemli bir düşüşe girmekte olduğunu bildirdi. IMF, “tüm dünyada alınan önlemlerin zaruri, ancak yeterli olmadığını” söylüyor.

İş dünyasından, “Çok tedirginiz. ‘Bize bir şey olmaz’ rahatlığı iyi olmadı” sesleri yükseliyor, hızlı müdahale hazırlığı ve IMF çıpası isteniyordu. Özel sektörün bir isteği de hükümetle ortak komite oluşturulmasıydı. Küresel krizin Türkiye’yi merkezden delip geçeceği algılandığından olacak ki, yurtdışındaki işçi mevduatlarına, gurbetçi parasına el atma akıllara geliyordu. Gurbetçilerimiz ise, artık yurtdışındaki birikimlerini yatırımlara dönüştürdüklerinden, bu yolla gelecek para, daha çok kara para olacak, belki de PKK’nın kasası bile aklanacak. Bir zamanlar yılda 4-5 milyar dolar olarak gelen işçi dövizleri, şimdi bir milyar dolar olarak bile gelmiyor.  Davet edilen para için Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) devre dışı bırakılmak istenmesi, kara parayı davet etmenin kanıtı. Maliye Bakanı Unakıtan, “Herkes kendi parasını Türkiye’ye getirsin, hiçbir soru sormayacağız, vergi bile almayacağız” diyor. Çünkü, Hedge fonlarının satışıyla dolar 23 Ekim’de pik yapıp 1.7395 YTL seviyesini bile gördü. Dalgalı kur şimdi hep nominal üstü yükseklerde dalgalanıyor. Yabancılar portföy küçültüyor, son bir ayda 16 milyar doları aşkın çıkış gerçekleşmiş bulunuyor.

Türkiye ekonomisinin baş aşağı gidişini, sadece global finansal krize bağlamak yanlış ve haksızlık olur. Global kriz olmasaydı da, Türkiye ekonomisinde duraklama başlamıştı. Bunun yeni kanıtı, Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Ağustos Sanayi Endeksleri. Giderek düşen sanayi üretimi, son 31 ayın en kötü performansını Ağustos ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 4 düşüşle gösterdi. IMF, Türkiye’nin bu yıl yüzde 3.5 oranında büyüme göstermesini, gelecek yıl için bunun yüzde 3’e düşmesini bekliyor. Duayen devlet adamı Demirel, “Yüzde 7’nin altındaki büyüme hızları Türkiye için sorun ve işsizlik demektir” der. Bunun yüzde 3’e düşmesi herhalde buhran olsa gerek. İşsizlik, önümüzdeki en büyük sorun olacak görünüyor. Nitekim, bazı fabrikalar kapanıyor, bazı fabrikalardan da işçi çıkarılıyor.

17 Ekim’de TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nde Konsey Başkanı Mustafa Koç, “Altı doldurulamayan her şey kontrol altında” söyleminin güven vermediğini söyleyerek, ekonomide güçlü bir koordinasyonun sağlanmasını, şeffaf ve programlı mali disiplinden taviz verilmemesini, makro ekonomik uyum programı anlayışının ve Avrupa Birliği çıpasının yeniden tesisi edilmesini istedi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Yalçındağ ise, içinde bulunulan dönemin devletin ve özel sektörün bir arada olma, önerilere kulak verme devri olduğunu, konuşanı susturma, “biz gerekeni yaparız” diyerek tartışmaları bastırma, yatırım yapan, istihdam yaratan elini taşın altına koyan özel sektörü suçlama devri olmadığını belirtiyordu. Yalçındağ, IMF ile yeni bir stand-by anlaşmasının imzalanmasını, Avrupa Birliği ile müzakerelerin hızlandırılacağı yönünde inandırıcı bir yol haritası ortaya konulmasını, özel sektör temsilcilerini de kapsayan somut gündemli ve süreklilik arz eden forumlar oluşturulmasını istedi.  

Ekonomist dergisi de, “Türkiye ekonomisi kırılgan ve tehlikeye açık, IMF ve Avrupa Birliği çıpaları olmadan, ekonomik ve siyasi istikrar mümkün değil” diye yazdı. Başbakan Erdoğan 28 Ekim’de, “Biz IMF düşmanı bir iktidar değiliz, ama IMF anlayışla yaklaşmazsa, biz yolumuza devam etmek durumunda kalırız. Ümüğümüzü sıkmaya kalkmasınlar” diyordu. IMF anlaşması artık ümük sıkıp sıkmama sorunu oldu. Merkez Bankası Başkanı Durmuş da, “Şimdi IMF’nin parasına ihtiyaç yok, ama yarın için belirsizlik var” diyor. Bizce Türkiye’nin hem paraya ve hem de güvene ihtiyacı var. IMF’nin parasının maddi büyüklüğünden çok, görünmeyen değerinin güven olduğunu Merkez Bankası Başkanı göremiyor mu?

Söz paradan açılmışken, yılbaşında tedavüle girecek Yunus Emre’li 200, Itri’li 100 TL’den söz edelim. TL’de büyük banknotun 1 Ocak 2009’dan itibaren 100 değil de 200 olacak olması, paramızın yüzde 50 değer kaybına uğrayacağının göstergesi.  1 Ocak 2005’de eski TL’den altı sıfır atılması ve YTL ile başlatılan para reformunun son kademesi olarak, yılbaşında tedavüle girecek olan TL banknot ve madeni paraların tanıtımı, Ekim’in ilk haftasında yapıldı. Yeni banknotların ön yüzünde Atatürk’ün güler yüzlü fotoğrafı bulunacak, ama arka yüzlerinde 5 TL’de Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, 10 TL’de Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, 20 TL’de Mimar Kemaleddin 50 TL’de Fatma Aliye Hanım, 100 TL’de Itri ve 200 TL’de Yunus Emre portreleri yer alıyor Bu isimler kamuoyunun çoğunluğu tarafından benimsenmedi. Örneğin Fatma Aliye Hanım, “örtünmemek günah” diyen roman yazarı muhafazakâr bir kadın. Yunus Emre’nin portresinin kendisine ait olup olmadığı bile bilinmiyor. İngiliz Guardian Gazetesi, Fatma Aliye Hanımın seçilmesini, “laikler tarafından dini muhafazakâr güçlere teslimiyet ve kadın hakları için mücadele edenlere hakaret” yorumuyla değerlendirdi. Banknotlara konulan resimler için tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Milliyet gazetesindeki makalesine “Paralardaki seçimleri kabul etmek imkânsız” başlığıyla en güzel tepkiyi koydu.

ENERJİ KARMAŞASINDAN GÖRÜNTÜLER

Ekim ayı boyunca global kriz nedeniyle dikkatle izlediğim veriler, Bloomberg’in Amerika, Asya ve Avrupa bazında ayrı ayrı verdiği ham petrol, doğalgaz, altın fiyatları ile endekslere ilişkin veriler oldu. Endeksler çoğunlukla düşüşteydi, zaten borsalarda yaşananlar da bunu gösteriyordu. Bloomberg’in verdiği petrol fiyatlarının bir varil’e, doğalgaz fiyatlarının bir milyon Btu enerjiye (~ 28 Nm3 gaz) ve altın fiyatlarının bir ounce’a (t.oz = 31.1 gr) karşılık ABD doları olduğunu hatırlatalım.

11 Temmuz’da 147 dolara çıkan petrol 30 Eylül’de 98.80 dolar, doğalgaz 7.30 dolar (260 dolar/1000 m3) ve altın 903.5 dolardı. Petrol 1 Ekim’e 104.24 dolarla girdi, 2 Ekim’de 97.28 dolara düştü. Sonra sürekli bir düşüşle 11 Ekimde 77.7 dolara indi. Aynı gün doğalgaz 6.54 dolar (233 dolar/1000 m3), altın 859 dolara düşmüştü. Sonra küçük bir çıkış ve tekrar dalgalı düşüşle, 27 Ekim’de petrol 62.30 dolara, doğalgaz 6.04 dolara (216 dolar/1000 m3) ve altın 712.5 dolara inerek dip yaptı. Bu satırları yazdığım 29 Ekim günü petrol 66.14 dolara, doğalgaz 6.43 dolara ve altın 768.5 dolara çıkmıştı, ama geleceğe ilişkin kısa süreli tahmin bile yapılamıyor. Tüm Ekim boyunca Amerika, Asya ve Avrupa’da piyasa endeksleri, dolayısıyla borsalar genellikle diyemesek bile, ona yakın büyük çoğunlukla düşüş gösterdi.

Petrol neden düştü? Petrol fiyatlarında köpük ve spekülasyon daima etkili, ama bu düşüş köpüğe üfleyerek söndürmekten değil. Çünkü, petrol fiyatları temelde arz-talep dengesi ile uluslararası tedavül aracı olan doların değerine bağlıdır. Finans krizinde aranan para dolar olunca, değeri yükseldi, ama en önemlisi ekonomik daralma başladı, tüm dünyada üretim hız kesti. 2007 yılında dünya petrol tüketiminden aldığı yüzde 23.9 payla birinci sırayı yine ABD çekiyordu. Bir kıyaslama için rakam verirsek, Avrupa ve Avrasya’nın tüketimdeki payı yüzde 24, tüm Asya ve Pasifik ülkelerinin tüketim payı yüzde 30’dur. Petrol tüketiminde bırakın ABD ile yarışmayı, ABD’nin yüzde 10’una yaklaşan ülke dersek, ABD’nin yüzde 11’i kadar petrol tüketen Rusya’dan başka hiçbir ülke yok. Dünyanın dev petrol oburu ABD şimdi, 1980 yılından beri en keskin biçimde tüketimini azaltmış bulunuyor. Bunun nedeni, ekonomik durgunluk korkusu ve beklentisi. ABD’nin mal ve hizmet üretiminde de daralma var. Böyle olunca, petrol fiyatları için düşüşten başka çare kalmıyor. Ancak, petrol fiyatlarının 70 doların altında kalması, denizlerden yapılan üretimin durmasına, arzın azalmasına neden olabilir.

Aslında petrol fiyatlarında arz-talep dediğimiz zaman, bu piyasanın OPEC nedeniyle tam serbest olmadığını vurgulamak gerekiyor. Küresel kriz ve ekonomik daralma petrol fiyatlarını aşağı çekince, OPEC ülkelerinin petrol bakanları, Kasım ayında yapacakları toplantıyı öne alıp, 24 Ekim’de Viyana’da olağanüstü toplandılar. Üyeler arasındaki farklı görüş nedeniyle, 13 üyeli OPEC’in 11 üyesi, 1 Kasım’dan itibaren geçerli olmak üzere, şimdilik 28 milyon 808 bin varil olan günlük toplam üretimlerini 1.5 milyon varil azaltmayı kararlaştırdılar. Bunun ne kadar etkisi olacağını önümüzdeki günler gösterecek. 28 Ekim itibariyle OPEC’in 13 çeşit ham petrol fiyatı ortalamasıyla saptadığı sepet fiyatı 55.9 dolardı.

Doğalgazın üç büyük üreticisi Rusya, İran ve Katar’ın petrol karteli OPEC tarzı bir ittifak için anlaştıkları açıklandı. LNG dışında zaten boru hattı bağlantıları nedeniyle, alıcı tercihiyle satıcı değişimi kolay yapılamayan bu sektörde, pazarlık şansı iyice kilitlenmiş olacak. Bu sıra dünyada petrol ve doğalgaz ucuzladı, ama bu Türk tüketicisine yansımıyor. Şimdi BOTAŞ doğalgaza yüzde 23 zam yapılmasını istiyor.

Eylül biterken özelleştirme kapsamında iki elektrik dağıtım ihalesi sonuçlanıyor, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Konya ve Karaman illerini kapsayan Meram Elektrik Dağıtım A.Ş. ihalesini Alsim Alarko kazanıyor, Erzurum, Ağrı, Ardahan, Bayburt, Erzincan, Iğdır ve Kars illerini kapsayan Aras Elektrik A.Ş. ihalesi ise Kiler Holding’e kalıyordu. Elektrik dağıtım kuruluşlarının özelleştirmesi bundan sonra sürebilecek mi? Yoksa, finans kriziyle ve yeni hazırlanmakta olan Strateji Belgesi kapsamında bir başka bahara mı kalacak, henüz belli değil. Ancak, santrallerin özelleştirilmesi belirsiz bir tarihe kaldı. Özelleştirme İdaresi Başkanı Kilci tarafından açıklandığı üzere, Amerika’da Lehman Brothers’ın iflası, EÜAŞ’a ait santrallerin özelleştirilmesinde danışmanlık ihalesini kazanan “Lehman-McKinsey-Coşar Avukatlık” konsorsiyumunu da çökerttiği için belirsizlik ortaya çıktı.  

AKP’nin ticarete yakın Maliye Bakanı Unakıtan’ın aile şirketinin, Bandırma’da 600 MW’lık ithal kömür termik santrali kurmak için EPDK’ya başvuru yaptığı basında yer aldı. Öküzün altında buzağı aramaya alışkın olan basınımız, haberi ters amaçla öne çıkardı, ama böyle bir girişim ülke için yararlı görülmeli. Hükümet politikalarının yetersiz kalmasıyla ve Enerji Bakanı Güler’in hatalarıyla sürüklendiğimiz arz güvensizliği sorunu çözümüne katkı adına, Unakıtanların santral kurarak ellerini taşın altına sokması, kendilerine diğer yatırımcılara tanınmayan ayrıcalıklar tanınmamak koşuluyla takdir edilmeli, bir bakanın bozduğunu diğer bakanın düzeltme çabası olarak değerlendirilmelidir.  

Fiyasko ile sonuçlanan nükleer santral yarışma ihalesinin ardından, tek teklif veren Rus şirket Atomstoyexport’un Başkan Yardımcısı Timur Ivanov ile konuya ilişkin olarak yapılan bir röportaj, 6 Ekim’de Hürriyet Gazetesi’nde yayınlandı. Ivanov, “Rusya’nın Türkiye’ye nükleer santral için gereken desteği vermeye hazır olduğunu, böylece bir sanayi hamlesi yapılacağını” söylüyor.

Bu röportajda, nükleer santral teklifleri için Ivanov, “Rakiplerimizi Türkiye’nin kompleks şartlar koşması korkutmuş olabilir… Santrali inşa etmek, nükleer yakıtını sağlamak, atıktan kurtulmak ve üretilecek enerjiyi pazarlamak gerekiyor… Bu proje gerçekleşirse, Sovyetler Birliği döneminde Türkiye’ye inşa edilen ağır sanayi tesisleri gibi, büyük bir sanayi hamlesi yapılması sağlanacak. Çünkü, projeye göre Türkiye’de atom yan sanayini kurma ve geliştirme şartı da var. Biz komşumuz Türkiye’ye gereken teknik desteği atom santraliyle vermeye hazırız. Bölgede binlerce insanın çalışıp yaşayacağı bir sanayi şehri kurulacak” diyordu.

Ivanov ayrıca, muhabirin Çernobil endişesini hatırlatması üzerine, “Çernobil teknolojinin güvensiz olduğundan değil, insan hataları zincirinden oluşan teknolojik sürecin aksatılmasından kaynaklandı. Sovyet teknisyenleri yurtdışına ilk atom santralini daha 60’lı yıllarda Finlandiya’ya inşa etti. O santral halen çalışıyor ve dünya sıralamasında en güvenli atom tesisi kategorisinde derecelendiriliyor. Üstelik Türkiye’de toplam dört üniteden oluşacak santralde sadece Rusya’da değil, tüm dünyada en gelişmiş VVR-1200 tipi reaktör konması planlanıyor. Yeni reaktörümüz Avrupa’da da güvenlik sertifikası aldı. Bu reaktörlerin güvenle işletilmesi süresini 40 yıldan 60 yıla çıkardık. ABD dahil başka hiçbir ülke böyle bir garanti veremiyor. Türk toplumundaki Çernobil korkusuyla savaşmaya hazırız. Bilgisizlikten kaynaklanan korkuyla mücadele edeceğiz” demiş.

Ivanov röportajında yatırım tutarı ve enerji birim fiyatına ilişkin açıklama olmamakla birlikte, kriz ortamında 20-25 milyar dolarlık uzun vadeli bir yatırım yapmanın kolay olmadığını da vurgulamış. Teknolojik bakımdan kor korumalı reaktörü ile Batı reaktörlerine güvenlikte fark atan yeni nesil Rus nükleer santralinin enerji fiyat teklifi de kabul edilebilir seviyede ise, bakalım ABD müttefikliği adına, bu teklifin reddedilmesi için Ruslara nasıl “gözünün üstünde kaşı var” diye bahane uydurulacak? Bunun sonucu doğalgaz alımı ile Avrasya’dan gelmesi planlanan boru hattı projeleri bundan nasıl etkilenecek?

Geçen yıl 189.5 milyar kWh elektrik tüketen Türkiye’nin yüzde 7.6 artışla 2008 yılında 204 milyar kWh  elektrik tüketeceği programlanmıştı. TEİAŞ’a göre bu baz talep, düşük talep tahmini senaryosuna dayanmaktadır. Bu senaryoda öngörülen kalkınma (ekonomik büyüme) hızı yüzde 5.3’dir. AKP’nin yüzde 5.5’lik gerçekçi olmayan büyüme hedefi yüzde 4’e düşürülünce ve IMF’nin gerçekçi tahmini doğrultusunda şimdi yüzde 3.5 büyüme beklenince, planlanan elektrik tüketiminin olamayacağı görülüyor. Nitekim, sanayi sektörü frene basınca, kriz daha derinleşmeden sanayideki elektrik tüketimi düşüş gösterdi. Öte yandan yıl içinde elektriğe yapılan yüzde 60’ı aşkın zam da tüketimin kısılmasına neden olmakta. Tüketici pahalı elektrikten haklı olarak yakınıyor ve tüketimini azaltıyor.

Tüketim azalmasıyla, arıza gezdirmenin ve arz güvensizliği artışının ertelenmesi, enerji yönetimini sevindiriyor, ama bu sevinilecek bir şey değil. TEİAŞ’ın artık internet sitesinden de görülebilen, “Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu / 2008-2017” Raporu, 2009-2017 dönemini gerek güvenilir enerji üretimi ve gerekse proje üretimlerine göre, elektrik sıkıntılı yıllar olarak gösteriyor. Talebin azalmasını fırsat bilen Enerji Bakanı Güler, TEİAŞ’ın gerçekçi raporunu kulak ardı ederek, 22 Ekim’de Türkiye’nin 3’üncü büyük doğalgaz santralinin temelini atarken, “Enerji krizi gelir diye aşağı yukarı 3-4 senedir söyleniyor, nedense bir türlü de o kriz gelmiyor, belki bazılarını üzüyoruz, ama biz görevimizi yapıyoruz, enerjimizi üreterek yetiştiriyoruz” diyordu. Burada kimse krizin gelmediğine değil, talebin daralmasına üzülüyor. Çünkü, elektrik tüketiminin azalması, ekonomik büyümenin ve yaşam standardının gerilediğini gösterir ki, Sayın Bakan buna üzülmez mi acaba?

Şimdi, Temmuz ayında kabul olunan 5784 sayılı “Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Kanunu”na uygun yeni bir strateji belgesi hazırlanıyor. Bu belgede öngörülen önlemlerle, arz güvenliği sağlanmak isteniyor. Gün öncesi piyasası, kapasite mekanizması, yarışma yoluyla kapasite temini, geçiş dönemi sözleşmeleri, fiyatlandırma düzenlemeleri, serbest piyasada olmaması gereken kamu yatırımlarının hızlandırılması, TETAŞ’ın ikili anlaşmalarla enerji alımı, komşu ülkelerle enterkonneksiyonlar vs hep bu amaca yönelik. Hazırlanmakta olan ve taslağı ortaya çıkmış yeni Strateji Belgesi, Sayın Bakanı doğrulamıyor, enerji varlığını değil, yokluğunu itiraf ediyor. Aslında enerji politikasındaki bir çöküntünün belgesi. Ayrıca AKP’nin iktidara geldiğinden beri ağzından düşmeyen, ama yapmak istemediği, yapamadığı dağıtım ve üretim özelleştirmelerine yeni önlemler getirmesi de, enerji işlerini yürütemediğinin kanıtı.

AKP Kütahya Milletvekili ve TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Başkanı Dr. Soner Aksoy, bu ay TBMM Başkanlığı’na “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” teklifi sunmuş bulunuyor. Teklifin içeriğinin önemli yanı rüzgâr, biyokütle, jeotermal, güneş ve hidrolikten üretilecek elektrik enerjisine beşer yıllık dönemler halinde uygulanacak fiyat tarifesi. 2015 yılına kadar işletmeye girecek santrallere uygulanması hükmü de var. Burada teklif olunan fiyatlara yer vermiyorum, çünkü ucuz olması gereken pahalı, daha yüksek olması gereken daha düşük tutulmuş vs. Fiyatların hangi teknik kriterlerle seçildiğine ilişkin tatmin edici bir gerekçe yok.

Sayın Aksoy’u, Enerji Bakanlığı’nın düşünmediğini düşünerek yaptı diye kutlayan yenilenebilir enerji sevdalıları var, ama yanılıyorlar. Aslında Enerji Bakanlığı’nın isteğine göre bu teklif hazırlanmış bulunuyor. Geçen dönemde Bakanlığın ön plana çıkmak istemediği konularda Sayın Aksoy’un teklif sunduğu, daha sonra Bakanlığın teklifi sahiplendiği görülmedi değil. Bu da öyle olacak. Kanıtı da Sayın Aksoy’un aslında Genel Kurul’a getirmeyi çok istemesine karşın bir türlü getirmediği, bazı maddeleri veto yemiş Türk Petrol Kanunu. Bu kanunun adını koyan Sayın Aksoy, Bakanlık istemediği için istediği ve söylediği adımı atamadı.

Yenilenebilir Enerji Kanunu çıktıktan sonra, bu kaçıncı teşvik amaçlı değişiklik kanunu? AKP yetkilileri ve Sayın Bakan, rüzgâr ve su yatırımlarının patladığını, ülkenin dağlarında taşlarında santral yapımına girişildiğini söylüyorlardı ya, bir türlü kurulu güç listesine eklenemeyen o yatırımlar nerede? Demek ki yeni teşvikler bekleniyormuş. Şimdi dünyada ticari uygulaması olmayan güneş tarlaları ile kamuoyunun gözü boyanmak isteniyorsa da, 10 yıl alım garantili 18 Euro Cent/kWh ile örnek de olsa 1 MW’lık güneş termik santrali bile kurulamaz.

 

Prof. Dr. M. Özcan ÜLTANIR

Yorumlar

“47) ŞEYTAN ÜÇGENİ” yazisina 5 Yorum yapilmis

  1. ahmetTan yorum tarihi 9 Kasım, 2008 16:14

    yaziniz iyi güzelde. Türkiyede gazete okuyan her siradan vatandasin sorularina cevap verecek nitelikte degil..
    1.peki aktütünde sabah karanligindan aksam karanligina kadar carpisan askelerimize nicin yardim gitmedi.
    2.Siradan bir Askerin Annesine telefon konusmasindaki ifadesi size bir sey hatirlatmiyormu?
    3.o kadar mühimmatla oaraya kadar sokulan pkk gücleri hicmi görülmedi yoksa görülmek istenmedimi

    Kandilede olan PKK kongresi bilinmesi ve ilan edilmesine ragmen niye toplantiya en ufak Askeri müdahele olmadi?
    inanin halk artik martavllara inanmiyor ve gercekleri biliyor..her iki örgütte
    Türklere karsi
    Kürtlere karsi olusum ayni Klise merkezli odaktan yönetiliyor ve her ikisde ayni zihniyetin cocuklari..gayri ne demek istdigimi siz anlayin..bukadar yazziyi yazabildi iseniz gerceekleride anliyacak seviyedesiniz demektir..kalin saglicakla bu halk aptal degil yillardir Türk lerin esaret altinda oldugunu biliyor ve en ufak siyasi ve ekonomik haklari olmadigi ortada halen %47 ile secilmis hükümeti tanimyan zihniyetin ..Demokrasiyi konusmasi abes..

  2. inci zeynep yorum tarihi 10 Kasım, 2008 21:00

    *SN.A.TAN
    -SİZ GAZETECİYDİNİZ DEGİLMİ?
    YOKSA YANILDIMMI!?
    AMA İNANIN ÖYLEYSE, HANGİ GAZETEYLE CALISTIGINIZI BİLEMİYORUM!
    *İNTERNET VE TV.VAKİT ALIYOR,GAZETE OKUYAMIYORUZ.
    -ASLINDA HEPSINI BİRDEN OKUYARAK, HİC TV. İZLEMEMEK GEREKİR.
    *TÜM BUNLARIN YUNAN KLİSESİ+FENER ORTODOKS,DEMEK İSTİYORSUNUZ DEGİLMİ?
    KARSIDADA KATOLİKLİK?!=YANİ;B.VAR.HERHALDE?
    *BU ÖRGÜTÜN HEPSİ ERMENİ DENİYOR!O HALDE?
    ASLINDA DİN CATISMASINA!BU ÖRGÜTÜ PARAVAN OLARAK KULLANIYORLAR DEMEK İSTİYORSUNUZ GALİBA?AMA RUSLARIN O.DOKS KLİSESİ, KİMİN YANINDA?
    VE İSTANBUL FENERLE, YUNAN O.DOKS, TÜRKİEDEKİ TÜRK O.DOKS KLİSESİNİ BERTARAF ETMEYİ BASARDILARDAMİ?VE..YANİ;SİYASET İSİN SADECE TUZU BİBERİ..DE!ASLINDA HACLIS EFERLERİNE KARSI/KÜRESEL GÜC DEDİKLERİ?!SİYONİZM, DEDİKLERİ AYNIDA HALA DAHA ANLASAMADILARMI?
    YOKSA ANLASTILARDA, İSTANBUL NASILSA KOLAYDIR!!DEYİP;( ANADOLUDAKİ TOPRAKLARI VE ORADAKİ YENİ ??KULE..MİYDİ O NEYDİ?ONU UYGULAMAYAMI GELİYOR SIRA?
    *AYDINPOST/NEVAL HN.YAZMISTI..ONU OKUMUSTUM..
    –EVET BİZİM SADECE GÖRÜNÜRDE YÖNETİLDİGİMİZİN NORMAL ZEKALAR TABİİKİ FARKINDADIR.
    -YAZIKKİ..BUNA KILIF,LAR TAKIP!!DURDULAR ÖYLEMİ?
    ”TÜM BUNLARIN BİR ÖZETİNİMİ YAPTINIZ?YORUMUNUZDA?”
    *Y.BEY, DEN CEVAP MI GELMELİ?
    *BU ENERJİ KONUS ANAP,LA..YILMAZLA MI BASLAMISTI?
    -BU ELDEN KACIRILAN FIRSAT DENEN!!NABUCCO PROJESİNE USULEN GİDEN!SİMDİKİ BAKAN, RUSYA KAZAKİSTAN VE TÜRKMENİSTANIN ELİNİ KOLUNU BAGLADIKTAN SONRA DEVREYE GİRDİ..DE!İRANAMI GÜVENDİ?
    -BİZİ SAVAS BEKLEMIYOR AMA, DİGER 2 ÜLKE!RUSYA VE ABD.SANIRIM ANLASMAK ÜZERELER!=
    -BİZİ ZATEN KÜCÜK AMERİKA OLARAK NİTELİYORLARSA?
    BİZ BURADA SAGLAM KALMAK DURUMUNDAYIZ!ACABA ENGEL İRANDI..DA?O YÜZDENMİ?BU TERÖR BELASINA EVLATLARIMIZI HEBA EDIYORLAR!!==ACILAR COK BÜYÜK!
    *YARADAN BELKİ SEYTANİ HESAPTAN DÖNDÜRÜR?KİMBİLİR?
    *SN.TAN SİZ EN İYİSİ BİR ÖZET AKISI SUNUN BİZE.
    SAGLIKLI KALINIZ TÜM ÜLKE DOSTLARI

  3. inci zeynep yorum tarihi 11 Kasım, 2008 02:00

    *COK AFFEDİNİZ EFENDİM,
    YUKARIDAKİ BİR CÜMLE DAHA DİKKATİMİ CEKTİ;
    *K.I.K.YÖNETİMİ DİYORSUNUZ.
    *ASLINDA KÜRT VATANDASLARIN BİZİMLE SORUNU OLMADIGI,BİZLERİNDE ONLARLA AYNI SEKİLDE PAYLASIM İCİNDE OLDUGUMUZ BU COK DEGGERLİ VATANI, PAYLASIRKEN;AKSİNE!DÜNYANIN!!KÜRT VATANDASLARI ÖNE SÜREREK!……….
    *ERMENİ MESELESİ YARATARAK!OSMANLIDA KASAYI ELİNDE TUTANLARIN?ULU ÖNDERİN KURDUGU CUMHURİYETLE BİRLİKTE ELLERİNDEN KACIRDIKLARI BU İMKANLARI TEKRAR ELDE ETMENİN;ANCAK,BÖYLE DOLAMBACLI YOLLARLA, TÜRK ASKERLERİNİ/TÜRKLÜGÜ YOK EDEREK, YÜCE DİNİMİZİ KULLANDIRARAK GÖREVLENDİRDİKLERİ İNSANLARINDA COK YAKINDA BU KUSURUN ALTINDA EZİLEREK, TÜRKİYEYİ BÜTÜNLÜGE KAVUSTURACAKLARINI”HAYAL ETMEYİ UMUT EDİYORUM”
    –FARKLI DÜSÜNEN VARMI?DİYE SORSAM?
    SN.ÜLKE DOSTLARI.TÜRKİYEDE YASYAN, YUKARIDAKİ CÜMLEYİ OKUYUNCA, NE CAGRISTIGINI DÜSÜNEBİLEN HERKES?NE DER ACABA.
    İNSANCA YASAMAYI HAKEDENLERE, İNSAN SAYGI,SEVGİSİ SUNARIM.BELKİ, HAKLI OLAN TARAFLAR OLARAK, KİMBİLİR?GÜZEL GÜNLER GÖREREK, İNSİYATİF ELİNDE POLİTİKACILAR TARAFINDAN YÖNETİLMEK UMUDU+ÜMİDİYLE..

  4. Mahmut Ercoskun yorum tarihi 21 Kasım, 2008 18:59

    Merhaba
    Hırsızın Ekonomik sıkıntısı olmaz..
    Türkiyede cumhuriyet tarihinden buğüne yapılmış ne kadar kurum varsa satıldı.
    Peki borcumuzda azalma varmı?
    iktidar tarafından defalarca degişen ihale kanunu bugünlerde yeniden değişecek sebebi ne ola?
    “Kriz Türkiyeye teğet gececek” derken başbakan kendi yandaşlarını rahatlatmış olabilirmi?
    İktidar yandaşlarının ekonomik sıkıntısı kaldımı?
    Ben Allah,a inanan insanların hırsızlık yapacagına inanmıyorum. “Müslüman örnek insandır” sözünü hatırlatıyor Kur`andan örnek veriyorum.
    MUHAKKAK Kİ BİZE KAVUŞACAKLARINI UMMAYANLAR,DÜNYA HAYATIYLA YETİNİP ONA BAĞLANANLAR VE AYETLERİMİZDEN HABERSİZ BULUNANLAR.
    İŞTE ONLARIN,KAZANDIKLARI YÜZÜNDEN VARACAKLARI YER ATEŞTİR.
    (YUNUS SURESİ 7-8)
    UYAN!!! MÜSLÜMAN TÜRK EVLADI UYAN!!!

  5. esraünal yorum tarihi 17 Şubat, 2009 22:47

    Bu hükümette tabiki elestirilecek cok sey vardır.Ama bir bireyi yurttası bazı konularda elestri yapınca siz busunuz şusunuz su taraftasınız diye yargılamak yerine,kendi hiçbir tarafı tutmadan bunları düsünebilir kendi düsüncesidir demiyoruz.bir olguyu olumlu bulmak demek bir tarafta olmayı gerektirmemeli.TARAF OLUNMASI GEREKİYORSA DEMOKRASİDEN DÜRÜSTLÜKTEN YANA OLUNMALI.Ben evet yardımları destekliyorum.Bu bana göre sosyal adaletin geregidir.Dogru olmyabilir bu düsüncem.Ama bunu su taraftasın diye elestirmek yerine ben bu fikirde degilim demek bence daha dogrudur.Ben hiçbir dine inanmıyorum.Sadece yaratıcı bir güce inanıyorum.Ama reyimi akpartiye verecegim.Simdi benim dinle islamla ne ilgim var.Sadece bana göre dogru seyler yaptıgına inandıgım için rey verecegim.Bence elestiri sekli bireylerin düsüncesinden dolayı yapılmalı.PARTİLERLE DEGİL.

Yorum yap